Roman bu kadar kapsamlı ve karmaşık olayı tek bir nedene ama birden çok sonuca bağlarken, Umberto Eco’nun yarattığı kurguda o gizemlerin hepsini üniversite tezi Tapınakçılar olan Casaubon yazıyordu.
Yazarlar ikiye ayrılır: Birinci sınıfa şöhret peşindekiler kaydedilir. Ama sanmayın ki, ün ardında koşan bu yazarlar popüler metinler üreten, görece ilgi budalalarından oluşur: Onlar metinlerini tüm hünerlerini kullanarak görkemli, destansı ve olabildiğince geniş kitlelerin hizmetine sunan dehalardan meydana gelir. Ve onlara ilişkin bir isim listesi yapılacak olsa yer alanların adları öylesine büyük olur ki, edebi ağırlıklarıyla yazıldıkları kâğıdın kendi içine çökerek bir kara delik oluşması kuantum fiziğini bile şaşırtmaz. Merak edenler için, başta Shakespeare olmak üzere Dostoyevski’den Hugo’ya, Dickens’ten Márquez’e değin bir sıra dağın adının bu edebiyat coğrafyasında olduğunu söylemek yeter. Öbür sınıfın adı biraz uzun. Onlar metinle ilişkisini daha sınırlı bir şöhret boyutunda tutmayı yeğleyen fakat ne yaparsa yapsınlar, metinlerinin nitelikleri nedeniyle bundan kaçamayan yazarlardan oluşuyor. Hemingway, Yaşar Kemal, Calvino ve Fowles, Montaigne, Platon, Oe ve daha pek çoğu…
Peki, bu Umberto Eco hakkındaki bir eleştiri olduğuna göre, İtalyan göstergebilimci, Ortaçağ uzmanı ve filozof edebiyatçımız hangi gruba dahil oluyor? Yoksa onun kaderi Dante’nin İlahi Komedya’sındaki Araf bölümüne mi gitmeye yazılı? Aslında bu yazarlar ayrımı yapıldığında akla ilk gelen, Aristo’nun mantık sistemindeki gibi düşünerek, listeler arası geçiş olmadığını düşünmektir. Ayrımı yapan ben böyle bir geçiş olamayacağını öne sürmediğim gibi, yazarların kimi vakitler şöhreti arzulamak için yazma ve yazmama noktasında bu listede çok hızlı geçişler yapması tam da yazmanın doğasına uyduğunu düşünenlerdim. İşte burada Umberto Eco da Gülün Adı isimli romanı ile tam zirvesinden daldığı şöhreti arzulayan yazarlar listesinden ünü daha az isteyen yazarlarınkine Focault Sarkacı romanı ile geçti, ki bu aynı zamanda listeler arasında yapılmış bir hız sınırı ihlaliydi. Çünkü daha önce hiçbir yazar bu iki çeteleden diğerine öylesine büyük ve yazarın yıllarını harcadığı bir metinle geçmemişti. Üstüne üstlük ele alınan konu Hıristiyanlık tarihinin hem en karanlık, hem en vahşi, hem en vurdumduymaz, ama bugüne yansıyan nitelikleriyle de en derin, gizemli ve ele avuca sığmaz tarikatı Tapınak Şövalyeleri idi. Yani neresinden bakarsanız bakın fırtınalı bir havada ustura üstünde yürümek ve bir tarafını uçurmadan karşıya geçmekle aynı şeydi.

Bugün hakkında en çok konuşulan, her tuhaf, çetrefilli ve büyük olayın bir şekilde kendisine bağlandığı gizemlerin başında Tapınak Şövalyeleri geliyor. Gerçekte ise Kudüs’ün himayesinin Müslümanlara geçmesi karşısında Avrupa’nın ilk birlik çalışması olan Haçlı ordularının toplanması ve Konstantinopolis’in yağmalanmasının ardından Kudüs’ün geri alınması sürecinde ortaya çıkan Tapınak Şövalyeleri, askeri bir birlik olmanın ötesinde herhangi anlam taşımıyordu. Aynı zamanda Papalık tarafından kabulleri bile ortaya çıktıkları 14’üncü yüzyıldan tam 100 asır sonra yaşandı. Ne var ki Tapınakçılar olarak kısaltılan isimleriyle bu Hıristiyan şövalyeler, Orta Çağ tarihinin içinden geçmekle kalmayıp, Eco’nun Foucault Sarkacı romanında uzun uzadıya anlattığı haliyle çağların açılıp kapanmasına karar veren bir yapıya dönüştüler. Roman 3 Mart 1851 yılında yaptığı deney ile dünyanın yuvarlak olduğunu son kez ispatlayan Leon Foucault’nun adını alan sarkacın bulunduğu müzede başlar. Göstergebilimci Eco, okuruna müzedeki objeleri ve sarkacı tanımlayarak girdiği hikayesinde, ilerleyen bölümlerinin de açılış kısmından hiç farksız olacağını alt metinleriyle anlatır. Gelen kısımlarda karşımıza Tapınak Şövalyeleri’nin kuruluşundan itibaren geçirdikleri aşamaları ele alan bir anlatı çıkar. Eco, deştikçe altından başka metinler çıkan bir alt metin hazinesi olarak tasarladığı romanı ile bir yandan Hıristiyanlık tarihini ele alırken diğer yandan, Haçlı Savaşları sırasında peyda olan ama zamanla şartlara göre isim ve amaç değiştiren Tapınakçıların nasıl İkinci Dünya Savaşı’na değin uzanan bir yapı kurduklarını savunur. Focault Sarkacı romanı bir yandan uzun ve gönderme dolu metinleriyle Gülün Adı gibi bir lezzet denizinde boğulmaya hazır okurunu, bir anlam ve karmaşa fırtınasına sokarak hayatta kalmak için her satırını okurken tetikte olmaya çağırırken, beri yandan ise Orta Çağ tarihini otopsi masasında kesip biçer.
Macera Başlıyor
Belbo adlı yayıncının kayboluşunun ardından onun ardında bıraktığı şifreli metinlerle başına gelenleri anlamaya çalışan Casaubon ki aynı zamanda romanın birinci anlatıcı kişisi, bir yandan yıllar boyunca Tapınakçılar hakkında yazacakları gizli kitap için girip çıkmadıkları delik kalmadığından ötürü, peşindeki takipçilerini atlatmaya çabalar. Eco’nun giriş gelişme sonuç gibi sıralı anlatı yerine bugün sinemanın geri dönüş adı ile geçmişe giden zaman geçirgenli tarzını benimseyen kurgusu, romanın zaten zor anlaşılan ve içine hayli güç girilen metinlerini daha da çetrefilli kılar. Ama okudukça anlaşılır ki, Casaubon’un yolculukları ve ortaya çıkanlarla beraber Tapınakçı, Gül-Haçlı birlikteliği sadece merkezi olan Fransa’da değil, başta İtalya olmak üzere tüm Avrupa’da, öte yandan Latin Amerika’da, hatta Müslümanlar ve Yahudi ortaklar ile Ortadoğu’da da hayli yaygın, güçlü ve gizemli şekilde varlığını sürdürür. Bunun yanında Shakespeare’den, Bacon’a, Einstein’dan Spnizo’ya ve de Newton’a kadar dünya sanat ve bilim tarihini değiştiren hemen her önemli isim bu tarikatın kollarına üyesidir. Öte yandan bu gizemli tarikat kendine seçtiği 4 rakımı ile tarihte yeri geldikçe sahneye çıkmasını bilir. Öyle ki 1344’te Portekiz’de, 1464’te İngiltere’de, 1584’te Fransa’da, 1704’te Almanya’da, ve 1944’te Kudüs’te tarihe adlarını kazırlar. Romana göre sadece Haçlı Seferleri değil, Fransız ihtilalinden Protestanlığın Almanya’da ortaya çıkışına, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından Hitler’in iş başına gelmesine, İsrail’in kuruluşundan Hasan Sabbah’ın kurduğu dünyanın ilk terör örgütüne değin pek çok olay Tapınakçıların ve onların kollarının işi olur.
Romana göre, Tapınak Şövalyeleri sadece Orta Çağ Hıristiyanlık araştırmacılarının konusu değil. Günümüz modern dünyasını anlamanın da merkezinde bulunuyor: Tapınakçılar, 1300’lü yıllarda başladıkları tarih yolculuğunda, amaç edindikleri Hıristiyanlığı korumayı bir süre sonra araca dönüştürdüler. Eco, romanın kahramanı Casaubon’un gözünden Tapınakçıların tarihini deşerken, her savaşta, her barışta, her anlaşmada, her kârlı işte, her işgalde, her sükûnette izlerini gördüğü Tapınakçıların var olabilmek için zamanla isim ve inanç değiştirdiğine şahitlik eder. Tapınakçılar bir yandan onların ana tanım işareti olan Gül ve Haç’ı dünyanın en ikonik ve aynı zamanda da en derin gizemi haline getirip, gösterge bilimin temellerini atarken, beri yanda da işi birçok kolları bulunan bir büyücülük imparatorluğunu kurmaya vardırır. Artık din ile kozmik güçlerin ve Orta Çağ’ın sorgulatmayan karanlığının içi içe geçtiği dönemlerde Eco’nun anlatımına göre Tapınakçılar sadece Hıristiyanlıktan beslenen ya da onu araç ve amaç edinen bir topluluğa dönüşmez. Merkezi Fransa’da olan bu grup tüm Avrupa’da farklı isimler ve kimliklerle varlığını sürdürürken, Müslümanlar ve Yahudiler ile de bağını kesmez. Aynı zamanda Masonik tarihin de başlangıcına imza atan bu Gül Haçlı Tanıpakçılar bir yandan klasik şövalyeler olarak kalırken, bir yandan toplu seks ayinleri düzenleyen ve burada peydahlanan bebekleri kürtajla yok ederken bedenlerini yiyen, adet kanlarını ve spermleri vücutlarına sürerek ayin yapan gruplara bölünür. Beri yandan dünyayı kasıp kavuran bir büyü seansı düzenleyerek dünyanın her yerinde olmasını istedikleri şeyin peşinden parapisikolojik güçlerin yardımını alarak giderken, bir yandan Amerika’nın kuruluşunda bulunur ve simgelerini devletin anayasası ile Dolar adı verilen parasına kazımayı başarırlar.
Roman bu kadar kapsamlı ve karmaşık olayı tek bir nedene ama birden çok sonuca bağlarken, Umberto Eco’nun yarattığı kurguda o gizemlerin hepsini üniversite tezi Tapınakçılar olan Casaubon yazıyordu. Ama her yerde karşısına çıkıp onu gizemli olayların içine sürükleyen en sonunda da konuyla ilgili bir kitap yazmaya daha doğrusu büyük bir plan yapmaya zorlayan Belbo ile işler değişiyordu. Böylece Tapınakçılar üzerine bir metin yazma arayışı ortaya çıktı. Öte yandan ortadan garip şekilde yok olan Belbo’nun bıraktığı metinlere bakılırsa, o anlaşılmaz kitap yazılmaya başlanmıştı bile. Aynı zamanda Casaubon’un peşinde de birileri vardı ve müzede saklanıyor, Foucault Sarkacı’na bakarak bir çözüm yolu bulmaya çalışıyordu. Bunu nasıl yapabilirdi ki? Tapınakçıların peşinde tarihi deşerken, gizli hazinelerin yerini bildiren haritalara sahip kimi Tapınakçı mirasçılarını bulmuş, ama insanlar tuhaf cinayetlere kurban gitmişlerdi. Aynı zamanda Tapınakçılar hakkında kitap hazırlamak isteyen sadece Belbo ve Casaubon değildi. O dönemin İtalya’sında kendi kitabını finanse etmek için bu tür metinleri edit ederek geçimini sağlayan yayınevleri vardı. Ve onlar da böylesi kitapların peşindeydiler. Bu kedi fare ve yine kedi sarmalına düşen Belbo, bize dünyanın döndüğünün bilimsel kanıtı olan Foucalut Sarkacı’nın içinden dünyanın dönerken değiştiğini alt metninde veren bir romana imza atıyordu.
Metinlerin İçindeki Metinler
İyi de bunca birbirinin içine giren, kurgu bakımından yoğun, anlaşılma bakımından yüzlerce kitaba atıf yapılan ve tam olarak metni kavrayabilmek için Umberto Eco ayarında bir Ortaçağ uzmanı, gösterge bilimci ve edebiyat kuramcısı olmanın gerektiği bu yapıtı böyle zor kılmanın anlamı nedir? Soruyu değiştirelim: Foucault Sarkacı romanının tek özelliği Eco’nun uzmanlığı olan Ortaçağ’ın en şaşalı festivali Tapınakçılar’ın varlıklarını bugüne değin sürdürebilmelerine dair gizemleri değil. Eco, içinden çıkılamayan ve okuru peşinden sürüklemeyen böyle bir metin yazarak, neden şöhretini, edebi varlığını ve Gülün Adı gibi kolay okunan, anlaşılan aynı zamanda sürükleyici yazı kimliğini değiştirdi? Aynı zamanda romanı başta Hristiyanlığın mitlerine ve gizemlerine karşı büyük bir suskunluk aynı zamanda da katılık ile muhafaza etme yolundaki Papalık olmak üzere Yahudileri, Müslümanları ve başka inanç, görüştekileri kızdırmak, karşısına almak pahasına yazdı?
Galiba gerçeğin kendisinin oldukça acı, oldukça karmaşık ve oldukça tuhaf olmasından ötürü Eco, başka bir edebi yol bulmak istedi. Kimsenin kurgu olduğundan şüphe duymayacağı bir metnin içinde gerçek mi yoksa hayal mi olduğunun sınır çizgisi saydam şekilde çekilmiş bir uğraşa girişti. Ama okurun tepki, roman için anlaşılmaz, zaman kaybı ve gizem dolu oldu. Bunu öne sürerek Foucault Sarkacı’nın tüm gizemini çözmek mümkün mü? Hadi oradan…

Dan Brown’un Leonardo Da Vinci’nin İsa’nın Son Yemeği gravüründen yola çıkan ve gösterge bilimi konusunda yine ana eksenini Tapınak Şövalyelerinin oluşturduğu romanları dünyayı kasıp kavururken, edebiyat olmadığını bildiğim için o kitaplara elim hiç gitmedi. Ama çalıştığım gazetelerde Brown’un kitaplarının çıkışını ve gösterilen okur ilgisini birkaç kez haber yaptım. Daha sonra kitapları yine de okumadım. Ta ki Hollywood yardıma koşana kadar. Tom Hanks’in kitaba sadık kalan filmlerini izledim. Da Vinci’nin Şifresi’ni seyrettiğimde aklıma ilk gelen Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı oldu. Dan Brown’un Foucault Sarkacı’nın daha okunası, daha hareketli ve daha popüler bir taklidini yazdığını anladım. Gerçi edebiyatta hele ki Batı’da taklit ve esinlenme kavramlarının sınırları daha esnek. O nedenle kimse hele ki Da Vinci fırtınası eserken dönüp de Eco ve Foucault demedi, bugün ben de kurgunun sınırlarını zorlayacak değilim. Ama Brown’un metinlerinin eğer Eco’nun romanı olmasaydı var olamayacağını da söyleyebilirim, öte yandan Eco’nun Foucault Sarkacı’nı yazarak Da Vinci’nin Şifresi’nin yazılması için bir şifre verdiğini de öne sürebilirim.
Aklınıza Don Quijote’yi getirin bakalım. Neydi bizim yel değirmeni avcısının ana hikayesi? Cervantes bu romanını, şövalye romanları okuya okuya aklını şövalye olmakla bozan yaşlı bir çiftlik beyinin hikayesi olarak kurgulamamış mıydı? Yani Don Quijote romanlardan etkilenmiş bir romandı. Pekâlâ Foucault Sarkacı da Tapınakçılar’ın karma karışık hikâyesini ele alan bir metindi ve içinden Da Vinci’nin Şifresi’nin çıkması için pek çok şifre alt metin vardı. Bu size biraz tuhaf ve biraz zorlama mı geldi?
Pekâlâ, edebiyat tarihi her zaman sıra anlatının hoş tadını okurlara veren bir alışveriş sahnesi olmadı. Kimi metinler kendi okurunu yaratacak denli güçlü, derin ve nitelikli oldu. Bir bakıma bu romanı okumak, anlamaya çalışmak, üzerinde düşünmek ve yazmak bir edebiyat unvan sınavı sayılır. Ne de olsa erdemlerin ilki ve en büyüğünün ismi sabır. Foucault Sarkacı da bu türe giren romanlardan. Zaten dünyanın dönüşünü ispatlayan bir mekanizmayı kendisine isim olarak alması da, Umberto Eco’nun verdiği bir başka edebi ders değil mi? Sadece biraz aykırı olmak adına ve kolay metinleri okumaktan imtina edin diye size bu romanı öneriyor değilim. Eco metinleri isimlerinin incelikli seçimi ve romana uyumu ile başlayan bir serüvendir. Dünyanın dönüşünün gerçek olması dışında yaşanan hemen her şeyin, romanın da ana konusu olan yaklaşık 800 yaşındaki Tapınakçıların dahi bu süreçte varlıklarını devam ettirirken hayale batıp batıp çıktığını anlatır. Yani oturduğumuz mağarada gölgelerine bakıp, bunları gerçek sananlardan başkası değiliz hiçbirimiz. İyi de bunu anlatmak için 700 sayfalık ne polisiye, ne siyasi, ne de bilimkurgu türüne girmeyen bu metne ne gerek vardı? İşte o da siz ve Eco arasında halletmeniz gereken bir mesele. Ve bu da gizemin bir parçası. Ya da Dan Brown’a başvurmanız gerekir. O daha eğlenceli ve popüler anlatıyor. Hem de Eco’dan daha çok kazandı. Ama Da Vinci’nin Şifresi de bu romandan çıktı. Eğer bir roman içinden başka romanlar çıkarabiliyorsa o zaman yaratıcılıktan nasibini almış demektir. Yoksa çok okunmuş, satmış, yazarını Nobel’e vardırmış. Onlar işin magazini…

.jpg)




