Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Temmuz 2017

Öykü

Erdem Erol • Ruha Kazınmış Bir Yüz

Oggito

Paylaş

43

0


O sabah yine bir nöbetle uyandım, pişmanlık nöbetiyle. Ruhum bulanıyor, nefesim daralıyordu. Yıllardır alışmıştım bu duruma aslında; kendimi, keşkelerimi, kalp sıkışmalarımı kabullenmiştim. Duyduğum bu üzüntü ruhuma her yıl daha da fazla doluyor, ruhumu genişletiyordu. Suçum pişmanlıktı ve pişmanlık davalarının zaman aşımı yoktu.

Aynı kâbusu defalarca görmüşçesine yatağımdan kalktım. Yalnızlığımın başkenti odamda bir tur attım. Gözüme sehpanın üzerindeki fotoğraf ve duvarda asılı madalyalar ilişti. Yer yer sararmış, yıpranmış fotoğraflar… Çoğu zaman önünden geçerken bir saygı töreni gibi başımı eğerek geçiyordum. Ve birçok fotoğrafta yanımdaki askerin yüzü kazınmış haldeydi.

Koltuğun üzerindeki sabahlığımı sırtıma geçirip banyoya geçtim. Aynaya baktım. Yüzümdeki kırışıklıkların izinden giderek geçen yıllarıma, duygu ve düşüncelerime, boşandığım eşime, yıllardır haber alamadığım mimar kızıma baktım. Sargon’u, Buon Ma Thuot’u ve bütün Vietnam cephelerini tekrar yaşadım kaşlarımın arasında. Çatışan, katledilen, helikopterden canlı canlı atılan Vietnamlılar, toplama kampları, işkenceler, kurşuna dizilen kadınlar ve çocuklar…

Odama geçip beyaz gömleğimin üzerine yıpranmış takımımı giydim. Kasketimi takıp yavaş adımlarla evden çıktım. Apartman kapısından dışarı adımımı attığımda beni gören çocuklar hemen basket topunu bırakıp asker selamı vererek sıraya girdi. Ne zaman bu çocukları görsem küçükken kardeşimle oynadığım oyunlar geliyordu aklıma. Sahi, uzun zaman olmuştu görmeyeli. Nasıldı?  Ne yapıyordu?  Belki de anıları yâd etme vakti gelmişti.

Savaş bitip yaşadığım yere Staten Island’a döndüğümde hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Alcatraz Cezaevi gibi olmuştu bana bu ada. New York’un bu unutulmuş yerinde kendimi hiç olmadığım kadar yalnız ve yorgun hissediyordum.

***

Kardeşime gitmek için sokak aralarından geçerek limana yürüdüm. Staten Island Feribot İskelesi'ne geldiğimde içeri girip gişeden bir bilet aldım. Feribotun hareketine az vakit kalmıştı. Biraz deniz havası almak için feribotun kıç tarafa doğru yürüdüm. Kısa zaman sonra feribot hareket etti. Turistler en güzel manzarayı yakalamak için iskeleden ayrılır ayrılmaz fotoğraf makinelerine sarılmıştı. Önlerde yer kalmayınca ufak bir grup olduğum tarafa doğru geldi. Hemen yan tarafımdaki 13-14 yaşındaki kızın yanındakiler anne ve babası olmalıydı. Anlam veremediğim bir şekilde onları tanıyormuş gibi hissettim. Çizgili çorapları, yandan bağlanmış düz saçlarıyla bu kız çok sevimliydi. Acaba bir torunum var mıydı? Varsa bu küçük kıza benziyor muydu?  Derken birden adamın konuşmasına kulak verdim:

“İzlediğimiz filmi nasıl buldun Carmine?"

“The Deer Hunter filmini beğendim ama filmde şöyle bir konuşma geçmişti baba. Savaştan sonra korkacak ne var ki? Savaş bir şakadır. Bu doğruysa o insanlar da şaka yüzünden mi ölüyor?”

“Savaşı bir oyun gibi göstermeye çalışanlar aslında tüm oyuncakların sahibi olmaya çalışanlardır kızım. Ama filmde savaş kadar gerçek olan bir şey var, ondan da üstün bir kavram: dostluk,” dedi babası.

Dökülmüş saçlarım, derecesi ve çerçevesi büyük gözlüklerim, kırışık alnımla bahsedilen filmin başrolü olabilir miydim bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki. Savaş cidden bir oyun olsaydı benim için oyuncaksız bir çocukluk düş değil, gerçek olurdu. Oyunsuz bir dünya bu kadar basit bir şey işte. Oyuncaklara karşı direnmek.

İçten içe beni kendine çeken konuşmalara kulak kabartmaya engel olamıyordum.

“Büyükbabamı özlüyor musun anne?”

“Büyükbaban Alfred, bir kahramandı ve onurlu bir şekilde yaşadı kızım. Ancak üzerine atılan bir casusluk iftirası sonucu bir daha dönemedi cepheden. Onu özlememek ne mümkün.”

“Şakaya iftira karıştırmak ne kadar yanlış değil mi baba?”

“Evet kızım, evet…”

Hayatın fırtınasına daha küçükken kapılan ben, bu dünyaya mutlu olmak için gelmediğimi ve yaşamak istediğim koşullara asla gelemeyeceğimi tecrübelerimle erkenden öğrenmiştim. Bulamayacağımı hissettiğim mutluluğu aramaktan vazgeçen deli düşüncelerim, kendisine yabancı gelen bu diyaloğun üzerine susuz kalmış bir balık gibi atladı.

Sonra, kızın babasına uzun uzun baktım. Ve bedenimde kurşun yemedik tek bir nokta kalmadı. Önceki yaşamım âdeta bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Ve bu anlar içinde tek eksik kalan kısım, kazınmış fotoğraflar da dolmuştu artık. Ne kadar da ona benziyordu. İçim yarıldı. Tenim, uzuvlarım, organlarım her şeyim parçalara bölündü. Sessizce kalakaldım. Bedenimin kopan parçalarının yere düşmemesi için uğraşıyordum. Cephedeyken her gece cebinden çıkarır oğlu ve ailesinin resmine bakarak uyurdu. Evet… Hakkında ajan olduğu dedikodusu çıkarılan o adamın oğlu, oğlunun karısı ve torunuydu yanımdakiler. Nasıl unutabilirdim yıllardır rüyalarımda ve aynamda gördüğüm o ismi. Üstelik onu infaz etme görevini de ben, dostu Dylan gerçekleştirmişken…

Kasketimi çıkarıp feribot korkuluğunun kenarına koydum. Dirseğimi kasketime koyarak elimi başımın üzerine götürdüm. Daha önce hiç tanımadığım şeyler oluyordu kafamın içinde. Denizin lacivert sessizliğinde boğuldukça boğuluyordum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ah Bu Şarkıların Gözü Kör OlsunÖmer Kaya
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Evrim Sayın

7 Mart 2025

Gizli Sihrinin Farkında mısın?

Kahramanımız bir şekilde ölümün uzak kıyısına düştüğüne göre tüm olağanüstülükleri birer birer anlatmaya başlayabilirim.Ölümün soğuk nefesine kapıları ardına kadar açan bir kitap... Aklından ölümden başka hiçbir şey geçmeyen bir kahraman... Bir gençlik kitabının bu sert..

Devamı..

Cesaret

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024