Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ağustos 2020

Öykü

Fidanlık

Selman Baki

Paylaş

0

0


Hava çok sıcakmış, oysa uçağın içi çok serindi. Neden önümde oturan kadın içerisi sıcak dedi, anlayamadım. Kırmızı saçlarından olmalı. Valizim yok iyi ki. Şu dönen halkanın başında beklemek krampsever mideme iyi gelmiyor. Omuzlarımdaki baskı fazla sayılmaz, antikacıdan aldığım parçayı da çantama koymasaydım daha rahat yürürdüm ama olsun. Olsun mu, manyak mısın? Eskiden havaalanının çıkış kapısında böyle uzun namlulu silahlar yoktu. Merhaba memur bey, hayırlı işler.

Bu sıcakta şu dolmuşlar da hiç çekilmiyor. İnsanı, babasının-annesinin onu yaptığına pişman ediyorlar. Abi gel, boş araba! Kapıyı kapatıyorum, koridora ilerlesin kapıdakiler! Orta kısım boş! Kaptan klimalar çalışmıyor mu? Fanın klima olmadığını kaptan da biliyor ama fazla yakıyor klima. Klima açık zaten! Ayakta, sağ cama dönük yüzüm. Sırtımdaki çantayı bacaklarımın arasına alıyorum. Sağ elim tavandaki sıcacık demire yapışık. Dolmuş hareket ettikçe sağımdaki adama omuz atıyorum. Kusura bakmayın. Işıklarda duruyoruz. Altı, beş, dört derken arkadan korna sesleri. Daha üç saniye var. Küfrediyorum içimden. Bir adamın işini halletmemiş vergi dairesi, anlatıyor yüksek sesle cep telefonundan. Nasıl yarın tekrar giderim vergi dairesine? Yine mi yarın gel?

Karşımdan bir elektrik direği geçiyor, üzerinde yalnız bir güvercin. Onunla birlikte başım sağa dönüyor, dönüyor. Çenem ve omuzum arasındaki mesafe daralıyor. Uzaklaşıyor, uzaklaşıyor, uzaklaşıyor. Başımı önüme çevirdiğimde karşımda etrafı çitlerle çevrilmiş ormanlık bir alan, içinde iki katlı terkedilmiş bir bina görüyorum. İkinci katın sağ kısmındaki evin pencereleri kırık, boyası, sıvası sökülmüş. Anne ben doydum, çıkabilir miyim? Kapı koluna yetişen boyumla açıyorum kapıyı. Dış kapının tam karşısındaki kapıyı iki kere tıklıyorum. Teyze, Hicran evde mi? Gel Hicran, aşağı inelim. Merdivenleri inerken alt katımızda oturan komşumuzu görüyoruz, bize soğuk bir bakış atıyor. Mahallenin çocuksevmezi ilan ediyoruz onu orada. Soğuk bakıştan sonra sımsıcak bir dünyaya açılıyoruz. Yemyeşil bahçeye çıkıyoruz. Hicran’nın gözleri ve bahçe birbirine karışıyor. Hadi, “Fasulyeli Ağaç”lara gidelim, diyor. Koşuyoruz fasulyeli ağaçlara. Yan yana dizilmiş uzun ama ince gövdeli ağaçlara koşuyoruz. Fasulyeye benzeyen, yenmeyen bir şey veriyor bu ağaç. Bizim “Fasulyeli Ağaç”larımız oluyorlar. Hadi kim önce yukarı tırmanacak bakalım. Yan yana iki gövdeye yapışıyoruz, başla, diyor Hicran. Fırlıyoruz hızlıca yukarı doğru. Sağ bacağımı bir dal sıyırıyor, ahh! diyorum. Hicran devam ediyor tırmanmaya, devam ediyorum. Daha önce birbirine yakın iki ağacın arasına yerleştirdiğimiz kalın dalların üzerine koyduğumuz tahtaların üzerinde oturuyoruz. Nasıl yendim seni? Bacağım yaralanmasaydı görürdün sen, diyorum gülümseyerek. Yenildiğime üzülmüyorum. Ağaçların üzerinde oturup rüzgârın yapraklarla oynarken bize, dinleyin, demesine bırakıyoruz kendimizi. Ayaklarımızı yerçekimine inat sallıyoruz tepeden.

Bu fasulyeler neden yenmiyor? Bilmiyorum, diyorum. Bu ağaç arka taraftaki badem ağacından daha güzel ama onun bademleri yenebiliyor, diyor. Üzüm ağaçları da çok güzel değil, üzerine çıkamıyoruz; ama üzüm çok tatlı, diyorum. Dursun Amca’nın üzümleri, diyor hemen Hicran ve hep beraber kahkaha atmaya başlıyoruz. Ya armutlar? Hicran’ın ağzı sulanıyor, gözleri parlıyor. Hadi armutlara! Hızlıca oturduğumuz tahtanın altındaki gövdeye yapışıp aşağı inmeye başlıyor. Takip ediyorum. Bir çatırtı sesiyle bağırıyorum: Hicran! Dolmuşun içi, ilerledikçe daha da çekilmez bir hal aldı. Bir dolamadı zaten. Sıcak. Arkamdaki koltuktaki kadın hareketlendi, inecek mi acaba? Durakta inecek var. Ani frenle herkes bir öne bir geriye sallandı. Yavaş kaptan, ne yapıyorsun? Fren de mi tutmayalım? Sol cam kenarına çantam kucağımda oturuyorum. Devam et! Bu sıcakta dolmuşta nasıl da birbirlerine sarılmışlar şu ikisi. Kışlanın önünde nöbetçiler. O sıcakta nasıl o kıyafetlerle durabiliyorlar? Kışlanın son kısmından geçiyor otobüs. Çam ağaçlarından küçük bir orman. Büyümüşler, çok büyümüşler. Kışlanın kapısından gireceğiz Hicran, ağaç dikeceğiz. Bizim fasulye ağacından mı acaba? Bilmem, orman bayramıymış bugün, bayramda hangi ağaç dikilir? Ben de bilmiyorum. Koş bak orda herkes, diyor Hicran. Yine ona yetişmeye çalışıyorum, arkasından koşuyorum. Çam ağacıymış, fasulye değilmiş bak, diyor. Önceden kazmış askerler çukurları, keşke biz kazsaydık, daha güzel olurdu. Aynı çukura iki ağaç koyalım, biri senin biri benim olsun, diyor. Kökteki naylonları söküyoruz. Aynı yere koyuyoruz. Dolmuş duruyor yine, on dakikalık yolu yine yarım saatte gideceğiz herhalde. Yüksekokulda iniyor iki kişi. Elleri ayrılsa biri kaçacakmış gibi. Teyze oturabilirsin. Sağ ol evladım. Çantan önümde kalsın.

Yine dolmuşun sağında ayaktayım. Bir öğrenci uzatır mısın? Öğrenci kimliği var mı? İçerisi çok ağır kokuyor. Bitmeyecek sanki yol.  Yüksekokuldan sonraki üst geçit yenilenmiş. Eskisini yıkmışlar demek ki. Eskisinin altında küçük bir büfe vardı. Bu büfesiz. İlkokul da yıkılmış, yenisini mi yapacaklar acaba? Hâlâ yıkıntıları orada. Yeni yıkılmış herhalde. Zil çaldı Hicran. Ver elini, el ele düşmeden ne kadar hızlı koşabiliriz bakalım. Yine yetişemiyorum. Okul duvarının önünde durmuş ana caddeden geçen arabalara bakıyoruz. Karşıdaki üst geçidin altındaki büfeye gidelim diyor Hicran. Okulun alçak duvarından atlayıp koşarak büfeye gidiyoruz. Hicran cebindeki tek bozuk parayı çıkarıyor, “Tombi” istiyor. Hemen açıp şapırdata şapırdata yemeye başlıyoruz. İleriden duyulan ders zili sesinin paniğiyle daha da heyecanla yiyoruz. Hiran’a bakıyorum, gözlerinin içi parlıyor, yine yemyeşil. Koş! Okulun duvarından atlayıp içeri giriyoruz, öğretmene yakalanıyoruz. Neyse ki pek uzatmıyor öğretmen, sadece benim enseme hafifçe vurup içeri postalıyor bizi.

Sevgi öğretmen yine her zamanki tatlılığıyla, o kıvırcık saçlarının bukleleriyle sınıfa giriyor. Ayağa kalkıyoruz, Oturun, diyor. Öğretmenin saçları sandalyesinin arkasından sarkıyor. Elindeki kalemle önündeki deftere bir şeyler yazdıkça saçları yaylanıyor. Yerinden kalkıp bir anda sınıfa, benim bir hikâye ya da masal anlatacağımı söylüyor. Bütün sınıf bana dönüyor, titremeye başlıyorum. Hicran gülüyor bana bakıp. Başıyla kalk der gibi küçük bir hareket yapıp beni cesaretlendiriyor. Kalkıyorum yavaşça. Sevgi öğretmen de beni cesaretlendirmek için, tahtada ayaktayken kolunu omuzuma atıyor. Başlıyorum: Bir adam sıpasını çok seviyor, hiç yanından ayırmıyor, bir gün lokantaya giriyor, sıpasını kapı önüne bağlıyor, bir yere oturuyor, garson ona ne yemek istediğini soruyor, ne yiyeceğini düşündüğü anda dışarı bakıyor ve sıpanın bağladığı yerde olmadığını görüyor, bir anda, “Sıpa gettiii,” diyor, garson da tamam hemen spagetti getiriyorum diyor. Ben aslında hikâyeyi sınıfa anlatmıyorum. Hicran ben anlatırken o kadar güzel gülüyor ki ben o an dünyanın en güzel şeyinin spagetti olduğunu düşünüyorum. Aslında hikâyeyi anlatırken spagettinin bizim bildiğimiz “çubuk makarna” olduğunu bilmiyorum, Sevgi öğretmen sayesinde bunu bütün sınıf öğreniyor. Hicran da öğreniyor. Öğretmen beni yerime oturtuyor. Hicran ben oturduktan sonra eliyle koluma dokunuyor. Ben sol kolumu daha çok sevmeye başlıyorum. Dolmuşun freniyle yanımda duran bir kadının kolu sol omuzuma çarpıyor. Pardon. Sizinle alakalı değil, rica ederim. Işıklarda duruyoruz. Trafik lambaları da yeni takılmış, yoktu eskiden. Şoförün yan koltuğunda oturan kişi bir anda saydırmaya başlıyor. Bak şu taksicinin yaptığına kırmızıda geçti, biz burada boşa mı bekliyoruz! Dolmuş, korna sesleri eşliğinde sarıda geçiyor.

Çok ilerlemeden yavaşlıyoruz. Kuyruk var. Yolun sağ tarafına dubalar konmuş, soldan tek sıra halinde ilerliyor araçlar. Kimi araçlar sağda duvarlarla ayrılmış bir alana çekiliyor, kimileri devam ettiriliyor. Yavaş yavaş güvenlik noktasının önünden geçiyoruz. Benim kalp atışlarım hızlanıyor. Polis, aracı iki saniyede süzüp geç işareti yapıyor. Arabada anormal bir durum olmadığı çabuk anlaşılıyor. Bizden sonraki araba da durduruluyor. Kriterin ne olduğunu sorgulamıyorum. Yavaşladığı için daha da ısınan arabanın içi daha çekilmez bir hal alıyor. Kaptan yandık! Duymuyor. İlerliyoruz. Eski tren yolundan geçiyoruz, ama rayları göremiyorum. Üzeri asfaltla kapatılmış. Artık kullanılmıyor demek ki. Dolmuş dümdüz geçiyor, yavaşlamasına gerek kalmıyor. Asfaltla kapatılan kısmın devamında, paslı rayların devam ettiğini görüyorum. Gülme Hicran, arabacı bizi duyarsa temiz bir dayak yeriz. Ağzını kapatıp gözleri, yanakları, çenesi ve kaşlarıyla gülmeye devam ediyor. At arabasının arka iki tekerleğinin bağlı olduğu demirin üzerinde; ben sağ tekerleğin, Hicran sol tekerleğin bağlı olduğu kısma tutunarak, boynumuz iyice bükük halde yolculuk yapıyoruz. Arabacı ikide bir, halıcı geldi, diye bağırıyor. Kafamızın üzerindeki yığınla halıyı çekmeye çalışan atın nefes alış verişlerinden, atın halıları sevmediğini anlıyorum. Yavaşlıyor araba. Hicran bir anda bana bakıyor. Acaba sesimi duyup bizi fark mı etti, der gibi bakıyor. Fark edilmediğimizi tren raylarının üzerinden geçerken kafamız at arabasının zemini olan tahtaya çarpınca anlıyoruz. Hicran, bir eli tekerleğin yanındaki demirde, diğer eliyle kafasını ovuyor. Kafasını ovarken de gülmekten vazgeçmiyor. Tekerleklerimiz raylardan kurtulduktan sonra, güneşin parlak raylardan yansıması kısa bir süreliğine yeşile dönüyor. Yeşil yandı kaptan, devam et. Hızlanıyoruz. Yerleşimin pek olmadığı, virajlı ve dik yoldan ilerliyor dolmuş. Solda kireç fabrikası hâlâ toz duman içinde çalışıyor. Hız, toz, sarsıntı, sıcak. Pencereyi tam açar mısınız? Sıkışmış herhalde, tam açılmıyor.

Yükseğe çıktıkça serin bir hava gelmeye başlıyor. Önümden geçen çam ağaçları yüzümü okşuyor. Gözlerimi kapatıyorum, derin bir nefes alıyorum. Yanmış anız kokusu karışıyor çam kokularına. Onu daha bir istekle çekiyorum içime. Yine binalar başlıyor. Sıcaklık artıyor. Hastaneye giden var mı, diye soruyor şoför. “Evet, var, ben gidiyorum” sesleri birbirine karışıyor. Sanki herkes hastaneye gidiyor. Şoförün hoşuna gitmiyor bu durum, oradan gidince yolu uzuyor. Şehrin girişindeki bu ilk durakta yanımdaki kadın iniyor. Hareket ediyor dolmuş. Gözlüklerimin sağ köşesinden inen kadının kırmızı ayakkabılarına bakıyorum. Yanımdayken fark etmemişim.

Hastaneye varmadan önceki durakta duruyoruz yine ani frenle. Durakta öğrenciler bekliyor. Kafamı kaldırıyorum. Eskimiş, dökülmüş lise binası. Hicran, okul çıkışı yine sizin sınıfın kapısının önüne gelirim, beraber gideriz. Tamam ama dolmuş parasını ben ödeyeceğim bu sefer. Olur. Hicran dersten çıkar çıkmaz, edebiyatçı yine boş boş konuştu derste; sanki edebiyat öğretmeni olacağız, diyor. Belki de olursun. Daha konuşmayı bilmiyoruz, ne edebiyatı. Omuzuma bir yumruk atıp koşmaya başlıyor, merdivenleri ikişer ikişer iniyor. Ben yine yetişemiyorum. Okul bahçesinin çıkış kapısında durup bana dönüyor ve bekliyor. Onun arkasında olan güneş benim gözlerimi kamaştırıyor; benim arkamdaki bir sınıfın camından yansıyan güneş onun gözlerini kamaştırıyor. Yaklaştıkça gözlerindeki sarı ile yeşil karışımı denizde yüzüyorum. Omuzuna hafifçe vurup biraz rahat dur, diyorum gülümseyerek. Deniz çalkalanıyor. Durağa doğru yürüyoruz. Kalabalık durak. Şimdi işin yoksa iki saat bekle diyor Hicran. Havaalanı tarafından gelen dolmuş durağa yaklaşıyor, buna binelim diyorum.

Yer verdiğim teyze arkamdan dürtüyor beni. Çantanı al evladım, ben iniyorum, tekrar teşekkür ederim. İniyor. Duraktan öğrenciler biniyor dolmuşa. Şoför yine, Arka taraflar bomboş, ilerleyelim, diyor. Arkamdan iki kişi beni sıkıştıra sıkıştıra dolmuşun arka kısımlarına ilerlemeye çalışıyor. Arkamdan geçerken kız erkeğe, bak ben ödeyeceğim diye anlaşmıştık diyor. Tanıdık geliyor bu ses. Arkamdan ilerleyip beni geçiyorlar. Ben liseye bakıyorum hâlâ. Dolmuş hareket ediyor. Yüzüm dolmuşun hareket yönünün tersine liseyi takip ediyor. Okul sağ tarafımdan kaybolmaya başladığı anda, yüzümün dönük olduğu taraftan bir el uzanıyor. İki öğrenci uzatır mısınız? Bu ses? Evet bu sesi kesinlikle tanıyorum. Sıcak bir anda etkisini artırıyor, kalp atışlarım hızlanıyor. Elden kola gidiyor yüzüm, koldan omuza, omuzdan boyuna, boyundan çeneye, çeneden buruna ve sonrasında yemyeşil gözler. Donup kalıyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhap Hulusi Görey: Cumhuriyet'in Görse..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Daniel Treisman

2 Temmuz 2025

Manipülasyonun Gücü

Günümüz diktatörleri biraz farklı çünkü onların yönetim biçiminin temelinde şiddet değil, manipülasyon var. Donald Trump genellikle sahip olduğu otoriter arzular sebebiyle eleştirilir, hatta otoriter eğilimlerin önünü açmakla suçlanır. Trump’ın liderlik tarzını ülke dışındaki emsa..

Devamı..

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024