Fincan Hanım
25 Eylül 2019 Öykü

Fincan Hanım


Twitter'da Paylaş
0

Henüz kimseler yokken henüz olup bitmemişken hiç bir şey.

İlk gençliğindeki dar günlerden bir tanesine uyanır gibi uyandı Fincan Hanım. Bitkin, korkuyla, hiç uyanmayı istemeyerek. Hangisine ama? Köyün bağnaz insanlarının köylüye komünizmi anlatmaya gelen genç insanları gizlice boğup öldürdükleri günlerden biri mi? Yoksa Almancı işçilerin köyleri dolaşıp küçük kızları evlenmek için babalarından satın aldıkları günlerden birisine mi? Neler geçmedi ki aklından. Bilemedi ama. Pek düşünmedi de. Kendini çok kötü hissediyordu işte. Zaten hastaydı. Yine de sordu tabi. Bugün günlerden ne kim bilir. Salı mı? Belki de çarşamba olmuştur. Ama cumartesi olmadığından emindi. Öyle olsa sözde her cumartesi halini hatırı sormaya gelen Ayhan Hanım çoktan gelmiş sabahın bu vaktinde patavatsız konuşmalarına başlamış olurdu. Peki, ama kim acaba sorup durdu yine kendine. Aklına hala duyumsadığı belirsiz korkudan başka bir şey gelmedi tabi. Yine de bir süre ciddi ciddi düşünmeye başladı.

Kısa bir an sonraydı. Hâlâ yataktaydı tabii. İstemeye istemeye iyice gözlerini açtı. Hemen yataktan çıkmak istemiyordu. Bir süre yatakta oturdu. Ah şimdi şöyle yatağıma güzel bir kahvaltı getiren olsa diye geçirdi içinden. Ama nerde? Kırk yıl boyunca bunu istemişti, ama kırk yıldır da bir defa biri düşünmedi şunu diye üzüldü haline. Bir an için içi titredi. Hava çok soğuk değildi ama bu yaşta bu hastalıklarla her mevsimi kış sayıyor vücut. Sabah uyanır uyanmaz yaptığı ilk işlerden biri de komodinin üzerindeki küçük aynayı eline alıp uzun uzun yüzüne bakmaktı. Öyle yaptı yine, yüzündeki kırışıklıklara, çenesindeki kaç yıllık yara izine, göz torbalarına, saçlarıyla örtmeye çalıştığı kırışmış kepçe kulaklarına, çoktan zayıflamış masmavi gözlerine bakıp aynanın içine düşecek kadar derinlere dalardı. Öyle oldu tekrar.

Tahmini hesabına göre yetmiş gün sonra bu evde yaşayışının kırk üçüncü senesi olacaktı. Kocasının ölümünden sonra da üç yıldır yalnız yaşıyordu bu eski ahşap evde. Zamanında kocasıyla çok istemelerine rağmen hiç çocukları olmamıştı. Yine de türlü türlü sebeplerle de olsa pek hoşlanmadığı birçok komşusu ya da akrabası gelir evin gürültüsü eksik olmazdı. Saat tamircisinin karısı Iraz Hanım'dan tutun da emekli hemşire Ayhan Hanım'a; rahmetli kocasının yakın dostu Kemalettin beyin küçük oğlu Kadir’e kadar gelen gideni çoktu. Yalnız şu sokağın tek beyefendisi dediği iki kızıyla birlikte yaşayan Derya Bey adım atmamıştı bu evden içeri. Hem zaten bunca yıldır kapı komşusu olmalarına rağmen birbirlerini doğru dürüst tanımamış, sokakta rastlaştıklarında da sadece nezaketle selamlaşmışlardı. Yine de Fincan Hanım özellikle kocasını kaybettikten sonra kendisi hakkında ancak birkaç cümlelik bilgisi olan bu adamı hem ruhuna hem yazgısına çok yakın biri olduğunu düşünüyor bir gün bir yerlerde uzun uzun sohbet etme fırsatını iple çekerdi.

Hiçbirinin farkında olmadığı kendiliğinden gelişmiş bir takvimi vardı bu gidip gelmelerin. Fincan hanım önceden beri pek çoğundan hoşnut olmasa da onlara alıştığının farkındaydı elbette. Yine de birçoğuyla kocasının vesilesiyle tanıştığı bu insanların yine kocasının ölümüyle birlikte onları da ölüler arasında saymak, sadece zaman zaman anımsadığı insanlardan olmalarını istiyordu. Ki küçük bir beldede büyümüştü, oldu olası kalabalığı sevmezdi hiç. Ama aksi gibi evlendiği günden beri evin kalabalığı da eksik olmamıştı. Bu sırada Fincan Hanım onlar için yarı misafir dedikleri ve birçoğunu geliş saatine kadar ezberlediği ziyaretçilerinden bugün sıranın hangisinde olduğu hatırlamaya çalıştı. Yanılmıyorsa bugün Perşembe olmalıydı. Iraz hanımın günü. Birazdan damlar dedi önce, iyisi mi ben hiç yataktan çıkmayayım belki beni böyle yataklardan çıkamamış hasta olduğumu görünce çok kalmaz sonra da daha önce belki bin defa anlattığı doksan yıllık aile yadigârı saatinin hikâyesini tekrar tekrar anlatmaktan vazgeçer gider diye hesap etti.

Henüz kimseler gelmemişti.

Fincan hanım bir süredir uyanmış olsa da, uyanır uyanmaz içinde bulduğu belki sebepsiz korkuyu kaybetmemiş, zihninde bulamadığı bu korkunun sebebini duvarda göz gezdirdiği fotoğrafların, aynaların, nazarlıkların arasında bulmaya çalışıyordu. Henüz bir neden bulamamıştı tabi. Saat dokuz buçuğu bulmak üzereydi. Dün gece yedikten sonra kabuklarını masanın üzerinde bıraktığı mandalinaların, elmaların kokusunu duyuyordu. Belki biraz oyalanırım diye hemen yanındaki komidinin çekmecesini karıştırdı bir süre, geçenlerde buraya bir kitap koymuş olmalıydı. Onu aradı bir iki dakika. İlaç kutularından başka bir şey bulamadı, kim bilir nereye koymuşumdur, hiç de kalkamam diye söylendi kendi kendine. Gelgelelim yaşı yetmişe dayanmış koca kadının aklı kabul etmese de kalbi emindi bu gerçekten. Hayattayken onun yalnız kocası değil sesi, kuvveti, zihni de olan Akif bey öldükten sonra onu sadece kocasız bırakmamış hafızası dâhil onu birçok şeyden mahrum ettiği belliydi. 

Sürüp gidiyordu işte zaman. Vakitti artık. Uykunun, rüyaların, gece yağan onca yağmurun sırası geçmiş sıra Iraz hanımın gevezeliğine gelmişti. Eğer bir yerlerde oyalanmadıysa gelmek üzereydi. Elbet gelecek ve beni yatakta görünce rahatsız etmeyip geri dönecek diye düşünmeye devam ediyordu. Aslında oda iyice serinlemişti, koca yorgan yaşlı gövdesine yetmiyordu artık. Kalksa salondaki şömineyi yaksa fena olmazdı, ama ya ben kalkar kalkmaz Iraz kapıdan girer de beni böyle görürse ikindiye zor kalkar yerinden, en güzeli biraz daha böylece beklemek diye akıl etti. Ondan kurtulduktan sonra istediğini yapardı ne de olsa. Kasım ayıydı, havalar bir soğuk bir sıcaktı. Şimdilik beklemekten başka bir şey yapmak istemiyordu. Zaman geçiyordu elbette. Fincan hanım, yalnız modası geçmiş perdelerin, çeşit çeşit ottan çayların, pek çok evde benzeri kalmamış muslukların değil kırk üç senenin, ağza alınmayacak lafların, bir zamanlar şehvet naralarının da var olduğu koca evde öylece bekliyordu artık.

Belki tek başına belki yalnızdı hâlâ.

Bu sırada bir yandan içindeki sebebi belirsiz korkuyu anlamaya çalışan bir yandan da çoktan gelmiş olması gereken Iraz hanımın henüz gelmeyişine şaşıran Fincan Hanım saatin tam onda pili bitmiş olacak, durduğunu yeni fark etmişti. Artık yalnız belirsiz bir korkunun değil belirsiz bir zamanın da içindeydi sanki. Hayatının en tuhaf sabahlarından birine uyandığından emindi artık. Aman ne olacaksa olsun artık dedi kendi kendine. Bu arada Oda iyice buz kesmişti. Yatağın sıcaklığı çoktan solmuştu. Ani bir hareketle yorganı üzerinden atıp çıktı kalktı yataktan. İçinde dolanan korku salonda onu bekliyormuşçasına ürperdi bir an. Duran saate bakıp Aklının bir kenarına yazdı, pil alınacaktı. Evi hiç alışmadığı kadar sessizdi, bunca yıl sonra evine çöken bu sessizliğin elbet bir nedeni vardı ya dur bakalım nasıl olsa öğrenirim diye beklemeye devam etti sadece. Bir süre sonra aklına geldi. Sabah alması gereken ilaçları içmemişti daha, mutfağa gitti hemen bir bardak su almaya,  bu sırada hala ilaçlarını içiyordu ki kapı çaldı, o anda yüzünde ben malımı bilmez miyim der gibi rahat bir ifadeyle suyunu içmeye devam etti. Israrla sertçe kapı çalmaya devam ediyordu, hayır bu Iraz hanım olamazdı onda evin anahtarı vardı diye geçirdi içinden. Ağır ağır kapıyı açmaya gitti, gelen Iraz hanım değil Kemalettin beyin küçük oğlu kadirdi. Kadir bir merhaba bile demeden.“Çok şükür fincan hanım nihayet göründünüz” diyerek içeriye girmiş salonda dolanıyordu bile.

Fincan hanım her daim yüzünde bir tebessümle gördüğü Kadir'i asık suratıyla görünce, uyanır uyanmaz içinde bulduğu korkuya biraz daha yaklaştığını hissetti. Yine de bu korkuya kendi diliyle biraz daha yaklaşmamak için Kadir'e bir süre daha hiçbir şey sormayıp sadece eliyle göstererek divana oturmasını istedi. Sonra da sanki biraz daha zaman kazanmak ister gibi şömineyi yaktı, çay demledi, üzerine kalın bir şeyler de alayım derken salondan tekrar Kadir'in sesini duydu.

Hiç sormayacaksınız galiba sabahın bu saatinde neden geldiğimi?

İşte bu sesi bir kez daha duyduktan kısa bir süre sonra da Fincan Hanım hazırlanıp salona elinde iki bardak çayla girdikten sonra artık sadece et ve kemiğiyle değil göğsündeki korkuyla da Kadir'in yanına sessizce oturup sordu.

Anlat bakalım Kadir nedir bu geliş sebebin? Zaten sabahtan beri içimde bir korku dolanıp duruyor neyse söyle hadi kötü bir şey değildir umarım.

İşte tam bu anda bu eve ilk defa kendisinin bir sorunu için değil de ancak kendisinin yapabileceği bir şey için görev icabı gelmiş gibi davranan Kadir hiç de yeri olmayan bir rahatlık ve soğukkanlılıkla anlatmaya girişti hemen.

“Ben de geç öğrendim. -Bu sözü söylerken nedense anlamsız bir biçimde tebessüm ediyordu- Aslında böyle bir şey nasıl söylenir onu da bilmiyorum ya. Ama çok üzülmesiniz diye düşünüyorum. Yani bilmiyorum işte, ne de olsa sokaktaki birçok komşu gibi sizin de pek bir münasebetiniz yoktu onlarla. Hem bu sokaktan ilk eksilenler onlar değil nasıl olsa daha önce de birçok kişi gitti.(bütün soğukkanlılığı ve umursamazlığıyla bunu söylerken hafızasında sokaktan öylesine taşınan insanlar vardı sadece ) Neyse uzatmayayım. Derya beyle iki kızı bu sabah kendilerini evlerinde asmış vaziyette bulundu. Doktor geceden beri asılı olmalılar demiş. Zaten durumu geceden sabaha kadar susmayan kedilerini şikâyete giden babam fark etmiş. Bir süre kapıya vurup açılmayınca kedinin sesi daha da yükselince bir yolunu bulup girmiş evlerine. Sonra da her birini bir odanın içinde tavandan koptu kopacak bir avize gibi sallanırlarken bulmuş. Babam hâlâ şokta, hâlâ keşke kedinin o inatçı sesini ilk duyduğumda dayansaydım kapılarına diyor kaç keredir. Keşke ama. Velhasıl alıp götürdüler üçünü de, sokağın bütün sakinleri toplandı evlerine, ben şaşırdım gerçi ama kendilerinden bir selam bile almamış insanlar bile ağladı o hallerine. Yine de sanki olandan daha çok olacak olana ağlıyor gibiydiler. Bu sırada sizi de çağırmaya geldim birkaç ısrarla kapıyı vurmama rağmen siz açmayınca evde yoktur diye düşündüm. Bir kedileri kaldı arkalarında ki hala evin içini durmadan aynı sesle dolduruyor. Ayhan hanımla kendisine bir şeyler yedirmek için yakalamaya çalışsak da beceremedik ama sağa sola koşturup aynı sesi çıkarmaya devam ediyordu en son gördüğümde.

Sonunda da İşte olan biten bu diyerek belki eksik belki tam olarak anlatarak tamamladı söz.

Fincan hanım Kadir'in sanki daha önce birkaç defa okuduğu hikâyeyi aklında kaldığı kadarıyla anlattığı bu durumu, çıkarmak istediği sesleri de zaten kaybetmiş gibi sessizce dinlemiş ve sabahtan bu yana içinde taşıdığı korkunun yerini almış pişmanlığın içinde öylece oturmaya başlamıştı. Çok üzülmüş olsa da. Olan olmuştu. Artık elinden ne gelirdi ki, şırıngalarla, şuruplarla türlü türlü haplarla doldurduğu yaşlı gövdesiyle uyuyorken, Derya bey ve kızları için hiç değilse bir parça ağlamış insanların arasına bile karışamamıştı. Hem orda olsa da neyi değiştirebilirdi ki yıllardır sadece selamlaştığı o beyefendi adamın yerine son görüntüsünün resmi geçecekti en fazla, ama ne olursa olsun onu oturduğu divana bağlayan pişmanlığının içinde derya beyi son defa görememesi ağır basıyordu. Keşke diyordu içinden defalarca keşke. Ama ne işe yarardı ki bu tekrar. Bir süre hiç kıpırtısız durmuştu öylece. Her gün kadın sesleriyle gündüzü akşam edilen evin içinde sessizlik pişkin bir misafir gibi her yere yayılmıştı. Bu sırada Kadir de tek kelime etmeden evdeki belirsiz zamanın içinde bir süre daha oturdu, ikisi de çaylarına dokunmamıştı, aslında ikisi de konuşmak, ölenler hakkında bir şeyle söylemek istiyordu ama ikisi de arada sırada yolda karşılaşmaktan, ortak alanlarda alışveriş etmekten ve sokağın sıkça bozulan lambalarını belediyeye şikâyet etmekten başka ortak bir tarafları ya da yakınlıkları olmayan bu insanlar hakkında ne bir şey biliyor ne de söyleyebiliyordu. Öyle ki bu insanların hiç beklenmedik ölümlerine bile yeteri kadar şaşıramıyorlardı. Sözgelimi bu insanlar böyle bir şey yapacak insanlar bile değillerdi diyemiyorlardı. Yapılabilecek bir şey yoktu, Kadiri de hayatında ilk defa bir ölüm haberini getirmiş olması, olanı anlattıktan sonra biraz da olsa rahatsız etmişti onu. Elinden bir şey gelmezdi. Bir süre sonra da belli belirsiz etrafa çevirdiği yüzünü Fincan hanıma dönmüş kafasında kurduğu gitme sebebini hazırladıktan sonra “ Ben müsaadenizi isteyeyim artık, hem babama bir bakayım nasıl oldu hem de yakalayabilirsem kediyi bizim eve götürüp bir şeyler yediririm” dedikten aniden çıkıp gitmişti evden.

Fincan hanım ne yazık ki yanılmamış, uyanır uyanmaz içinde bulduğu, sebebini bilmediği korkuya gerçek bir neden bulmuş ilk gençliğinin korkutucu karanlık günlerine geri dönmüştü. Bari bugün olsun tekrar tekrar duymak istemediği saat hikâyesinin, Ayhan hanımın dedikodularının, hep bir kavgadan bir şikâyetten kaçarak gelen Kadir'in yerine daha kötüsü daha ağırı gelmişti. Ölüm, yine hiç kimsenin seçemeyeceği arsız bir anne, gaddar bir baba gibi insanoğlunun başına gelmişti. Ömrünün büyük çoğunluğunun geçtiği bu eve ölüm bir kez daha uğramış ve bu sefer her şeyi başlamadan sona erdirmişti. Belli ki Fincan hanımın da bu koca evde artık tıpkı rahmetli kocasınınki gibi yeni bir hayatı olamayacak. Yalnız anılarıyla, alışkanlıklarıyla, kullanılamayacak eşyalarıyla baş başa kalacaktı.

Tekrar yalnız başına kalmıştı işte.

Artık zaman bu iki katlı koca ahşap evi terk edeli çok olmuş olsa da dışarda epey ilerlemişti. Karanlık çökmek üzereydi. Fincan hanım, sadece gövdesiyle aklının bir kenarında tuttuğu pil alınacak notu, Derya beyin elinden bir şey gelmeyen kedisinin akıbeti ve derin pişmanlığıyla beraber uzun süre donmuş gibi oturmuştu. Mahallenin tek beyefendisi artık yoktu, belki de sıra ondaydı, bilemezdi, yine de bir an uzun bir nefes alıp söylenmişti. “Elbet sıra bende de olabilir”, “Aman ne diyelim olan olur işte böyle”, “Ne yani şimdi de kendim için mi korkayım” ne lüzum vardı. Bunlar gibi birçok söz etti içinden. Sonunda da her şey bir gün nasıl olsa sona erecek diye düşünüp söylendikten sonra da bir süre yatak odasında dolanmış kendini pencerelerin önünde bulmuştu, şimdilik dışarıya çıkıp Derya beylerin karanlık pencerelerinden içeriye bakacak kuvveti yoktu. Ama yine de gidip o avizenin altında oturmak istiyordu elbet.

Derken bir süre sonra da kendi yatak odasının penceresinden Derya beylerin şimdi karanlık evlerini seyrederek, sanki Derya beyle hayattayken hiçbir vakit yakalayamadığı sohbet fırsatını yakalamışta kocasının ölümünden, her gün evini dolduran geveze kadınlardan, çoğunlukla da yalnızlığından bahsediyor ardından da karşı pencerede derya bey kendisini bütün dikkatiyle dinliyormuş gibi ilk gençliğindeki korku dolu bir günden bahsetmeye başlamıştı.

Ah derya bey.

Bir görseydiniz keşke.

Korkunç karanlık bir gündü… Kar fırtınası başlamıştı… Babam kar altında kalmıştı… Donmuştu.

Babamın sesini bir daha hiç duyamaz olmuştuk.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR