Mehmet Eroğlu: "Ve aşk, en saf biçiminde, en yaratıcı eylemdir."

Mehmet Eroğlu: "Ve aşk, en saf biçiminde, en yaratıcı eylemdir."


Twitter'da Paylaş
0

Galiba biraz yaşımdan, aşkın hâlâ yapıcı ve iyiye doğru bir dönüştürücü olduğuna inanıyorum ama sonra dönüp kalp kırıklarını hatırlayınca diyorum ki o mesele öyle değil. İnsan her aşkta yeniden kaybeder ve sonra yeniden oluşturur kendisini. Mehmet Eroğlu’nun son romanı Mermer Köşk aşkın bütün yıkıcılığını, hırsını ve insanın kibrini anlatıyor. Zengin ve pahalı hayatların karşısına yoksul, gururlu, hırslı ve kibirli insanları getiriyor. Eroğlu ile son romanı Mermer Köşk ve bir parça aşk üzerine konuştuk.
Adalet Çavdar

Adalet Çavdar: İlk bakışta aslında çok klişe bir roman gibi görünebilir Mermer Köşk ama değil, yıkıcı bir aşkın romanı. Bizler bir şekilde mutlu sonlu aşk filmleri seyrederek büyüdük. Aşkın yıkıcılığını anlatmanız çağın gidişatından ötürü mü?

Mehmet Eroğlu: Yoo… Gidişattan değil, aşk her zaman yıkıcıdır. Tanrıyı inançsızlar, aşkı daha önce âşık olmayanlar ararmış. Çünkü daha önce âşık olan, buna asla bir daha kalkışmaz. Aşk özünde yıkıcıdır, yıkımdır: kişisel bir yıkım: Romeo ve Juliet, Madam Bovary, Anna Karanina, Aşkı Memnu… Daha nicelerini bu listeye katabiliriz. Hepsi bu yıkıcılığın örnekleri. Zaten edebiyat için gerekli olan aşk değil, aşk acısıdır. Mermer Köşk de bunlardan biri.

AÇ: Mermer Köşk’teki o kocaman dünyaların içerisinde insanın kendi olabilmesi için etrafındaki her şeyi bir defaya mahsus olsa bile ya kaybetmesi ya yıkması mı gerekir?

ME: Eğer yaratıcı olmak istiyorsak, ki gerçek aşk böyle bir eylemdir, kişinin yıkıcı olması, şartlarının değişmesini göze alabilmesi, gerekirse ailesini ve zenginliği ret edebilme gücünü gösterebilmesi gerekir. Çünkü yaratıcılık edimi, yerine yenisini koymadan eskisinin yıkımını içerir. Ve aşk, en saf biçiminde, en yaratıcı eylemdir.

AÇ: Kız kardeş olmak ister yoksulluğun içerisinde ister zenginliğin içerisinde olsun içerisinde devasa bir sevgiyi ve devasa bir öfkeyi barındırır her zaman. Öykü ve Ezgi’nin hikâyelerinin içerisinde de hem haset hem aşağılama var ama sevgi görülemeyecek kadar az. Kadınlar pek birbirlerinin hallerinden anlamıyor gibiler. Gözleri sadece kendilerine dönük. Özellikle anneleri Neslihan Hanım ve kaybetme korkusu. Sizin için kadının kadınla olan ilişkisi nasıldır? Bir anne ile kızın ya da iki kız kardeşin ilişkisi herkes için özel ve biricik olsa dahi siz dışarıdan nasıl yorumlarsınız?

ME: Öykü ile Ezgi’nin ilişkileri normal iki kız kardeş arasındaki o bilindik ilişkiye benzemiyor. Çünkü ikisinin arasında Ezgi’nin sakatlığından kaynaklanan trajik bir durum, hayatı kavrayışta ve yaşayışta bir zıtlık var. Öykü’nün yıllarca önce, ergenlik hoyratlığı içinde dudaklarından dökülen bir sözcük, kız kardeşi Ezgi’nin ruhunda bütün hayatı boyunca iyileşmez bir yara açıyor. İki kadın arasındaki ilişkileri, bir genelleme yapamadan söylersek, iki insanın arasındaki ilişki olarak değerlendirmekten yanayım. Koşullar, geçmiş, olaylar belirler ilişkiyi. Ama yaşlar yakınsa kardeşler arasında bir rekabet olacağını söyleyebiliriz. Bu rekabetin düşmanlığa dönüşmesi için özel koşulların varlığı gerekir diye düşünüyorum.

AÇ: Haset, kibir, kıskançlık insanı kötülüğe iten duygular. Ve Mermer Köşk içerisindeki kahramanların bir özelliği saygın ve zeki kötüler olmaları. Aslında iyi olmak daha zor değil mi bu devirde?  

ME: Sadece bu dönemde değil, her dönemde zordur iyi olmak. Çünkü iyi olanın her zaman başı derde girer. İyiliğin bir sınırı yoktur, kötülükse en sevdiğimizde bile vardır, doğal, gerçek bir varlığa sahiptir. Oysa iyilik sonrada edinilir. Aslında ölçülü olmak koşuluyla kötülük doğaldır, katıksız iyilikse yapmacılık. Kötülüğün tutarlı bir bilinci varken, iyilik daha çok merhametle beslenen bir içtepidir.

AÇ: “Yalnız kalma korkusu yalnızlıktan daha büyüktür” diyorsunuz Mermer Köşk içerisinde. Yalnızlık gerçekten bu kadar ürkütücü müdür?

ME: Bana sorarsanız yalnızlık hiç de ürkütücü değil ve çoğu insanın farkına varmadığı, kıymetini bilmediği, satın almak için çok şey ödemeyeceği bir lüks. Yalnızlık sanatçı için bir zorunluluktur da. Ama sıradan insan için durum böyle değil. Sıradan, varlık bilinci edinmemiş insan –ki çoğunluk böyle– bir sürü hayvanı ve tek başına olmayı göze alamıyor. Çünkü ne zaman tek başına kalsa, –bilinçli ya içgüdüsel olarak– hemen kaçınılmaz yazgısını düşünüyor: Ölümünü. Korkutucu olan bu ölüm düşüncesi.

AÇ: Ve Mermer Köşk’ün erkekleri. Kadınların arasında kaybolmuş vaziyetteler. Kadının kibri erkeğinkinden fazla mı?

ME: Sanmam, –hele kof olanı söz konusuysa– bu konuda erkeklerin eline kimse su dökemez. Aslında kibir bir kişilik kusurudur ama sanatçıda, güzel kadında ve zeki insanda bir süs gibi görünür.

AÇ: Uğur hiç tanımadığı babasına benzerken buldu kendisini hem fizyolojik olarak hem kendi kadınlarla yaşadığı hikâyelerden ötürü. İster istemez ailemize benziyoruz sanırım?

ME: Tabi benzeriz ailemize. Fiziki varlığımızı biçimlendiren anne ve babadan, aileden aktarılan genlerimiz. Ama Mermer Köşk’te sözünü ettiğiniz benzerlik daha çok baba oğulun yani Uğur’la babasının davranışları ve yaptıkları seçimlerle ilgili. Sanırım bu benzerlik aynı yoldan, kestirmeden başarıya ve zenginliğe ulaşmak isteyenlerin, bencillerin karşılaştıkları bir durum.

AÇ: Peki, Uğur’un kimilerince haklı kimilerince haksız bulunabilecek kibrini ve hırsını siz nasıl yorumluyorsunuz?

ME: Anlayabiliyorum. Hayata geriden başlıyorsanız, elinizde çok şey yoksa, hırs –hatta bazı durumlarda aşağılık kompleksi- güçlü ve kararlı kişiliğin tutkalı, harcı olabilir. Kibir, kişinin –hele yoksulsa– hırsını rasyonalize etmesine de yarar. Hırs ve kibir her zaman kişilik kusurları değildir. Bazen de yoksulun zırhı, kararlılığını bileyen, mücadele gücünü ayakta tutan duygulardır…

AÇ: Fakirlik, bedensel rahatsızlıklar insanların üzerlerinden atmaya çalıştıkları ama atamadıkları hikâyeleri… İnsan en çok kendini taşımaktan mı yorulur?

ME: Bedensel rahatsızlık ve eksiklik insanın üstesinde kolayca gelebileceği bir şey değildir. Kişi duyduğu acıyı, rahatsızlığı belki bastırıp içine gömerek saklayabilir ama rahatsızlık ya da acı bir süre sonra habis bir ur gibi ruhu kemirir ve çoğu kez bir biçimde de uç verir… Varlık bilinci edinmişsek insan olmaya katlanmak zor, hatta çok zordur. Bu nedenle insan kendisini taşımaktan yorulabilir. Sanat, aşk ve cinsellik işte burada devreye girer. Bu üç öğe insana yaşama gücü veren en önemli konudur.

AÇ: Mermer Köşk’le sanki hayatın herkes için oldukça zor olduğunu anlatıyorsunuz. Bir taraftan bakınca zenginlik içerisinde kocaman evlerde rahatça yaşadığını düşündüğümüz insanların aslında hayatlarının ne kadar zor olduğunu okuyoruz. Evet maddi güçleri var ve ne kadar çok güçleri varsa o kadar çok dertleri var. Okurken ister istemez insan kendim olayım, kendim olabileyim de varsın param olmasın derken buluyor kendisini.

ME: Sanırım bu oldukça iyimser bir dilek olur. Bugünün değer yargılarını düşündüğümüzde, “varsın paramız olmasın” diyecek insan sayısı oldukça az gibi geliyor bana. Genç nüfus, hızlı kentleşme ve açgözlü taşralılığın kentlerin yaşam tarzına bulaştırdığı zengin olma arzusu bunu engeller. Şunu da unutmamak gerekir. Zenginlerin derdi edindiklerini kaybetmemekken, yoksulların derdi çoğu kez hayatta kalmaktır. Yani mal derdiyle can derdi misali… AÇ: Tam da bugünün ilişkilerine dair bir roman Mermer Köşk. İnsanlar sevdiklerini söylemeye korkuyorlar ve birini elde etmekte bırakmakta ondan öç almakta çok kolay. İnsan bir zehir gibi Mermer Köşk’ün içerisinde sürekli diğerine zarar verdiğini düşünürken kendi sonunu hazırlıyor aslında. Kendi kaderlerine körleşmiş kahramanlarınız.

Sinemadan dilim yandı. Bazı romanlarım içerikleri yüzünden, anlaşma yapılmış, avansları ödenmiş olmasına karşın siyasi iktidar korkusundan –kraldan fazla kralcılık huyundan– bir türlü çekim aşamasına geçemedi.

ME: Biliyorsunuz, yazgılarını değiştirmek isteyen, bunun için çabalayan ama bunu engelleyemeyen kahramanlara trajik kahramanlar diyoruz. Uğur, Öykü ve Ezgi böyle karakterler. Her üçü de yazgılarını değiştirmek, onlar için çizilmiş yolun dışına çıkarak, biçimlendirmek istiyorlar. Romanın bir anlamda –pek rastlanmayan– değişik sonu bu trajik durumu daha da belirgin hale getiriyor.

AÇ: Bir yandan senaryo yazımıyla da ilgilendiğiniz için romanlarınızda bir hayli sinematografik. Mermer Köşk uzun soluklu bir dizi olabilecek nitelikte bir roman. Tabi içerisinde geçen iktidar ve varlıklı aileler arasında çiğ ilişkileri saymazsak. Yıllar önce de çeşitli sansürlere maruz kaldınız. Bu ülkede yazmak, sanatla ilgilenmek sizin için ne ifade ediyor?

ME: Sinemadan dilim yandı. Bazı romanlarım içerikleri yüzünden, anlaşma yapılmış, avansları ödenmiş olmasına karşın siyasi iktidar korkusundan –kraldan fazla kralcılık huyundan– bir türlü çekim aşamasına geçemedi. Bu ülkede yazmak, tabii herkes için değil, bizim gibiler için çoğu zaman başına dert açmak anlamına gelir.

AÇ: Bugünün edebiyatını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ülkenin yaşadığı durumların karşılığını edebiyat içerisinde yer verileceğini düşünüyor musunuz?

ME: Bu değerlendirmeyi yapmak sanırım benden çok eleştirmenlere, edebiyat tarihçilerine, sizlere düşüyor. Yine de bazı genel doğruları sıralayabilir, edebiyatın isyana açılan kapısının neredeyse örtüldüğünü, edebiyatın, sanatın aynı zamanda toplumsal bir eylem de olduğunun unutulduğunu söyleyebilirim. Eğer romanın öteki tanımlarının yanı sıra, hayata tutulmuş bir ayna olduğuna inanıyorsak, bugün bu tanımın pek hayata geçirilmediğini görebiliyoruz. Ülkenin –hele bizimki gibisinin– durumunun sanata yansımaması düşünülemez. Büyük anlatılar, İlyada’nın Akhilleus’undan beri, ülkenin ve kahramanların yazgılarının birbiriyle ilişkilendirildiğinde, kesiştiğinde ortaya çıkar.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR