Gündüzleri güneşin etkisiyle parıldayarak ışıklar saçan yeşil yapraklar gecenin bu saatinde sinsi bir ürperti saçıyordu. Balkonda ayakta duran adam elinde sigara, karanlığa bakıyordu. Ağacın titrek küçük dalları hem adamın karamsarlığını, hem de yaprakların ağırlığını çekmeye çalışıyordu.
Ellerini göğsünde birleştirmişti. Birden irkildi. Kulağına yakınlardan bir yerden kanat sesi çalındı. Karanlıkta uçan kuşlar olamazdı. Kuşlar gece uçmaz, uyurlar, dulda bir yer bulur, küçücük başlarını kanatlarının altına sokarlar, diye geçirdi içinden. Masaya eğilip sigarasının külünü silkelerken salonda duvarda asılı kafesi gördü. Artık bu saatten sonra kimse umurumda olamaz. Pencereyi açtı, yüksek sesle sokağa doğru haykırdı. "Benden bu kadar. Çok mücadele ettim ama olmadı.’’ Aşağıda park halindeki iki arabanın arasında kaldırıma oturmuş bir karaltı gördü. Sırtını kaldırımın dibindeki ağaca yaslamıştı. Başını adama çevirdi, elindeki şişeyi kaldırdı, "Bu saatten sonra benim de kimse umurumda değil," dedi, şişeyi kafasına dikti.
Adam sesin geldiği yöne bu sefer daha dikkatli baktı . Bir çift büyüyen göz seçti karanlıkta. Kendinde değildi, tuhaf hareketler yapıyordu. Sağ eli havada dönüp duruyor, sol elindeki şişeyi bir aşağı bir yukarı sallıyordu. Karanlığın içinde sıska, çelimsiz bir çocuğa benziyordu. "Senin de Allah belanı versin," dedi, hızlıca camı kapadı. Bu soğukta kaldırım taşına oturmuş birisine böyle bağırması doğru muydu? Bir süre başını salladı. Anlam vermek istemedi. Mutfağa doğru yürüdü.
Kim bilir kaç kez basmıştı bu yerlere. Yürürken evin her yerinden hüzün aktığını hissetti. Başını sallamaya devam ederek buzdolabının önüne geldi. Dolabı açtı. Oğlundan arta kalan biralardan bir tane aldı. Kapağını çevirdi, açamadı. Oysa oğlu kolayca açıyordu bu lanet olasıca şişeleri. Açar açmaz kafasına dikiyor, yarısına kadar içiyor, sonra da sertçe masaya vuruyordu.
Saatler önce, salonda masada karşılıklı otururken de böyle yapmıştı. Ses tonu yüksek, "Dışarıda içtiğin yetmiyor, şimdi de karşıma geçip içiyorsun,’’ dedi. Oğlu dinlemiyordu, elindeki cep telefonuyla oynuyordu. Adam nefesini tutup uzunca bir süre sessizce izledi. Sonra bütün sert sözler bir anda patladı. Geçmişte yaşanan ağır günlerin uzaklardan bir yerlerden alıp getirdiği sesler, kelimeler, suçlayıcı cümleler birbirine karıştı. Kafesteki kanarya ötmeye başladı. Dayanamadı, ayağa kalktı, tokadı yapıştırdı.
Oğlan elindeki telefonu sertçe masaya vurdu, bir süre ayakta gözleri babasına dikili, vahşi bir köpek gibi soludu. İki yumruğunu sertçe sıktı, bir süre öyle kalakaldı. Sonra aniden oturduğu sandalyeyi tek eliyle kavrayıp hışımla duvara çarptı. Yavaş adımlarla mutfağa ilerledi.
Dolap kapağının sertçe kapandığını duydu adam. Gözlerinden süzülen yaşları eliyle silerken oğlu tekrar gelip karşısında durdu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Elinin tersiyle dudağının kenarındaki köpükleri sildi, boğazına düğümlenen kelimeleri durdurmaya çalıştı. Bir tokat bu kadar mı ağırlık yapardı insanın üzerinde. Yapmıştı. Belki de o kan çanağına dönmüş gözlere son bakışıydı. Elinde bira şişesi bunları düşünüyordu. Neden sonra şişenin çevir kapak olmadığını fark etti. Salonda duran cam sehpanın küçük çekmecesindeki açacakla birasını açtı.
Yürüyemiyordu. Ayaklarını oynatacak gücünü çoktan yitirmişti. Bir an düşeceğini hissetti, nefesi daralmıştı, titremeye başlamıştı. Güçlükle yürüyerek yeniden balkona geldi. Anasının evinden beri yanında taşıdığı sandalyeye kendini dar attı. Sıkıca tuttuğu birasından derin bir yudum aldı. Boğazından inen ekşimsi tat genzini yaktı. Öksürdü. Tadını çoktan unuttuğu bu meret, bu melun arpa suyundan, rahmetli anası böyle derdi, bir yudum daha aldı. Midesinden aşağıya, kasıklarına inen sancıyı beyninde hissetti. İki yıl sonra içince böyle olur diye düşündü. Alnında biriken ter damlacıklarını avucuyla sildi. Masada duran sigarasına uzandı. Küllükte yarım bıraktığı sigaralar gözüne ilişti. Yüreğinin çarpıntısı azalmıştı ama elleri hâlâ titriyordu. Kan çanağına dönmüş o iki yeşil göz gelip tam karşısında durdu. "Bana hep içme diyorsun." Evden koşar adım çıkmadan önce dönüp sertçe, "Ama neden içtiğimi hiç sormuyorsun baba." Tam kapıdan çıkarken ağlamaya başladı. Kesik kesik hıçkırırken, "Biliyor musun, ben artık yürüdüğüm zaman adımlarımı sayıyorum. Nereden bileceksin ki." Sertçe çarpılan kapının sesi tüm apartmanda yankılandı.
Elinde tuttuğu sigarayı yaktı adam."Yaşadıklarımız ne kadar ağır, ne kadar uzun sürüyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi devam ediyor," diye mırıldandı.
Bir süre sonra gözü dışarıya, karanlığa kaydı. Karşıya doğru yükseklere baktı. Uzaklara ulaşıp el sürmek istediği o taşı hayal etti. Beyazdı. Rüyalarına giren beyazlıkların arasından çıkıp daima baş köşeye konuyordu. Uykusundan uyanıyor, baş köşedeki taşı avucuna alıyor, bir süre sımsıkı tutuyor, sonra koşarak çocukluğundan kalma bir dere kenarına fırlatıp atıyordu. Taşın suya girişi, sıçrayan suların daireler çizerek yayılışı. Rahatladığını hissediyordu o beyaz taş suyun dibini boyladığında. Aradığı ne karanlığın arasında ürperti saçan yapraklar ne de kafesinde kanat çırpan kuş. O kendini arıyordu, beyaz taşına ulaşmaya çalışıyordu.
Pencereyi yeniden açtı. İçeriye doğru esen sert rüzgar küllükteki bütün külleri uçurdu. Dışarıda sicim gibi yağmur yağıyordu. Kaldırımda oturan çocuk kalkmaya çalışıyordu. Şişenin dibinde kalan son birasını da yudumladı. Cep telefonunu eline aldı. Ekranda beliren numaraya baktı. Çok değil, bundan iki yıl önce "canım" diye kayıtlıydı. Usulca geri bıraktı. Bir süre sonra yeniden baktığında dört cevapsız çağrı gördü. Hızlıca mesaj bölümüne girip yazmaya başladı."Rahatladın mı, o beyaz taş suyun dibini boyladı." İçeriye dolan soğukla üşüdü, ürpererek titredi. Pencereyi kapadı. Duvardaki eski saatin çan sesi ortalığa yayıldı. Dikkatini sese verdi. Her vuruş vücudunun farklı yerlerine çarpıyor, korunmaya çalıştıkça darbelerin etkisi büyüyordu. Durduramamıştı. Zaman durmuyordu. Hayat devam ediyordu. Kaldırımda oturan çocuk yürüyordu. Yağmurdan kaçıp kurtulmak istiyordu. Adam kaçmak ister gibiydi. Dere kenarına gidip suyun dibini boylayan o beyaz taşı bulmak istiyordu.
Cep telefonuna uzandı. Gelen mesajı hızlıca okudu. "Onu da kendine benzettin." Oğlumu kendime benzetmişim, onu da kendim gibi yapmışım. Sürekli aynı sözleri tekrarlayıp durdu. Camı yeniden açtı. Hırsından cep telefonunu camdan dışarıya fırlattı. Yumrukları sıkılı, öylece kalakaldı.