Coetzee büyük bir üslupçu olduğu gibi, büyük bir hakikat arayıcısıdır da...
J. M. Coetzee’nin romanlarını bilenler için, “kurmaca” otobiyografisi pek şaşkınlık uyandırmayacaktır. Çocukluğunun çok erken dönemlerinden yetişkinlik yıllarına dek uzanan bu anılar toplamı hem bir silsiledir hem de derin düşünce; ve hiçbir ânında bu ikisini tümüyle birbirinden ayrıştırmaz. Başka bir kitabında kurmacanın ve hayatın ilişkisi üzerine fikir yürütürken klinik psikolog Arabella Kurtz’a, Flaubert’in Louise Colet’e bir mektubundan hareketle aktaracağı gibi, gerçekçilik bahsinde çok titiz bu yazarın ancak hayalini kurmakla kalacağı bir şeye de girişir Coetzee: Flaubert metnin bir tek kendi iç işleyişinden, kendi içsel dengesinden söz edecek (ve başka hiçbir şey yapmayacak) bir roman tasarısını açmıştır mektubunda, ondan uzun zaman sonra Taşra Hayatından Manzaralar ise bunu derinden derine gözetmekle kalmıyor, bir de asıl yazınsal büyüyü pek değişmeyen (hatta bazen öyle gelir ki hiç değişmeyen) bir bilince, bir insan bilincine mühürlemesiyle, ilerlemekte olanın zaman ve hayat mı, büyümekte olanın John Maxwell Coetzee isimli epey düşünceli mizaçlı biri mi, yoksa en sonunda seyri ve etkisi belirlenmiş bir roman mı olduğunu bir okuma mutluluğu içinde askıya almamızı da sağlıyor.
Seyrine bir hevesle daha çok bakılacaksa, bu anılar en ara bölgelere girecek, duruma göre magazinel bir ifşa seramonisine dönüşecek ölçüde detaylarla doludur. (Kitabın “Yaz Mevsimi” başlıklı son uzun kısmında dört kadın ve bir erkeğin anlatımıyla, önceki iki bölümün, yani çocuklukla gençliğin bütün müphem kısımlarına epey merak uyandırıcı ilaveler olur ve diyelim seviştiği içlerinden biri onu tensel bağ kuramayacak buz gibi bir adam, bir diğeri öğretmenliğinin genç kızların hayalleriyle oynamaktan başka bir değer taşımayan biri olduğunu ileri sürdüğünde, bazen aslolanı da aramaya koyuluruz.) Buralarda yazarın kendisi de hırpalanmayı veya merak edilmeyi göze almıştır, ama yapmak istediği elbette daha fazlasıdır: Coetzee sanki daha çocukluğundan iflah olmaz bir inançsızdı, yine de bizim bir cüret veya bir arınma göreceğimiz yerde kendisi bir yanıyla daha tanımlanamaz noktaların peşinde, bir yanıyla en dindardan daha katı ve ilkelerine bağlı haldeydi. (İlkokul çağındaki çocukla, kırkını aşmış adamın –bir yazarın– babasına bir üçüncü yol olmayacak biçimde, ya köktenci bir retle ya da mahkûm olmakla bağlı olduğunu okuduğumuzda, kitabın açılışıyla sonlanışı arasındaki bu sarsıcı süreklilik demin verdiğim örnekleri de rüzgârına katıp fikirlerimize yeniden bir ciddiyet katar.) İroninin, saklı bir neşenin olduğuna ihtimal vermek için yazar bize pek şans tanımaz, böylelikle anlatılanları tam da oldukları gibi hayal etmemiz yavaş yavaş yazınsal olanın zevklerinden ahlâki olanın sınırlarına yöneltir bizi.

Gerçekten de Coetzee büyük bir üslupçu olduğu gibi, büyük bir hakikat arayıcısıdır da: Ulaşacağımız son bir karar, son bir nokta bulunmaz, ama bir hayatın bazen açıkça şiddet edinen bu inat ve irade dolu gelişimi bizi başladığımız yerde de bırakmaz. Kitapta bütün bunları sarmalayan bir ironinin en çok işlediği bir kısım vardır: Sonlara doğru anlatı artık iyice biyografik bir görünüm almışken, “tanıklardan biri”, Adriana Nascimento, genç kızlarından birini baştan sona yoğun bir şüphecilikle (aynı zamanda bir Afrikaner olduğundan da şüphelendiği) Coetzee’nin İngilizce derslerine göndermek istemez ve adlı adınca açıklamadığı bu kuşkularını açıkça bir saldırganlığa çevirerek, neredeyse saplantılı bir dikkatle onu, görünümünde bile bir aksilik bulunan öğretmeni, hep aşağılayarak anlatır. Haklı olabileceğinden şüpheleniriz, hatta ihtimal veririz, ama tam da buralarda, kitabın hiçbir yerinde rastlamayacağımız bir kart açılır: Öğretmen aslında kıza değil de, hâlâ güzelliğini koruyan kendisine mi ilgi duyuyordur, yolladığı mektupları, tavırlarını şimdi bir de bu şekilde mi açıklamak gerekecektir?... Devamında oyun biraz daha sürer ve ürpertiyle beklediğimiz bu şeyler gerçekleşmez. Kadın bir mahkeme kurmuştur, ama öğretmen Coetzee de kurmuştur: İroninin adaletle, hakların sınırlarıyla, bir başkasının özgürlüğü ve kişiliğiyle temas edilecek noktaların hassas yanlarıyla birleşmesi bu satırlarda Coetzee’ye öyle bir alan açmıştır ki, oraya hiç kuşkusuz artık kadınla adamı unutarak da dikkat gösterebilir, belki kendi yargılarımızı oluşturarak da bakabiliriz.
Yazarların romanlarını otobiyografik metinlermiş (mesela Danilo Kiş’in sarsıcı kitabı Bahçe, Küller), otobiyografilerini de birer yalan ve abartı ya da gizleme sistemleriymiş gibi okuma hevesi (mesela Paul Auster’ın anıları), Taşra Hayatından Manzaralar’da daha en baştan geçersiz kılınmış olsa da, bunca detayla ve aktarma dürtüsüyle karşı karşıya olmak yine de bir miktar düşündürücü: Çünkü, tam da bu yolla, kendisinden “o”, başkalarının gözünden de “o” diye hiç tereddütsüz bahsediyor olması, acaba, romanlarda da gerçek hayatta da olmayacağı kadar mesafe kuruyor ve bu arayı hep kendisinin kapatmasıyla okuru art arda serilen mizansenlerin soğuk, duygusuz seyircilerine dönüştürmek istiyorsa? Bu durum az önceki örneğin de bir adım ilerisi olurdu ve yazardan da soğuk duracak bir okur bulunamayacağı için, göklerden inecek daha uzak, daha ironik bir kararla, belki bir kahkaha yankısıyla, olup bitenleri yeniden nasıllarsa öyle görmemiz gerektiğini bize hatırlatırdı. Ama bir başına ne otobiyografi ne de roman olan kitap, hakkını vermek gerekirse, bir hayatı çok büyük ölçüde başkalarının algısına teslim etmesiyle onun da bir ağ gibi genişleyen çeşitli ironilerin kurbanı olabileceğini de gösteriyor: Kendisini aldattığından emin olduğu kocasını, Coetzee’yle ilişki kurarak aldatmaya karar veren Julia bir süre sonra bir karar daha verir ve kocası onu suçüstü yakalamışken bile nihayetinde âşığını, asla sevemeyecek biri, kadınları anlamayan bir aptal, gerçeklerden kopmuş dengesizin teki ve tabii ki beyaz atlı prens değil bir kurbağa olarak niteleyip terk eder – biz de Coetzee’nin bütün bunlar olup biterken belirginleşen hayaliyle sayfaları daha dikkatle çevirmeye başlarız.

Yine de, bunca ifşaattan sonra Coetzee kendisini belki değersiz biri gibi değerlendirmemize imkân verirse de, asla aşağılanmaktan zevk alan tepkisiz biri gibi görmemizi, onu güçsüz ve iradesiz saymamızı onaylamaz. Tam aksine: İnançsız olmaktan, annesine sevgi gösterileri bakımından sonuna dek kayıtsız kalmaktan, babasını sevmemekten, girip çıktığı işleri bir türlü benimsememekten, kadınlarla hem ilişki kurmak isteyip hem becerememekten, edebiyat için gözünü karartmaktan (dolgun ücretli işlerini bir kenara bırakabilmekten) hiç vazgeçmez. Daha ilk anılarının bile birikmediği çocukluk günlerinden birinde, tehlikeli bir oyun olarak başlayıp gerçek bir sadizme varan bir duygusuzlukla kendisinden küçük kardeşinin elini bir mısır işleme makinesine sokması ve böylelikle küçüğün parmağını kaybetmesi onda ne pişmanlık ne kefaret hissi uyandırır (sadece garip bir ağırlık duyar) ve zaten yüzlerce sayfalık anılar boyunca bu kardeşin izini bile pek göremeyiz. Oysa tam da o anda, tam da ahlâki nüanslara boğulmuş romanlarda olacağı (ve bir Coetzee romanında görmeyi de garipsemeyeceğimiz) biçimde, sol elinin ortanca parmağının yarısını kaybeden altı yaşındaki çocuk “acıdan benzi atmış, şaşkın, yüzünde soru soran bir ifadeyle” duruyordur ve “kimse onu parmağı büyüyüp yerine gelecek diye kandırmamasına rağmen şikâyet etmeyen haliyle” ağabeyi tarafından bir özürü bile hak etmiyordur. Oysa böyle bir anıdan sonra sürecek yaşamın ağırlıkla bu küçük kardeşinki olması beklenirdi, sadece onu aşka ve cinselliğe hem hazırlayan hem mahkûm eden kadınlar veya bu yolla ağır ağır kabukları soyulan kendi şeffaflaşma azmindeki erkekliği, âşık rolü, arkadaşlığı değil. Bir daha değinilmemesiyle kitabın bütün ağırbaşlı iddiasını tam tersi bir duyarsızlığa çevirebilecek bu olay, ne ironiktir ki, yığınla başka olayın yaşanması sonucu uzak bir anı olarak kalır: Hatırlanmaması veya okurun aklında belli belirsiz bir hayal gibi sürmesi kitabı güçten düşürmez, çünkü benzeri bir olay bir daha gerçekleşmese de benzer duygular her zaman derinlerde bir yerde varlığını hissettirerek bekler. Coetzee bazen birilerine daha kötü davrandığında, çekip uzaklara gittiğinde, hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğinde, hiç değişmeyen hali bizi buna inandırır. Kadınlardan biri onun beş yaşında bir oğlan çocuğu olduğunu itiraf etmiştir.
Yazarın hayatı durmadan ileriye devinen az çok sonuçsuz bir çaba, karşısına çıkan fırsatları ya da engelleri (kadınları da!) bu ilerleyişi ne durduracak ne de ona nihai bir anlam katacak şeyler olarak gördüğünü düşünüyorsak, acılı kardeş örneğinin de bu oluşuma bir bahane olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Çok insanın sığdığı ama hiçbirinin değiştiremediği bir hayattan bahsediyoruz, uzun seneler boyunca uzak kalınan babayla en sonda bir başına kalmanın bile ne yargıları ne eylemleri değiştirebildiği bir hayattan: Böyle bir hayatı ölümün anlamsızlığından nasıl ayırmamız gerekeceği hakkında tek bir söz söylemek yerine, öldükten sonra arkasından hayatını anlatmaya devam eden kişilerle bir yere varmayacak bu çabanın sürdürüldüğünü görmek, kelimenin en gerçek anlamıyla, adı konulamayacak bir şey, belki de sırf Coetzee’ye özgü bir tuhaflık… Karşıya, başka türlü bir anlam dünyasına geçerken sendelediğimiz anda düşeceğimizi bildiğimiz bir ip üzerinde, ince bir dengeyle yürüme çabası da olabilir, bundan vazgeçememek de.






