Kazuo Ishiguro Romanlarında Hafıza Biçimleri
16 Ağustos 2018 Edebiyat Roman

Kazuo Ishiguro Romanlarında Hafıza Biçimleri


Twitter'da Paylaş
0

Ishiguro’nun bütün romanlarında insanlar karşılaşır ve zarafetle, içtenlikle içlerini açarlar.

Kazuo Ishiguro’nun romanlarında karakterlerin yaşantılarının büyük bir kısmı hafızanın, hatırlamanın sorunlarına ayrılmış gibidir. Büyük tarihsel anlatıların ayrıcalıklı kişilerine özgü baskın, resmi söyleme neredeyse hiç başvurmadan (sadece Günden Kalanlar bu durumun bir miktar dışına çıkar), bütün yalınlığı ve güvenilmezliğiyle durmadan “hatırlayan” bu roman kişileri, en sonunda tüm bir metni ağır ağır büyüyen bir döngüye çevirmekle kalmaz; kimi zaman kendilerinin bile bu hatırlama oyununa karşı koyacak ne istekleri ne de iradeleri olduğunu her an hissettirirler. Ne var ki, yazarın edebi bağlarının dayandırıldığı Proust’un aksine, hafızanın romanın diğer daha içsel unsurlarıyla ilişkisi ve seyri onlara da yeterince yer açacak kadar göz önünde ve “oluşturulmuş” izlenimi de verir: Cümleler çok da uzayıp gitmez, “baş döndürmez”, karşılaşma veya anımsama anlarında her şey tane tane anlatılır ve romanın en nihayetinde hafızanın gelgitlerine karşı koyabilecek daha üstün bir edebi mantığının olabileceğini sezdirir. Diğer bir deyişle, roman kişileri pek bir güven sözü veremeden hatırlayıp dururlarken, okur da sürekli bağlantılar kurar ve bütün “işleyiş” –belleklere özgü– bir tür gerçekdışılık ya da mantıksızlığın sınırlarına varmadan, az çok bir düzen dâhilinde kalır.

Kazuo Ishiguro roman edebiyat

Ishiguro’nun titizlikle işlediği romanın “diğer” unsurları da işte böyle bir döngünün etrafında şekillenirler. Karakterler zihinlerinde kendileri kadar dış dünya ve ilişkilerine, gerçek hayata, tarihselliğe ve çoğunlukla da başka kişilere yer açma eğiliminde oldukları için, önemli olanın birtakım “bağlantılar” olduğunu fark etmekte zorlanmayız. Japonya’da geçen gençlik eserlerinden biri olan Değişen Dünyada Bir Sanatçı’da, romanın başkişisi olan ressam Masuji Ono, Savaş sonrası geleneksellikten ve “yurtseverlikten” hızla kopan yeni toplumda kendi eski saygınlığının ve değerinin şüpheli bir hal almasını kişisel geçmişinden değil yalnızca, aile ve dostluk bağlarının sisleri arasından da belirlemeye girişir ve çoğunlukla da mutlak bir sonuca veya karara varamaz. Savaş sırasında bağlandığı değerler mi çökmüştür, bu değerler artık yanlış mı anlaşılıyordur, yoksa Ono’nun bütün bir geçmişi baştan sona bir yanılgı ve hatadan mı ibarettir? Bunlara benzer soruların olası karşılıkları, Ono’nun hâlâ ilişkilerde belirgin bir zarafet taşıyan Japon geleneksel aile değerlerinin içinden olduğu kadar, saygınlığını zedeleyebilecek ölçüde değişmiş bu yeni toplumun dayattıkları üzerinden de tartışmaya açılmıştır. Ressamın büyük bir özveriyle, bir yaşantıdan değişmez bir ideale çevirmeye ve öyle anımsamaya çalıştığı her neyse, yalnızca bunlara bağlı değildir artık.

Bu hafıza mefhumunun etrafında biraz daha dolaşacak olursak, onunla bağlantılı birçok şeyin Ishiguro’nun romanlarında belirleyicilik kazanıp kaybettiğini anlarız ki bunlardan biri de genellikle hatırlamakla bir tutulan duygusal yoğunluk ve nostalji hissi, daha doğrusu, bunların garip bir biçimde yokluğunun oluşturduğu derin melankolidir. Günden Kalanlar’da, iş yaşamının ilk uzun tatiline çıkan başuşak Stevens, el değiştirip İngiliz efendisinden şimdi bir Amerikalı’ya geçmiş malikâne yaşantısını, neredeyse dakikliğe varan bir ayrıntıcılıkla hatırlar, özel toplantılarda kulak misafiri olduğu diplomasi sırlarından konukların jest ve mimiklerine, karakter özelliklerine dek her şeyi yeniden düşünüp taşınır. İş arkadaşı Miss Kenton’ı ve eski efendisi Lord Darlington’ı özlediğini bir şekilde sezip anlarız; ama biri bir “baba”, diğeri asla karşılık verilmemiş bir sevgili konumunda bulunabilecek bu kişiler öyle bir nesnellik ve mesafe duygusuyla “hatırlanırlar” ki, en sonunda bu iki insancıl duygunun, sevgi ve aşk ihtiyacının, Stevens’ın görev bağlılığıyla geçmiş hayatının sonunda şimdi bir hayal olarak bile canlanamayacağı gerçeğiyle karşılaşırız. Tüm yaşantısını ve ilişkilerini belirlemiş olan “görev bilinci”, artık anımsamanın kendisini bile yönlendiriyor ve sadece hayatından çıkan bu iki kişiyi değil, Stevens iş hayatı süresince tanık olup bir parçasına dönüştüğü yıkıcı siyasal, toplumsal olguları, iş anlaşmalarını, diplomasi sırlarını da hâlâ kendi “bağımlı” dünyasından, bir anlamda bir bütünlük ve doğruluktan yoksun olarak görüyordur. Stevens doğru, güzel ve anlamlı bir hayat yaşayıp yaşamadığını değil, sadece ve sadece yaşadıklarını hatırlıyor ve böylelikle “kaybettiklerini” dahi doğru dürüst anlayamıyordur. Ancak tam tersi düşünülerek başka türlü bir hayatiyet kazanacak olan Stevens’ın duygu yoksunu yaşamı, hatırlanıyor ve yeniden yaratılıyor olsa bile, aslında değişmiyordur.

Kazuo Ishiguro roman edebiyat

Gereğince yaşanmamış hayatların melankolisini, yazarın diğer bazı romanlarında da izlemek mümkün: Öksüzlüğümüz’de, kendisi çocukken kaybolan anne ve babasını hem hayallerinde hem de iş yaşamı doğrultusunda arayan dedektif Christopher Banks ile Beni Asla Bırakma’daki başka hayatlara can verme pahasına donör olarak yetiştirilen çocukların, içlerinden birinin hafızası etrafında şekillenen yaşamları böyle bir anlam eksikliği üzerinden kurgulanır. Bu kez edebi atmosfer kısmen değişmiş olsa da (Öksüzlüğümüz’deki “arayış” yoğun, gerçekçi siyasal ve toplumsal olayların içinden ve yer yer belirgin bir aksiyon hissiyle; Beni Asla Bırakma’daki hatırlayışlar ise ileride organ bağışçısı olacak şekilde yetiştirilen öğrencilerin kendi aralarındaki ilk gençlik ilişkileri üzerinden samimice ve dolaysızlıkla gerçekleşir), yaşantılarla hayalleri birleştiren yine hafızanın kendisidir: Bu romanlarında Ishiguro, her ne kadar hatırlama mekanizmasını zaman zaman duraksamalara uğratsa (ve bence sözkonusu kısımları zayıflatsa) bile, ilişkileri, kurguyu vs. derleyip toparlayacak olan nihai unsur olarak ondan vazgeçemez. Benzer biçimde Avunamayanlar’da ise, bir Avrupa şehrine konser vermek için gelen müzisyenin zihninden tek geçirebildiği şeyler yalnızca karşılaştığı insanların anlattıklarıdır: Geçmişine dair hiçbir şey hatırlamayan bu kişi, diğer romanlara ironik bir nazire olacak şekilde, bu kez bütün bir zihni başkalarının varlığına açmış; hafızasız bir yaşamın tam bir anlamsızlık ve kargaşa olup çıkabileceğini göstermiştir.

Ishiguro’nun bütün romanlarında insanlar karşılaşır ve zarafetle, içtenlikle içlerini açarlar. Başka hayatlara, başka varoluş biçimlerine gösterilen dikkat öyle hassastır ki bu romanlarda, kişiler ve yaşantılar hayallerde bile artık özveriyle hatırlanırlar. Hafızanın olmadığı yerlerde ve durumlarda bile insanlar vardır ve büyük bir “demokratik” etki yaratarak romanlar boyunca ışıldayıp durulur, daima temas halinde bulunurlar. Márquez’den ilhamla, aslolanın hayattan önce hatırlamak ve anlatmak için hatırlamak olduğunu düşünecek olursak, Ishiguro’nun bir romandan diğerine değişmeyen en temel çabasının –tıpkı bu romanlardaki zarif ilişki ağları gibi– veciz bir ifadesini vermiş oluruz belki de.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR