Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Nisan 2024

Hayat

Aşırı Bilgi Yükünden Bunalan Çağımız İçin Erken Modern Dönemden Bir Rehber

Iskander Rehman

Paylaş

0

0


Dikkat dağınıklığı ve aşırı bunalmış olma hissi yeni şeyler değil. Tarihçiler ve karar alıcılar bu aşırı bilgi yükü karşısında ne yapılması gerektiğini öğrenmek istiyorlarsa 17. yüzyıla bakmalılar.

Zihni meşgul eden şeylerin çoğaldığı ama dikkat sürelerinin azaldığı bir çağda yaşıyoruz. Karşımıza çıkan içerik yığınlarının niteliği sınırlı ama niceliği sonsuz. İnternet sayesinde hiç olmadığı kadar kolay bir biçimde inanılmaz bir bilgi yığınına ulaşabiliyoruz. Ama her nasılsa daha az bilgili, daha az haberdar, entelektüel olarak daha fevri ve endişeliyiz. İstatistikler can sıkıcı – Amerika’da insanlar gün içerisinde ortalama 2.617 kez telefonlarıyla meşgul oluyor. Bir web sayfasında geçirilen ortalama süre on beş saniye; makale okumak için ayrılan süreyse yaklaşık bir dakika. Bütün bunların yanı sıra özellikle üniversite çağındaki gençlerde okuma oranlarının azaldığını görüyoruz – Amerikalıların iki binli yılların başlarında bir yıl içinde okuduğu kitap sayısı ortalama on dört, on beş civarındayken bu sayı şu an on iki.

Bilgisizlikle sonuçlanan bu durum kısmen dijital dikkat dağınıklığından kısmen de bilgi bolluğundan kaynaklanıyor. Hepimiz, her an elimizin altında olan ve sürekli genişleyen bir bilgi kümesinde yolumuzu bulmaya, işimize yarayan şeyleri oradan alıp özümsemeye çalışıyoruz. Yeryüzündeki zamanımız bu denli sınırlıyken hangisine öncelik vereceğiz? Nelere şöyle bir göz gezdirmekle yetinip neleri derinlemesine okumalıyız? Eğitimli ve çok yönlü bir birey olmak için –her yaz tatilinin başında kendime sürekli hatırlattığım gibi–   gerçekten de Proust ya da Dostoyevski külliyatının tamamını okumamız şart mı?

Belki de bunun, hiç de öyle sandığımız gibi yeni bir olgu olmadığını kabul ederek bir nebze olsun kendimizi teselli edebiliriz. 19. Yüzyılın ortalarında Massachusetts’teki kulübesinde eksantrik bir yalnızlık içinde yazan Henry David Thoreau, Platon’un eserlerini okumanın bir yolunu bulamadığından yakınıyordu: “Platon’u ölümsüz kılan şeyleri içeren Diyaloglar hemen yanı başımdaki rafta duruyor ama ben onu hiç okumadım (…) Antik çağın alimlerine erişmemiz gerek ama bunun için her şeyden önce onların ne denli iyi olduğunu bilmemiz gerekiyor. Oysa bizler baştankara misali bir bücürler ırkıyız ve entelektüel uçuşlarımızda ancak günlük gazetelerin sütunları kadar yükselebiliyoruz.”

Peki tarih söz konusu olduğunda ne yapacağız? Hangi dönemleri daha iyi bilmeli, daha iyi kavramalıyız ve niçin? Nihayetinde tarih genişlemeye devam ediyor – sadece zaman bakımından değil, coğrafya bakımından da. Buna rağmen bir Amerikalının önceliği antik çağlardan ziyade Amerikan tarihi mi olmalı? Peki Amerikan Devrimiyle devrime kadar olan süreçleri Sallust, Livy, Plutarch ya da Cicero okumadan kavrayabilir miyiz? Öncelik her zaman en alakalı kabul ettiğimiz yakın tarihimizde mi olmalı? Halbuki Fransız direnişçisi ve aynı zamanda bir Orta Çağ tarihçisi olan Marc Bloch’un da belirttiği gibi, karmaşık olguları anlamlandırırken kronolojik sırlamaya öncelik vermek her zaman doğru olmayabilir. 

Teknolojik ilerlemeler sebebiyle şu an daha vahim görünen enformasyon fazlalığı ve karmaşıklığının bir benzeri erken modern dönemde de yaşandı. Modern devlet yapısıyla birlikte gelen siyasi, entelektüel ve diplomatik çalkantılar, erkin merkezileşmesi, evrak yığınlarının ve sürekli gidip gelen mektupların oluşturduğu bürokratik aygıt karmaşası yöneticileri, yetki devri ya da geniş kapsamlı reformlar gibi yeni yollar aramaya yöneltti. Kurumsal açıdan bakıldığında kraliyet danışmanlarından ve bakanlarından oluşan küçük yönetim konseyleri hızla çoğalırken asli görevi işe yarayanla işe yaramayanı birbirinden ayırmak olan sekreterya makamı önem kazandı. Tarihçi Paul M. Dover’ın deyimiyle “mektupokrasinin” merkezinde yer alan bu sağduyulu ve adanmış kamu görevlileri “erken modern dönem devletçiliğinin şeytanları” haline gelmişti. 

Rembrandt, Bir Bilim Adamının Portresi, 1631

Krallar, papalar ve rahipler – kendilerini inanılmaz bir yazışma tufanının ortasında nefes alamaz halde buldular. İspanya Kralı II. Philip masasında duran “evraklar, bu şeytanlar,” yüzünden sık sık umutsuzluğa kapılıyor, Fransa’daki soğuk ve sert görünüşlü Kardinal Richelieu ise benzer türdeki evrak yığınlarıyla uğraşırken tutulduğu migren krizleri yüzünden günden güne “nevrotik bir enerji yığınına” dönüşüyordu. Yazışmaların çığ gibi büyümesi, iletişimde yeni bürokratik usullerin geliştirilmesine yol açtı. Dönemin en etkileyici belgelerinden bazıları –ki, bunlar paylaşıma açık çevrimiçi belgelerin ilk örnekleri olarak görülebilir– hükümdarlarla danışmanlar arasında iletişimi sağlayan el yazmalarıyla genelge mahiyetindeki bildirilerdi. Temel istihbarat bulguları, vuku bulan önemli siyasi olayların özetleri ve diplomatik yazışmalardan derlenen alıntılar günlük olarak hazırlanır, hükümdara sunulurdu.

Bu aşırı yoğun bilgi akışında sekreter, büyükelçi ya da danışmanların rolü sadece gelen verileri filtrelemek, damıtmak ve yorumlamak değil aynı zamanda hükümdar için anlaşılabilir ve eyleme geçilmesi mümkün bir rehber hazırlamaktı. Dönemin tarih yorumcularına göre bu, bir dizi farklı beceri gerektiriyordu: üslup ve ifadede netlik, büyük resmi dikkate alarak gerekli detaylara odaklanma, incelikli muhakeme kabiliyeti ve kararlılık.

Bu arada tarihçi ve devlet adamı Floransalı Guicciardini gibi kimi yazarlar detaylarla ilgili uyarılarda bulunuyor, bu denli aşırı bir bilgi yükünü özümsemeye çalışmanın beklenenin aksine hareketsizliğe yol açabileceğini söylüyordu. Guicciardini 1530 yılında şöyle yazmıştı: “Öyle zamanlar oldu ki, önüne gelen bir mesele hakkında genel itibariyle bilgi sahibi olan insanın, detayları bilen insana göre daha doğru hüküm kurduğunu gördüm.” Matbaanın yaygınlaşması ve antik çağdan beri kayıp olan eserlerin bulunması, danışmanları ve kanun yapıcıları inanılmaz bir bilgi yüküyle karşı karşıya bıraktı. Bu bilişsel yükün bir kısmı ansiklopedik hale getirilerek azaltılırken bilginler her konuda değil ama ancak belli konularda mükemmel derecede bilgi sahibi olabileceklerini, kalan konulardaysa sadece neyi nerede bulacakları hakkında bir fikir sahibi olabileceklerini kabul ettiler. İşte akademi pratiğinin önemli bir kısmını oluşturan dipnot geleneği bu şekilde ortaya çıktı.

Francis Bacon gibi bazı isimlerse farklı okuma stratejilerinin gerekliliğinden bahsetti: “Bazı kitaplar yutulmalı, bazıları iyice çiğnenip sindirilmeli ama bazılarının sadece tadına bakmakla yetinmeli.” Entelektüel bir sindirim metaforu olarak kullanılmaya başlanan bu metafor öylesine yaygın bir hal adı ki, Petrarch’tan Bacon’a, Montaigne’den William Drake’e kadar pek çok isim eserlerinde benzer metaforlara yer vermeye başladı.

Tarih meselesiyse o zaman devlet yönetimi için olmazsa olmaz bir ön koşuldu çünkü mirasıyla takıntılı kanun koyucuları erdemli davranmaya teşvik etmenin yanı sıra kişiye, ölümlü yaşamının çok ötesinde bir deneyimler silsilesi sunuyordu. Fakat erken modern dönemde yazarlar tarihin giderek artan kütlesi karşısında uyarılarda bulunmaya başladılar. Mesela Bacon, “Deneyim ve tarih, kişinin zihnini daha ne kadar dağıtabilir,” diye soruyor ve büyük ulusların yükselişi ya da çöküşü söz konusu olduğunda, “olası bir baş dönmesinden kaçınmak için dönen çarklara çok uzun süre bakmamak” gerektiğini söylüyordu. Philip Sidney ise ünlü çalışması Defense of Poesy’de (1595) felsefi ya da şiirsel düşünme biçimleri dururken tarihle bu denli içli dışlı olmanın bir dizi çirkin ve tatsız vakaya saplanıp kalma, “ahmakça bir dünyanın doğrularına kapılma” riski taşıdığını savunuyordu.

Düşünürlerin buna yanıtı, tarihin sadece bir dizi önemli olayın kataloglanmasından oluşan bir yığın olarak algılanmayıp incelikli bir muhakemeden geçirilmesi gerektiğiydi. Nitekim muhakeme kabiliyetine işaret eden “ayırt etme becerisi” de ilk kez 1500’lü yılların sonlarına doğru tarihsel araştırmalar için geçerli bir ifade haline geldi. Entelektüel algıda netlik, içgörü ve muhakemenin bileşimi olarak özetlenebilecek bu ifadenin kökeninde Latince dis-cerne kelimesi yer alır ve dis-cerne aynı zamanda elemek anlamına gelir. Zira Montaigne de Denemeler’inde gerçek bir tarih öğrencisinin, “bir şeyleri salt otoriteye ya da güvene dayanarak değil aynı zamanda elekten geçirerek öğrenmesi,” gerektiğini söylemiştir.

Hakikaten de en iyi tarihçiler her zaman en iyi eleyen, ayıklayan ve işleyenler olmuştur. Çalışma tarzları en başta nispeten de olsa bilinçsiz bir sürece dayanıyormuş gibi görünür ama aslında çok daha derin bir entelektüellik içerir. Herbert Butterfield’ın da bir zamanlar belirttiği gibi, “geçmişe dair derin bir idrak simyanın gördüğü vazifeyi görür ve önceleri kurşun misali tekdüze olan olaylardan çok farklı sonuçlar ortaya çıkarır.” Dolayısıyla Yunan tarihçi Polybius’un “iç içe geçen olaylar” olarak adlandırdığı bu tarz durumları tespit edebilme kabiliyeti aslında tarihsel araştırmanın değişebilirlik, uyarlanabilirlik ve isteyerek edinilmiş entelektüel esneklik gibi bilişsel yönleriyle bağlantılı. Uzun süreli çalışmaların getirisi olan bu sezgisel eleme ve ayıklama becerisi sayesinde olaylar arasında daha hızlı ve akıcı bir nedensellik bağı kurulurken bu sayede eylemle olay arasındaki gerçek bağlantıya yönelen dikkat, jeopolitik bakımdan daha kapsamlı analizler sunulmasına olanak tanır. Bu tarz bir muhakeme kabiliyeti sinirbilimciler tarafından “farklı düzlemlerde eşzamanlı çağrışım” olarak nitelenebilir. Hakikaten de kıyas yoluyla ilişkisel akıl yürütme esnasında beynin – uzun süredir yaratıcı metotlar üretilmesiyle ilişkili görülen – sol ön lobu devreye girer. Belki de tarihçi John Clive bir zamanlar bu yüzden “tarihçilere – özellikle de toplumsal sınıf ya da hareketler gibi soyut varlıklarla uğraşanlara, – karmaşık görünen olay ya da konfigürasyonları başkalarına nazaran daha kolay tespit etme becerisi kazandıran farklı bir tasavvur kabiliyeti olup olmadığını” merak etmiştir. 

Bu nedenle tarihçiler seçtikleri alanın geleceği konusunda biraz daha iyimser olmalılar. Evet, tarih bölümleri kapanıyor ve kadrolu iş olanakları azalıyor olabilir ama hâlihazırda veriye boğulmuş bu bilgi yüklü dünyamızda tarihçilerin sahip olduğu sezgisel yön bulma becerileri, bilişsel olarak bunalmış dikkati dağınık toplumlarımıza ve karar alıcılara rehberlik edebilir. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Leonardo Da Vinci'nin Gizemi • Belgese..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serkan Parlak

25 Aralık 2024

Gönül Ocak: "Öykülerin yazan kişide sa..

Öykülerim, bireyin iç dünyasıyla evrensel sorunlar arasındaki bağlantıyı keşfetmeyi amaçlıyor.Gönül Ocak ile Metinlerarası Kitap tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı Dünün Geleceği Yok hakkında konuştuk.Serkan..

Devamı..

Mağriplinin Son İç Çekişi

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024