“Şayet kapitalizm bir hastalıksa etinizi yiyen cinstendir; etinizi bitirince kemiklerinizi gübre niyetine satarak elde ettiği kârı şekerkamışı hasadını kaldırmaya yatırır, ardından hasadı mezar taşınızı ziyaret etmek için para ödeyen turistlere satar.”
Ekoloji mücadelesinin bu ülkede gitgide yoğunlaşacağı belli. Burası büyük bir ülke, geniş toprakları, kalabalık bir nüfusu var ve dünyanın daha onyıllar boyunca çarçabuk savaşa yol açan patlayıcı krizlerinden kurtulamayacağı bir bölgesinde. Ortadoğu emperyalizmin kalelerinin ateş kuyusu, onların olmazsa olmazı. Keşke bu bölgenin kayda değer güçlerinden biri olmasaydı bu ülke diyor insan bazen ama bunu ancak uykumuzda söyleyebiliyoruz. Coğrafya kaderdir, diyorlar. Öyle olsaydı en az elli yıldır bu ülkede savaşıp durmazdık. Biz kaderimizi değiştirmek için yollardayız ama burada kolay değil bu. Bu karanlık devlet, dolayısıyla bölgenin en güçlü ve denebilir ki en sert devleti, artık yalnızca otoriter yönetimlere kapıları açıyor. Son çeyrek yüzyılında kendine siyasal islamcı bir kafayla yönetilmeyi uygun gördü. Üstelik ikili iktidar odağının ülkenin nasıl yönetileceği konusunda tek tip bir kafada olduğu besbelli. Mayasında kötücül tohumların daha güçlü serpildiği bir toplumun içinde yaşıyoruz. Ve bu büyük ülke petrol, doğal gaz gibi önemli yeraltı zenginliklerinden yoksun. Ekonomik dibe dalışlarından vurgun yemeden çıkabilmek için cilalı bir tüketim toplumu yaratmaya çalışıyor çalışmasına ama yeraltı zenginliklerine gereksinimi var. Ama o bakımdan pek şanslı değil.
Sonunda bir aklıevvel hükümetin damarlarına bir zehir şırınga etti. Dedi ki, o zaman ülke topraklarının büyük bölümü maden alanlarına açılsın. O maden alanlarını işletecek yerli büyük sermaye yeterli olmazsa yabancılara satacak toprağımız her zaman var. Ruhumuz da.
Böylece satış başladı. Bu o kadar parlak bir fikir gibi geldi ki, sonunda topraklarını Muğla’dan Artvin’e, ülkenin bir ucundan öbürüne madenlere açmakla yetinmeyip onların korunması da gerekiyordu. Böylece bu karar devlet politikasına dönüştü. Akbelen’de paraya para demeyenlerin ucube şirketlerinden birinin barbarlığı, işte bu yüzden devletin jandarması, çevik kuvveti ve mülki idare amirlerince korunup desteklendi. Köylüye karşı silah gösterilir duruma gelindi. Bir sıçrama oldu bu. Akbelen bu ülkede verilen ekoloji mücadelesinin simgelerinden birine dönüşürken devlete de yeni şiddet yollarını gösterdi.

Bu ülkede yaşayan bütün canlıların geleceğini olduğu kadar bugününü de tehdit eden ekolojik yıkım özellikle 2000’lerde hızlandı. Dünyanın yakın geleceğini herhalde cehenneme çevirecek olan iklim felaketi saldırılarını bu ülkede de göstermeye başladı. Siyasal iktidarın evimizin duvarlarına dayanan doğa felaketlerine kapıyı şimdiden araladığını ve sonuna kadar açmaya niyetli olduğunu görünce, yalnızca doğamızı değil, onun içinde ve çevresinde bulunan şehirleri, kasabaları, köyleri, insanlara yaşam hakkı tanımayan ve sermayeyi ölçüsüz bir arsızlıkla en tepede toplayan bir avuç canavarın pençesine bırakmak, hemen yakın gelecekte yalnızca ekolojik sorunların büyümesine neden olmayacak, politik çatışmalar da yaratacak. Bir gün olacak bu, kaçınılmaz. Yani doğanın ekolojisiyle birlikte insan ekolojisi de saldırı altında.
Ekoloji sorunu dünyanın çeşitli bölgelerinde art arda büyük bir yığınsallık kazanarak yükselen antikapitalist hareketlerin de dolaylı olarak gündeme getirdiği bir sorun. Daha doğrusu, bir sorun değil de, adeta en önemli sorun. Yani kapitalizm ölmeden bu gezegene rahat yok.
Demek ki gezegenimizin ekolojisini kapitalizme, onun önümüze çıkardığı büyük sermayeye, paranın gözünü döndürdüğü büyük patronlara karşı, hayatımızı, onun içindeki varlığımızı korumak, kapitalizmi sahip olduğunu düşündüğü mevzilerinden geriletmek için mücadele etmek anlamına geliyor.
Silah şirketleri, petrol ve nükleer enerji canavarları, kimya, demir-çelik ve alüminyum şirketleri, gıda doymazları, tarım ilaçları ve plastik ve ambalaj şirketleri, masum görünümlü bilişim şirketleri ve daha da çokları, gezegenimizin ekolojisini dizginleri boşaltarak yağmalarken varlığı günden güne bozulan toplumlar yeterince harekete geçmiyor.
Sanırım bütün dünyada sosyalist hareketlerin bugüne dek, ne kadar ve nasıl doğacı olduklarını ve stratejik hedeflerinde ekolojik mücadele için öngörülerinin neler olduğunu derli toplu biçimde nasıl ortaya koyduklarını gözden geçirmeleri gerekiyor. Hatta ekolojiden ne anladığını bilmeyen partilerin varlığını düşününce, sosyalist hareketin derin bir ekoloji programı oluşturmasının artık stratejik önemi var.

Büyük bir ekolojik yıkımla karşı karşıyayız. Amazonlardan Afrika’nın savanlarına, kutuplardan okyanuslara, denizlere… Elbette Türkiye’nin ormanlarında, dağlarında, akarsularında, kırlarında, tarım alanlarında, havasında gün be gün daha somut biçimde yaşadığımız bir ekolojik yıkım bu. Onu ekolojik kriz diye adlandırmaktan da artık vazgeçiyoruz. Bu bir kriz olmanın çok ötesine geçmiş, felaket boyutlarına ulaşmış durumda.
Dünya artık soluduğu pis havayla ömrünü kısaltıyor. Her zamanki öğretmenlerimden Eduardo Galeano Tepetaklak-Tersine Dünya Okulu kitabının ”Gezegeni Yok Edenlerin Dokunulmazlığı” bölümünde sesimize ses olarak çarpıcı örnekler veriyor: Doğaya karşı işlenen suçların yüzde 75’ini insanlığın yüzde 25’i işliyormuş. Dünyanın başının belası Kuzey’de yaşayan bir kişi bir Hindudan 25, bir Brezilyalıdan 13 kez fazla karbon salıyor. Ekolojik felaketler yüzünden bozulan tropikal flora, çoraklaşan verimli araziler kocaman ülkeler büyüklüğüne ulaştı. İki yüz elli bin bitki ve hayvan türünün soyunu tükettiler. Bir milyar üç yüz milyon kişinin evi ve yiyeceği yok, her gün yirmi beş bin kişi kimyasal ve endüstriyel atıkların saldığı zehirler yüzünden ölüyor.
Ve biz bu doğanın parçasıyız. Hayvanlardan başka, insanlar olarak. Toplumsallaşmış insanlar olarak bir döngünün, sistemin, kapitalizmin içinde devinen ilişkiler bütününün parçasıyız. Demek bunun için, “bir insan ekolojisinden de söz edilebilir.”1 Ekolojik yıkım, birbirleriyle ilişkiler içindeki insan toplumlarının da sorumluluk alanındadır. Neler oluyor? Hayatın bütünü olarak doğanın kendini yenileme gizilgücü, insan ile insandan bağımsız doğa arasındaki ilişki, ekosistemin bütün olarak işleyişi ve iç ilişkileri bozulmaya başlıyor.
Öyle ürkütücü sayılar çıkıyor ki ortaya, yaşadığımız toplumların bireyleri olarak biz dibi karanlık bir kuyuya itildiğimizi düşünürken sermayeyi kendisinde her geçen gün daha arsızca merkezileştiren kapitalist odaklar büyük bir umursamazlıkla duruyor. Nerede büyük bir şirket görüyorsanız, en büyük şirketler, onlar gezegenimize en çok zarar verenlerdir. Dinlerin kıyamet düşüncesi acaba insan eliyle yakınlaştırılıyor mu? Kapitalizmi ekonomik ve politik bir sistem olarak her geçen gün daha çok, daha çok ellerine geçirenler sonunda cennete gideceklerinden kuşku duymuyor olmalı. Dünya nüfusu son kırk yılda, 1980’den 2020’ye yüzde 80 artmış. Bu ülkenin nüfus artışı aynı kırk yıllık dönemde yüzde 90’ın üstünde. Dünya nüfusunun bu artış hızını sürdürmesi beklendiğine göre, bir yandan kaynakların tükenmeye başlayacağını, öbür yandan kaynakların azalma hızını ekolojik yıkımların katlayarak sürdüreceğini de herhalde herkes biliyor. Raj Patel-Jason W. Moore, 21. yüzyılda “çoğu insan için gezegenin sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay” diyor.2 Belki bu hiçbir zaman olmayacak ama, yoksul ülkelerin de zengin ülkeler kadar tüketmesi için bizimki gibi on gezegen daha gerekiyormuş.
Peki bu arada ekonomik büyümenin nasıl bir seyir izleyeceğine bakınca ne görülüyor? Onlar diyor ki, ekonomik büyüme toplumsal refahın, toplumsal refah tüketimin, tüketim kapitalizmin vidalarını sıkacak. Oysa kapitalizmin çaresiz büyüme zorunluluğu, sonunda ekolojik sorunları dönüşü olmayan çıkmazlara sokacak. Bunu aklı başında bilim insanları, ekonomistler, uzmanlar biliyor. Bilinenler kapitalist devlet aygıtını eline geçirmiş gözü doymazlarca gözden kaçırılıyor.
Joel Kovel, –bence eşsiz kitabı Doğanın Düşmanı’nda– işte o büyüme iştahının sonunda uygarlığın temel maddi katmanları olarak suyun, havanın, gıdanın, habitatın, insan sağlığının çöküşüne neden olacağını, zincirleme çöküntülerle doğanın ve insanın ekolojisinin bozulacağını, maddi kaynakların kaçınılmaz olarak azalacağını anlatıyor. “Belki Antarktika’daki buz kütlesinden aniden büyük bir parçanın kopması sonucu denizlerin seviyesi birkaç metre yükselecek, yüz milyonlarca insanı yerinden edecek ve daha vahşi iklim değişikliklerinin daha kısa zamanda gerçekleşmesine neden olacak.” 3

Toplumların kendilerini bütüncül biçimde var etmeye başladığı bir zamanlar, belki çok önceleri iklimle sorunumuz yoktu. Gerçi iki bin yıl önce Roma’nın fatihlerinin yok ettiği ormanlar da var ama onun da bugünle karşılaştırılabilmesinin olanaksızlığını biliyoruz. Ayrca çağlar boyunca geriye gitmeye de gerek yok. Bizim çocukluk ve ilkgençlik yıllarımızda bu ülke “kendi kendine yeten bir tarım ülkesi”ydi. İlkokul sıralarında ne güzel öğrenirdik, resimlerini çizerdik. Gelin de şimdi bir ilkokulda “Yerli Malı Haftası” yapın bakalım….
Kimilerinin içinde bulunduğumuz döneme verdiği adla –bu ad yaygınlaşıyor– Antroposen döneminin çocukları olarak yeni bir iklim dönemini yaşıyoruz ve ne yazık ki insan –eğer uyandırılmazsa– kendi yarattığı bu felakete de uyum göstermeye yatkın. Kapitalizm insanın sömürüsüne dayalı bir sistem yaratırken bundan aldığı güçle doğayı da sömürebileceğini bilerek yol alıyor.
Üstelik kapitalizmin içi kof güveni üstüne art arda gelen ve her biri kartopu gibi sorunları büyüten ekonomik krizler insan ve doğa ekolojisini bozdukça bozuyor. Kapitalizmin sanayi artıkları gezegenin her yanına saçılırken o ben büyüyorum şişinmesinin ardında daha çok para kazanma edepsizliği var. Dünyanın Güney’i Kuzey’in atıklarına –zorla ya da gönüllü– kucak açmış durumda. Tarım ilaçlarını Kuzey’de satamayan/saçamayan şirketler ilaçlarını uçaklarla yoksulların tarım alanlarına saçıyor da saçıyor.
Ve Greenpeace diyor ki: “Avrupa’nın dört bir yanından Türkiye’ye her gün yaklaşık 240 kamyon dolusu atık gönderiliyor. Türkiye Avrupa’nın en büyük plastik atık çöplüğü haline geldi.” Avrupa İstatistik Ofisi Eurostat’ın 20 Nisan 2021 tarihinde yayınladığı “Where does EU waste go?” başlıklı rapora göre, Türkiye, AB ülkelerinden en fazla atık ithal eden ülke (2020 yılında 13,7 milyon ton) konumuna çıkmış – ki bu devlet ve sermaye ne kadar sevinse azdır.
Büyük büyük sermayenin sınırsız büyüme saldırganlığı dünyadaki dev şirketler –ve Türkiye’deki beşli çete gibileri– tarafından kapitalist devletin güvenlik, bürokrasi ve yargı kurumları tarafından da koruma duvarlarıyla çevrilmiş. Nasıl bir kapitalist devlet anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu görmek için iki rakam yeterli olabilir. Türkiye’de kişi başına yıllık sağlık harcaması yaklaşık 160 dolarken, askeri harcamalar 220 dolar dolayında.
Büyüme ve büyüme diye ikide bir yinelerken nitelikten değil de nicelikten söz edildiğini Karl Marx dahiyane biçimde saptıyordu.
Eğer kapitalizmin büyüme döngüsü niteliksel bir sarmal biçiminde ilerleseydi, dünyamız belki şimdikinden güzel olurdu. Ama bu olasılık kapitalizmin doğasına aykırıydı işte. Kapitalist sermaye sürekli olarak niceliksel büyümeyle döngüsünü sürdürür ve hep bilindiği gibi, her büyüme, sonraki büyümenin başlangıcını oluşturur ve niceliksel büyüme dur durak tanımadan sürdürülürken insan toplumlarının bozulma süreci hızlanır, yoksulluk son kerteye dayandırılır ve her son kerte sonrakinin başlangıcı olarak kabul edilir. İçten içe çürüme demiri paslandırır, yapının dayanakları zayıflar. Kapitalizm önce kendisine karşı duran güçleri tehdit edip onlara şiddet uygulayarak değil, büyüme içinde üretici olmak, dolayısıyla tüketimi kışkırtarak yaşamını sürdürmeye çalışır.
Joel Kovel, 2002 yılında yazdığı kitabında, o gün üretilen her şeyden yirmi yıl sonra, 2020 dolayında iki tane olacak diyor: “iki kat daha fazla araba, jet uçağı, böcek ilacı, Çin ve Hindistan’da bugün varolanın iki katı maddi zenginlik.”4 Büyüme işte… Ama unutulmasın: “2050’ye gelindiğinde, ticari amaçlı son balık avından iki yıl sonra denizde balıktan çok plastik bulunacak.”5 Sorunu çözmek için Türkiye de yetmeyecek.
Kapitalizmin vaktiyle dalga dalga yayıldığı dünyanın gitgide karartıldığı zamanlarından bugüne geldik ve ne oldu, Patel-Moore aktarıyor: “Şayet kapitalizm bir hastalıksa etinizi yiyen cinstendir; etinizi bitirince kemiklerinizi gübre niyetine satarak elde ettiği kârı şekerkamışı hasadını kaldırmaya yatırır, ardından hasadı mezar taşınızı ziyaret etmek için para ödeyen turistlere satar.” Ve ekliyorlar: “Ancak bu tanım bile yeterli değildir.”6
Kapitalizmin kanlı tarihi onun yalnızca halkları yok etmek için yarattığı devletin şiddet örgütleri eliyle yapılmadı. O aynı zamanda sürekli üretim ve tüketim döngüsüne mahkûm oldu. Bu tırmanış düz bir yolda yürümek gibi de olmadı, çok boyutluydu. O yukarıya tırmanırken insanları gitgide yoksullaştırarak aşağı döktü.
Küresel ısınmaya gelince, büyük sermaye onu zaten sevdiği için sera gazı üretmeye ara vermiyor. Yoksa kâr akışında sorun çıkacak. Niçin bu yaz (2023) mevsimi önceki yazlardan çok daha sıcak geçti ve gelecek yazlar bu yılkinden de daha sıcak geçmeye aday. Çünkü atmosferdeki bozulma yüzünden güneş enerjisi içerde, yani burnumuzun dibinde yoğunlaşmış duruyor, o enerji boşalamıyor ve bizi kıskıvrak yakalıyor.
Bu ne demek: Sera gazı üreten bütün üretim biçimleri ve kaynakları iklim felaketini büyütüyor ama bu arada sermayenin kârını artırıyor.
Sonuç: Demek ki küresel ısınmaya, ekolojik yıkıma karşı verilecek mücadele hayatın küçük büyük her alanında antikapitalisttir.
Peki ekoloji için verilen mücadeleler kaybedilmiş olanların önüne bir direniş seti çekmek için midir? Yani daha çok zararı önlemek için mi?
Kapitalist devlet güvenlik örgütleriyle ekoloji mücadelesinin üstüne çoğu kez de sertlik göstererek gittiğine göre, buna direnebilmek için benzer bir güce sahip olmak gerekir. Bunun pek çok ülkede olanaksızlığını biliyoruz. Devlet Akbelen’de jandarması ve çevik kuvvetiyle şirketi korurken köylülere ve çevre dostlarına sert müdahaleler, gözaltılarla saldırdı. Orada yüzlerce değil de on binlerce kişi olsaydı, aynını yapabilirler miydi? Ve Akbelen’de ormanın ilk aşama kesimi neredeyse bitti. Bu kez orman toprağını koruma mücadelesi başladı. Orman toprağını da artık dinamitlerle alt üst ediyorlar. Demek ki şimdi Akbelen’de sermayenin saldırganlığını adım adım geciktirme mücadelesi var. Ne kadar başarılı olunabilirse.
Ekoloji mücadelesi kapitalizmin bütün çevremizi arsızca yağmalamasına karşı duran bir direnç hareketi durumunda. Bir direnç duvarı örmeye çalışılıyor çünkü karşımızda kapitalist devletin, büyük patronların çıkarları doğrultusunda çevrenin yağmalanmasını sağlamak için gösterdiği büyük çaba var. Dolayısıyla halkın direncini politikleştirmek gerekiyor. Devlete karşı mücadele demokratik olduğu kadar, her zaman politiktir de. Yoksa hedefi nasıl koruyacağız.
Ekoloji mücadelesini politikleştirirken devrimcileştirmek gibi bir dönüşümü de göz önünde tutmalı mıyız? Bu ikincisi daha uzun vadeli bir öngörü olarak önümüzde olmalı. Bir ölü öngörü olarak değil, her an canlı bir amaç gibi önümüzde durmalı. Kapitalizmin bu üçüncü vahşi dönemindeki yıkıcılığı büyük bir ekolojik yıkıma neden oluyorsa onun tek gerçek seçeneği olan sosyalizmin aynı zamanda bir ekoloji toplumu olacağını, sosyalizm programının buna bağlı yapılması gerektiğini de söyleyebiliriz.
Şu demek ki ekolojik hayatı koruma düşüncesine sahip rejimler, daha doğrusu toplum biçimleri de olabilir – şimdi varlıkları pek görünmese de. Demek ki bizim sosyalizm ütopyamız gerçekliğe dönüştükçe gezegenimizin ekolojisi de daha çok korunacaktır. Sözler güzel ama bunu ciddiye almak gerekir. Bu sözlerle dönüp dolaşıp ekoloji mücadelesinin önünde sonunda antikapitalist niteliğine geliyoruz.
Ekoloji mücadelesi içindeki kararlı aktivistler hep aynı duvara çarptıklarını görüyor: Mücadele politik bir güçle birleşmediği sürece, kazanan hep büyük sermaye ve onun sağlam dostu devlet oluyor. Politik mücadeleyle birleşmeyen ekoloji mücadelesi yenilgisini kapı ağzında görüyor.
1 Joel Kovel, Doğanın Düşmanı-Kapitalizmin Sonu mu, Dünyanın Sonu mu?, Çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, İkinci Basım: Şubat 2017, s. 41
2 Raj Patel-Jason W. Moore, Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi, Türkçesi: Serkan Gündüz, Kolektif Kitap, Dördüncü Baskı: Şubat 2021, s. 16
3 Joel Kovel, a.g.k., s. 47
4 Joel Kovel, a.g.k., s. 70
5 Raj Patel-Jason W. Moore, a.g.k., s. 35
6 Raj Patel-Jason W. Moore, a.g.k., s. 31






