Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Nisan 2021

Öykü

Für Elise

Kemal Küçük

Paylaş

1

0


Düşen ilk damlalarla hızlanan adımlar, Beyoğlu’nu sel götürürken sustu. Sağanaklara alışık şehir, böylesine fırtınalı yağmura yabancıydı. Geçmişi sürükleyen kokularını, seslerini, renklerini okşayarak gezinen mûtedil rüzgarlarını hızlı kaybetmenin şaşkınlığı, letafet apartmanının çatısını bekleyen 130 yıllık melek rölyeflerinin yüzünden okunuyordu. Uzak tropik adalara nispet, şamar gibi inen su perdesi, ihtiyar binaların kararmış yüzlerini yıkıyordu. Bu kirli suyu içecek küçük bir toprak parçasının bile bulunmadığı taş, beton ve Arnavut kaldırımından ibaret tarihi semt, Cadde-i Kebir günlerinden beri belli ki çevresindeki yokuşlara güveniyor, bildik yağmurların selini dik yokuşlarından aşağıdaki Boğaziçi’nin serin sularına akıtıyordu. Ama bu yağmur görünümlü âfete hiç hazırlıklı değildi. Sahibinin elinden kaçan ters dönmüş ucuz şemsiyeler sokak aralarına sürüklenirken, baston saplı büyük ve eski şemsiyemin ilginç bir karşılaşmaya aracılık edeceği hiç aklıma gelmezdi.

Dün akşam kocasının yüzüne karşı içindeki fırtınaları ilk kez bağırarak açıklayan şık giyimli kadının gerçek bir fırtına karşısındaki korkusu, vitrin tentelerinin altına sığınmış diğer kadınlardan pek farklı değilse de, en yaşlısı sanırım oydu. Şemsiyesi kırılmış, şapkası sırılsıklam, eldivenlerinden birini düşürmüştü. 

Eğilip aldım. 

Derin çizgileri yok eden botokslu yüzünün epey zorladığı belli olan dudaklarından, artık çok az kalan İstanbul Türkçesiyle fısıldadı.

“Çok teşekkür ederim... Böyle afet görmedim. Ne oluyor anlamadım. Her şey değişirken, iklimimiz de değişiverdi ”

“Haklısınız, artık Lodosla  Poyraz yalnız değil, çok uzaklardan  davetsiz misafirleri var!..” 

Bu kadim caddenin her dönüşümünde ayakta kalmayı başaran tarihî kırtasiyecinin loş vitrininin tentesi altında kararsız kalmıştım. Ya yağışın dinmesini bekleyip konserin ilk bölümünü ikinci balkondan ayakta izleyecek, ya da her zamanki koltuğumda Fransız piyanistin her tuşesini sırılsıklam giysilerimin içinde iliklerime kadar hissedecektim! İki şık da berbattı. 

Siyah geniş şemsiyemin altında hiç tanımadığım yaşlı bir kadınla bu afetin dinmesini beklemek de eğlenceli sayılmazdı. 

Dakikalar ilerliyor, konser saati yaklaşıyor, yağmur şiddetini daha da arttırıyordu.  Böyle zorunlu ve sıkıntılı bekleyişlerde zihnimi, çevremdeki gerçeği her seferinde farklı görmeme yarayan algı oyunlarına ayırır; aynı caddeyi, aynı binaları, aynı dükkânları yaşamımın her durağında farklı değerlendirmem için, hangi ışık, hangi renk ve kokunun, çok yetenekli aktörler olarak sahneye çıktıklarını anımsamaya çalışırdım. 

İşte, bir yılbaşı öncesi ampul sağanağı altında parıldayan pamuklarla süslenmiş vitrinler. Küçük çocuğun –hele benim gibi minyonsa– boyunun ancak çevresi yılbaşı şekerleri ile çevrili kasiyerin iri göbeğine kadar ulaşan bakışları, sokağın karşısındaki lakerdacı arabasının buğulu camını çok daha rahat görebiliyor… Başını yukarıya, daha yukarıya kaldırdıkça, tüm insanlık hallerinin doya doya yaşandığı başka bir dünyayı gizleyen yorgun binaların, ilgisizlikten içine kapanmış süslü kabukları her bakışında farklı şeyler anlatıyor. 

Güneşin batmakta kararsız kaldığı bir ikindi rehaveti… İnci pastanesinin camlarında karşı kaldırımdan geçenlerin gölgeleriyle çeşitli oyunlar oynayan güneş giderayak, çocuğun imrendiği profiterolleri görmesini engelliyor. Karlı Şubat öğlesinde, tabelasından ince buzlar sarkan tramvay, hazır ayakkabıyla henüz tanışmamış bir kuşağın özel “pabuçlarını” yapan Mahmut’un, dar ve loş camekânındaki ördekburun maskaretli modellerini, göz açıp kapayıncaya kadar hızlı fragmanlara bölerek geçip gidiyor. 

Birkaç saniyeye sığan bu duygu arşivinde her ânın buluştuğu bir “imge” var ki, ileriki yaşlarıma “O” çocuktan kalan değişmez bir “gerçek” olarak hep karşıma çıkıyor: Cadde-i Kebir, Grande Rue de Pera olmaya karar verdiğinde, birbirine yaslanarak çoğalan öykünmeci azınlıkların bu prestij yuvaları, kısa pantolonlu Walter Benjamin’in içini karartıp, yabancılaştıran birer Gründerzeit dönemi karabasanıyken, yılda birkaç kez karşı tarafa geçen bir Üsküdar çocuğu için Avrupa’ya açılan ilk gizemli koridordu. 

“Paris’e git ey efendi akl u fikrin var ise / Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e” diyen Hoca Tahsin neslinin, İstanbul’a yamadığı bu küçük Paris parçacığı, kapatıldığı saraydan kaçarak buradaki evlere, oradan da Naum Tiyatrosundan, Serkildoryan’a uzanan konser sahnelerinde görücüye çıkan klasik müziğin sadık koruyucusuydu.

Gözleri kamaştıran bir yıldırım, iyice derinleşen oyunumu bozdu. Yanımdaki asortik giyimli yaşlı kadını yan gözle süzdüm:

“Siz de sanırım konsere gidiyorsunuz...Ya da gidecektiniz demek mi daha doğru bilmiyorum?”

 Evden acele çıkışın izlerini taşıyan, dudak sınırlarını biraz aşmış kırmızı rujunu ince parmaklarıyla hafifçe silerken yakalanmanın şaşkınlığı içinde, rugan çantasından çıkardığı yıllık konser programının ıslanmış ucunu düzeltirken gülümsedi.

“Ahh evet, eşimle gelecektik ama o gelmek istemedi. Artık üşeniyor biraz, dün akşam çok ısrar ettim, beni biraz kızdırdı, ama şimdi ona hak verdim. Galiba âhı tuttu…”

“Haksız da değil,  şehir büyüdü, müzik severler her yere dağıldı. Ama müzik bu muhitte kalmakta ısrar ediyor!”

“O gelmeyince biletimiz yanmasın diye torunuma söyledim. Ama o da her zamanki gibi gecikti.”

Balerin topuzu yaptığı küçük başına alelacele örttüğü belli olan eşarbını çıkarıp, tekrar taktıktan sonra en tertipli kadının bile en büyük sorununa elini atıp bir süre karıştırdı. İçinde her şeyin bulundurulduğu ama gerektiğinde hiçbir şeyin hemen bulunamadığı büyücek çantaya giren hünerli ve hassas bir el, her gün birkaç kez yaptığı bu heyecanlı araştırmadan, dışı oldukça yıpranmış eski tip bir cep telefonu çıkardı. Aradığı torununun uzun süre yanıt vermeyişi, canını sıkmış görünüyordu:

“Her yıl telefon değiştirip en pahalısını alıyor, ama aranınca yanıt vermiyor. Tüm gençler böyle mi bilmiyorum ama Aysu gerçekten âlem bir çocuk!”

Sonra bir gözünü kısıp iyice yaklaştırdığı telefonun saatine baktı

“Zaten konser başlıyor. Kaçırdık ne yazık ki…Kısmet değilmiş.”

Hafif ıslanmış kol manşetimi sıyırıp saatime baktım:

“Benim için önemli kayıp, yıllar önce dinlediğim bu solisti özellikle bu gelişinde yazmak istemiştim”

“Yoksa siz… Eleştirmen misiniz?”

“Maalesef…”

“Aşk olsun neden maalesef, ne güzel bir işiniz var!”

Yakınlarıma söylemekten dilimde tüy biten sözcükleri tekrarlamak tatsızdı:

“Çevrendeki sanatçı dostlarını bile kaybetmek, düşündüğünü yazmak pahasına sevimsiz olmak, bazen riyakar iltifatları istemeden kabullenmek ve bazen açıkça düşman kazanmak…Güzel mi sizce?”

“Ama ne güzel konserler izliyorsunuz. Seyahatlere de gidiyorsunuzdur. Sanatçılarla iç içesiniz.”

“Bence en acısı da o!”

Bu söze iyice şaşırdığı  belli olan yaşlı konser müdavimini daha fazla yormak istemedim. İki arada bir derede monden ufuklara yelken açan İstanbul basınının musıkîden müziğe geçtiği bu dar labirentte yolunu bulmak gerçekten zordu bir “münekkid” için!.. Şu sırada belki de asık suratlı,  huysuz bir yaşlı, biletini alıp, Münich Concert Hall konser salonunun arka sıralarına sessizce süzülüp, Süddeutsche Zeitung’daki köşesinde yer alacak acımasız eleştirisi için not tutuyordu. O’nu loş koridorlarda gören bir orkestra üyesi kulisteki arkadaşlarının moralini bozan haberi vermişti bile: “Joahim Kayzer gelmiş izlemeye!..” 

Ama, 500 metre ilerimizdeki konser salonuna sürekli davetiyesi ile gelip, buyur edildiği en ön sıradan müzik bilgisinden çok daha gelişmiş egosuyla tanıdık okurlarına gülücükler dağıtan, eyyamla tanıtımı, tenkid diye köşesine taşıyan Emel Hanım’dan çekinecek bir müzisyene bu küçük muhitte hiç rastlamamıştım. Emel Hanım ne yapsın? Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu yazdığı günler, konser eleştirisi de yazmaktan çekinmeyen bir Cingöz Recai’den beri süren gelenek Milenyuma ulaşmışsa onun kabahati neydi? Çok sesli musıkî ile ucuz koltuk meyhanesindeki laterna ile tanışan diğer edebiyat erbabının gazete köşelerine sıkışan konser tenkitlerini, Osmanlı münevverinden birkaç yılda Cumhuriyet aydınına dönüşen, kaarilerin beğenmeme şansı var mıydı? Bu gelenekten, eleştirmenlerin Papası bir Kayser çıkabilir miydi? Hem, hiçbir eserini okumadıklarına bahse girebileceğim bu genç müzisyenler Bernard Show’un yüz yıl önce yazdığı şu konser  eleştirisini duysalar, küçük dillerini yutar, Emel Hanım’a daha bir sevgiyle bakarlardı: 

“Gerçekleştirebilecekleri en iyinin, daha az iyisini yapan ve bundan mutluluk duyan insanlardan nefret ediyorum, tiksiniyorum, iğreniyorum…Onları parça parça edip sahne ya da kürsünün üstüne saçmak istiyorum.”

Zeynep Hanım’ın nazik, tatlı sesi, sorulardan bunaldığım anda imdadıma yetişiverdi. 

“İlk yarıdaki Beethoven Konçertosunu kaçırdığıma çok üzüldüm ama ikinci yarıdaki Wagner için çok üzülmediğimi söylemeliyim. Bana çok gürültülü geliyor, biraz geriliyorum…Brahms’ı tercih ederim”

“Haklısınız” diyebildim. “Brahms loş ve huzurlu arka bahçesinde gezisine başlayıp, rüzgarlı bayırlarda mutlu şarkılar söyleyip, her zaman yakınlardaki bir çingene obasının etrafından dolanarak bitirir gezisini.

Wagner ise ayağını yerden kesip hep bulutların üzerinde uçarken mitlere dalıp zaman zaman şirret bir gök gürültüsü, bazen de ürpertici sert dolu taneleri olarak iner sahnelere… Tercih sizin!”

Zeynep Hanım’ın botoksla gerilmiş yüzü birden iyice yumuşadı, derin kazayaklarından kurtulmuş göz kenarlarında ince çizgiler oluştu, kıstığı gözkapaklarının arasındaki elâ göz bebeklerinde parlayıp sönen küçük kıvılcımlar, artık az rastladığımız bir kadınsı asaletle yüzündeki gülümsemeyi aydınlatıyordu:

“Ne güzel anlatıyorsunuz. Sizinle sohbet etmeyi çok isterim. Yandaki kafede bir kahve içelim isterseniz. Aysu’yu arayayım oraya gelsin. Piyano dersleri alıyor küçükten beri…Sizinle  tanışmasını çok isterim. Bu arada adım Zeynep”

Kaçırdığım konser süresini,  mantıcı, dürümcü ve ucuz konfeksiyon dükkanları arasında yaşamaya direnen son eski kitapçıda geçirme planımı böyle içten bir davet karşısında ertelemek zorundaydım. 

Kirli vitrin camlarının ardındaki koyu karanlıkta kaderine terkedilen Artneavu’nun boynu bükük bekleyen tozlu dört mevsim figürlerine aldırmadan karşı kaldırımda açılan; İngiliz Pub’ıyla uygunsuz bir evlilik yaptığını daha girişte itiraf eden aşırı aydınlık Yeni Cafe’nin cadde kenarındaki küçük yuvarlak bir masasında Aysu’yu beklemeye başladık.

Yetmiş yaşını çoktan devirdiği belli olan Zeynep Hanım’ın müzik sevgisine dair kaçamak soruları gizleyerek açtığım konular, onun ve eşinin, âşina olduğum geçmiş zaman parçacıklarının içine çekiyordu beni. 

Çıtı pıtı sevimli bir genç garsonun getirdiği salepten ilk yudumları aldığımızda ekşiyen yüzlerimiz, geçmişteki yolculuğumuzu bıçak gibi kesti. Sahte bir kızgınlık gösterisi ile, artık alıştığımız bu tatsızlığı yumuşatmak istedim:

“Sanki sakar bir elin boca ettiği şekerle iğfal edilmiş bir salep, olgunlaşmadan iğdiş edilmiş bir boza ya da çikolata’nın asaletini yerle bir eden ne idüğü belirsiz eritilmiş bir şekerli toz…Hangisini istesek bu akıbetten kurtulamıyoruz. Onca meraklının imbiğinden süzülüp gelen bu kış mutluluklarını tarihsiz tatlara dönüştürmekte ne kadar da mâhiriz.”

Çıkardığı eşarbının altındaki bakımlı saçları ile daha genç gösteren Zeynep Hanım’ın, artık kaybolmuş gamzelerinin izlerini gösteren sevimli gülümsemesinde, şartlara uyum sağlayan bir yaşama gücü vardı:

“Artık hiçbirinin aslı yok, böyle idare etmeye çalışacağız”

 Anlaşılan, çok eski Kadıköylü Zeynep Hanımla kocası Ankaralı Tarık Bey, aynı ülkenin, suyu, toprağı, güneşi farklı iklimlerinde yetişmiş aynı cins ağacının meyveleriydi.  Artık unutulan üniversite ortamının en şehirli özelliği olan müzik seminerlerinde biri felsefe, diğeri mimarlık bölümünden gelerek, bir açıklamalı dinletide yan yana düşüp, yaşam yolculuğuna çıkmışlardı.  Batıya yönelen iki ayrı yolun yolcusunu buluşturuvermişti klasik müzik.  Ailesiyle sürekli Saray sineması ve sonra Şan sinemasındaki abonman konserlerine devam eden genç Zeynep, Şehir Orkestrası’nın cefakâr müzisyenlerini tek tek tanırken, Ankara’nın Dil-Tarih Fakültesi salonu ile,  sergi evinden bozma CSO binasındaki konserleri kaçırmayan Tarık, lisedeki öğretmeninin getirdiği sararmış kitaplardaki besteci yaşamöyküleri ile yetiniyordu. 

Zeynep Hanım çok küçükken Union Française’in büyülü dünyasını, Tarık Bey Halkevi sahnesinin bozkurt rölyefli yaldızlı sahnesini hayal meyal hatırlıyordu. Yabancı şeflerin Türk bestecilerine verdiği önem, arayış içindeki Tarık’ın müzik anlayışını epey etkilemişti. Kloş eteği ve koza mantosu içindeki 50’li yılların genç kızıysa, Cemal Reşit’in Fransız bestecilerine hayranlığına uygun konser programlarıyla, yabancı ünlü solistlerin resitalleri ile büyümüştü. 

Tarık Bey, değişmez Belediye Başkanı Tandoğan döneminin titiz, yasakçı, katı kuralları ile bozkırda büyüyen Ankara’nın sıkı düzeni içinde, kargaşadan uzak ama oldukça gri bir memur kentindeki tekdüze günlerin gölgelediği iç dünyasını ancak,  bu hafta sonu konserlerinde renklendiriyordu. 

Zeynep Hanım’ın geleceği, her dilden, her renkten bir kağıt fırıldak gibi dönüp duran dağınık bir şehrin, azınlık kültürünün kapılarını tuttuğu müzik yuvalarında,  Avrupa’nın her rüzgarını kayıksız şartsız ciğerlerine çeken bir küçük kozmopolit kitlenin, Batılı gibi olmanın verdiği hazla her konserden aforik bir ruh hali içinde ayrılan dinleyicileri arasında biçimlenmişti. 

Gerçi bu onu, kendi aile geleneklerinden koparamamış, iki arada bir derede Batılılaşmanın tüm bunalımlarını yaşayarak büyümüştü. Ahmet Mithat Efendinin yeni yetişen Oğlu Kamil’in cinsel ihtiyacını karşılamak için Londra Oteli’nde her Salı sarışın, şuh bir sahte Fransızca hocası! ayarlamasına karşın, her tür müzik aletinin bulunduğu Beykoz’daki yalısında dans müziğini ve oğlunun kız kardeşleriyle bile dans etmesini yasak ettiği tuhaf anlayış,  1940’larda dans konusunda iyice gevşese de, aile yaşamında oluşan “liberal muhafazakar” tanımlı bir oksimoron,  Kadıköy’ün orta halli bir bürokrat evinde bile hükmünü sürdürüyordu. Olgunlaştıkça, bu ikilemi, iş yaşamında kazandığı bireysel özgürlüğü ile bilinç altına itip, çağdaş, bilgili, ciddi bir felsefe öğretmeni ve disiplinli bir anne olarak emekli olmuştu Zeynep Hanım.  

Yağmur iyice dinmiş, tek tük atıştıran bir ahmak ıslatana dönmüştü ki, küçük, desenli şemsiyesini kapatmaya uğraşan Aysu, nihayet Cafe’nin kapısında göründü.

Kumral kısa saçları, hafif makyajlı oval yüzü, biraz öne çıkık bembeyaz dişlerini açığa çıkaran masum bir gülümsemenin başrolünde, anneannesinden aldığı gamzeleri vardı. Kırmızı şişme montunu telaşla çıkarırken,  göğüsten gelen kısık ve telaşlı bir ses, Zeynep Hanım’a bu kez  kendi doğasından çok daha güçlü bir doğa olayına yenildiğini anlatır gibiydi: 

“Kusura bakmayın, Beşiktaş göl olmuş, Barbaros yokuşunda taksi içinde bekledik epeyce, Taksim’den ancak yürüyebildim.” 

“Olsun gelebilmeniz bile mûcize” diyebildim. 

Aysu, garson kızdan bir latte isterken, kitapçıya kısa da olsa uğrayabilme düşüncesi, Zeynep Hanım’ın dilinin ucunda bekleyen konuya hızlı girmem için fena sıkıştırıyordu:

“Ne güzel… Piyano çalıyormuşsunuz?

“Bilmem çalıyorum diyebilir miyim? Birkaç yıl ara verdim, şimdi yeniden başladım ders almaya. Ama size dinletmeye utanırım tabii…”

“Yok canım rica ederim. Piyano ilginç alettir. Misafirlerinize biraz piyano çalarak da bir şeyler dinletebilirsiniz. Ama biraz keman çalarak hiçbir şey dinletemezsiniz!”

Zeynep Hanım ilk kez küçük ve kesik bir kahkaha atarak sordu: “Siz de mutlaka bir şey çalıyorsunuzdur?”

“Evet… Maalesef keman!”

“Aaa ama her şeye maalesef diyorsunuz. En sevdiğim enstrüman. Gençliğimde Yasha Heifest’in plakları vardı evimizde, babamın Almanya’dan getirdiği…Daha eski Kreisler’in taş plaklarını gramofon iğnemiz kırılınca pek dinleyememiştik. Yenisi bulunmuyordu. Ne günlerdi…Sonra Radyoda Darvaş’ın Çigan orkestrasına bayılırdım. İleriki yıllarda Vural Doğu aldı onun yerini.”

Zeynep Hanım’ın, kendi neslinin küçük, hafif eserleri ile başlayan sevgisinin klasik müzik okyanusunun hangi derinliğine kadar inebildiğini merak ederken, elinde keman kutusu ile vitrine nereyse yapışık masamızın önünden ağır ağır içeriye bakarak geçen genç müzisyeni işret ettim:

“İyi adam lafının üstüne gelirmiş, işte gencecik bir kemancı, opera orkestrasında çalıyor. Operanın çocuk oyunu akşamüstü başlayacak, erken gidip ellerini açacak tabii..”

Zeynep Hanım, “Ne güzel ben de isterdim müzisyen olmak” diye uzun uzun arkasından bakarken, gözüm genç müzisyenin elindeki karbonfiber pahalı parlak keman kutusuna odaklandı. Ayda 1600 Liraya yevmiyeli çalan bu genç yetenekli kemancı, ailesinin yardımıyla alabileceği bu pahalı kutunun fiyakası ile kuyruğu dik tutar görünüyordu. Yıllar içinde orkestrada bir kadro bulursa, “gündüz sanatçı gece esnaf” kişilikleri ile etrafını saran kaşarlanmış eski müzisyenler içinde, müzik yapma tutkusunu nereye kadar sürdürebilirdi? 

Ön rahlede çalmasına karşın tozlu siyah ayakkabısına, smokininin pantolon paçasından sarkan ipliğe önem vermeyecek kadar bıkkınlık içine hangi koşullarda girdiği sır olmayan bu memur müzisyenlerin, devlet orkestrası sanatçısı yazan kartvizitleri aile çevresinde çok değerliydi. Ama haftalık konserde protokoldeki müdavimleri yan gözle selamlayıp, akşam beş yıldızlı oteldeki bir yeni zengin düğünün kapısında, gelen davetlilerin başına doğru arşesiyle hamle yaptığı “trio”sunda “Mavi Tuna” ticareti ile uğraşan ağabeyleri ve ablaları ile aynı orkestrada ter dökerek konservatuardaki hayallerine yaklaşabilecek miydi? Hem, ısrarla bir yaylı quartet kurup oda müziği yapan aynı orkestranın idealist kadın üyeleri, Avrupa’da kazandıkları bir ödülle provaya geldiklerinde, tecrübeli ablaları, “Yahu ne işiniz var, maaşınızı alın, çocuk doğrun, bir daha bu dünyaya gelmeyeceksiniz” dememiş miydi?

 Zeynep Hanım, ikinci sade Türk kahvesini isterken, Aysu’nun Lattesi yarısında soğumuştu. Elindeki telefonda gelen mesajlara hızlı yanıtlar verirken, yeniden sordum:

 “Piyanoyu kendin mi istedin? Çalma sürecinde mi yoksa başkalarına bir şeyler dinletirken mi mutlu oluyorsun?

Genç kız bir kaçamağı gizler gibi hızla telefonu masaya bırakarak gülümsedi:

“Valla, küçükken tabii bir özentiydi, ama şimdi, kendi kendime çalarken rahatlıyorum. İş stresinden da uzaklaşıyorum. Tabii Schuman, Scuhubert, biraz daaa… çalabildiğim kadar Chopin’in eserleri…”

“Hep Romantikler yani?”

“Evet, Aneanem gibi ben de onları seviyorum”

 Anneanem gibi sözü beni hiç şaşırtmamıştı. Bizim dinleyicimizin yüzlerce yıllık klasik müzik birikiminde romantik dönem takıntısı, Batılılardan da ileriydi; ama bunda hep bir bilinmezlik bir çelişki arıyordum. Bir asalak iken burjuva kültürüne özenen, İstanbulinle dolaşan Felatun Bey’in masum  kızından Aysu’ya ne kalabilmişti? Eğitimsiz genç kızın diliyle anlatamayacağı iç güdülerini klavyede ifade edebildiğini anlayan Balzak’ın kız kardeşi Laure’ye bir piyano edinmesini önerdiği günlerden günümüze genç kız portresi nasıl da değişmişti… Utangaç kızın ruhunun dostu olan piyano artık çoğu evde kişiliğini yitirmiş Çin malı bir eşyaya dönüşürken, romantik olabilmek mümkün müydü?  

Üniversitede erkek arkadaşıyla “çak moruk” diyerek ellerini birbirine vuran Aysu’nun, kendi başına kaldığı piyano klavyesinde, Schumann’ın duygu gölünde yıkanması komik olmaz mıydı?

Belli ki Aysu’nun romantizmi, tıpkı yaşama atıldığı toplumun her alandaki yüzeyselliğine, kavramların içinin boşaltılıp, “şeyselleşmesine” hiç aldırmadan daldan dala konarak, “a, b, c veya hiçbiri” şıklarına sıkışmış temelsiz bilgi toplumunun,  endişeli ve çok hızlı yaşamından birkaç dakikalığına  kaçıştı. Bunu, bu garip dekorlu kafede, O’nun müzik dışındaki geçmişi ve bugününe dair kısa ama yoğun sohbetimizde daha iyi anlıyordum.

Marka Yöneticisi Aysu, dünya trendlerini, günün sekiz saati bilgisayar ekranından ayrılmadan izleyen meşgul bir genç işkadınıydı artık. Benden belki iki kuşak daha yaşlı Zeynep Hanım’la, torunu arasındaki referans uçurumu, bildik eski-yeni nesil çatışmasının çok ötesinde Horst-Graben arasındaki büyük kırık kadar derindi. Onları dinledikçe, masadaki kanlı canlı kişilikler yerini iyi tanıdığım birer prototipe dönüşüyordu; iki aydınlanma örneği! 

Biri Fransız rasyonalizmi ile aydınlanmaya çalışmış, diğeri Anglikan pragmatizmi ile aydınlandığını sanıyor!  İkincisi, az bilgi çok özgüven ile aldığı özel Gümüş Göz üniversitesinin diploması ile gördüğü kursları sıraladığı, yeni dikilen modern kulelerden birindeki snop CEO’ya eli titremeden uzattığı özgeçmişine hiç Latince bilmemesine karşın Curicullum Vitae diye başlık atacak kadar temelsiz biçimlenmiş gururunu maskelemeye hiç ihtiyaç duymuyor. Hele, başta Nietztche olmak üzere ünlü düşünürlerin aforizmalarını bellemeyi felsefe eğitimi sanan bu güzel genç kızın postmodern etiketi yapıştırılmış dağınık zihin oyunları karşısında şaşalayan Zeynep Hanım, her hafta saç rengi değişen torunuyla ürkerek girdiği her tartışmadaki  yol ayrımında tüm trafik tabelaları sonsuz bir anomiyi işaret ediyor.  Sakallı Celal derin uykusundan uyanıp Aysu’yla karşılaşsa dili tutulur, o bildik ünlü sözünü bile söylemek yerine sanırım yutkunur ve susardı.  “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür “ sözü, yine de gizliden gizliye gökdelenlerin açılamayan camlarından birbirine yansır dururdu. Karşımdaki temiz kalpli, iyi niyetli, çağ mağduru genç kız, aslında varlık içinde yokluğun en güzel örneği olarak hep sıkıldığını, her şeyden sıkıldığını, tatile gittiğinde bile sıkıldığını söylüyordu. Müzik konusundan da yavaş yavaş sıkıldığını, gözlerini değişik ufuklara çevirerek, arada telefonu ile oynayarak belli etmeye çalışıyor,  kayıtsızlığımızdan daha da rahatsız görünüyordu.

Hınzırca hırsızlama sözler bulup, pek de incitmeden bir şaka yapmak istedim.  

“Tatilde de kendinizi yanınızda götürüyorsunuz herhalde? 

Aysu, gözlerini sonsuz uzayda beliren bir kara deliğe bakar gibi gözlerime dikti. Belli ki Sokrates’in sözlerini, felsefe eğitiminde atlamıştı! Ama market raflarını dolduran kişisel gelişim kitaplarındaki komprime tavsiye haplarını günü gününe kullandığı belli oluyordu:

“Biliyor musunuz, ben artık ânımı yaşıyorum. Her sıkıntının kaynağı, geçmişle gelecek arasına sıkışmak. Onlardan uzaklaşmak, ferahlık veriyor.” 

An diye bir şey var mıydı gerçekten? Bazen kendimizi çok mutlu hissettiğimiz anlar yoktan var olmuş bir an mıydı? Renkleri, sesleri ilk algıladığımız günden şu güne kadar bizi mutlu eden tüm “şeylerin” toplamıyla, gelecek için hayal ettiğimiz güzel “şeylerin” tesadüfen birleştiği bir nokta değil miydi hoşumuza giden o an! Tersi de bizi mutsuz ederdi tabii. Ne geçmişten ne de gelecekten kurtulma olanağımız yoktu ne yazık ki! 

Bunu Aysu’ya anlatamazdım. Hazır mutluluk bilgilerinin paketinde “içindekiler” yazmadığı gibi, onları değerlendirip, analiz edecek bir akıl da istenmiyordu artık. 

Zeynep Hanım Aysu’ya aldırmadan, kaçırdığı konser yerine yakaladığı bir müzik eleştirmenini evire çevire sömürmek için rastlamsal bir müzik yazısı gibi, bir tondan diğerine atlıyordu. Bense nefesimi boşa harcamamak için, ona verebileceğim yanıtların düzeyini belirlemeye çalışıyordum:

 “Opera sever misiniz?”

“Ehh… Opereti tercih ederim” derken yine biraz mahçup bir ifade almıştı yüzü.

“Tabii sevmek zorunda değilsiniz” dedim: “Varoluşundan gelen, birçok estetik sorunu olan sunî bir tür, şimdilik müze bekçiliği yapıyor, geleceği de soru işareti”

Rahatladığı belli oluyordu: “Çocukluğumda Babamlar Dârülbedaî’nin operet dönemini, anlata anlata bitiremezlerdi. Ben yetişemedim, ama sonraki oynanışlarında Lüküs Hayatı birkaç kez izledim… Şehir Operası kurulduğunda da Opera yerine birkaç operete gittim. Yarasa’yı hala çok severim”

İtici olmamak için, sempatik bir tavırla sesimi alçalttım:  “Tabii Darülbedaide sahnelenenler,  operetten çok müzikli oyun diyebileceğimiz şeyler. Cemal Bey, ses eğitimi olmayan tiyatrocuların söyleyebileceği orta seslerde, basit ama çekici melodilerle izleyiciyi coşturmayı biliyordu. Tabii Yarasa başka bir şey…” 

Meraklı konser müdavimi, hem de Felsefe eğitimi almış Zeynep Hanım, aslında Lüküs Hayat’ı, izlediği yıllardan sonra Yakup Kadri’nin Panoramasını da okumayı ihmal etmeyen aydınlardan biri gibi görünmüştü bana. Yanılıyor muydum?.. Garip duygular içine itiliverdim. Cemal Reşit gibi önemli bir bestecinin, bu eğlencelik operetle anılması en büyük talihsizliği olsa da, 1933’lerin toplum gerçeklerine gözleri örtülmüş bir şahin rahatlığı ile, “Şişli’de bir apartuman” hayalini Hazım Körmükçü’nün çapaklı kısık sesindeki sempatiyle iliklerine kadar gerçeğe dönüştürmüş olarak Dram tiyatrosundan ayrılan yarı münevver ticaret erbabının gözünde, en büyük besteci olarak anılmak da, besteci için bir ferahlık kaynağı sayılabilirdi. Ama benim, bu kısa Cafe sohbetinde, Aysu’ya anlatamayacağım şeyleri, dünya görüşüme daha yakın görünen Zeynep Hanım’a anlatmaya da hevesim kalmamıştı. Konuyu değiştirmek için çareler ararken, Aysu imdadıma yetişti. İçine gömüldüğü telefondan da sıkıldığı belliydi. Onu hızlı bir hareketle masaya bırakırken, gamzelerini iyice ortaya çıkaran iki yana ve hafif aşağıya gerilmiş dudakları, kinayeli bir gülümseme ile masaya doğru eğildi:

“Peki, modern müziği sever misiniz? Ben yeni müzik dediklerini de hiç dinleyemiyorum.  atonal müzik de dinleyemiyorum”

Sonra muzip bir yan bakışla Anneannesine döndü: “Anneannem de sevmez, ama söylemiyor nedense?”

Zeynep Hanım, sitemkâr bir eda ile önce torununa sonra bana baktı:

“Sevmiyor değil de anlamıyorum diyelim”

Temcit pilavı gibi ısıtılıp önüme getirilen bu “sevme-anlama” kavramı işte bir kez daha kapımı çalıyordu:

“Üzülmeyin Zeynep Hanım, bunun anlamakla bir ilgisi yok. Bu bir dil kopuşu sadece, besteciyle dinleyici arasındaki ortak dilin kopuşu!”

Romantik ifadenin ağdalı coşku ve hüznü arasındaki gel-gitlerde kendini bulan Zeynep Hanım’a, onu kalbinden vuracağım bir örnekle derdimi anlatabilirdim: 

“Eminim Beethoven’i seversiniz?! 

Yanıt lafı ağzıma tıkayan Aysu’dan geldi. Yine o gülünce bembeyaz öne çıkan dişlerinin arasından biraz küçümseyici bir ifadeyle, Kolejdeki müzik öğretmeninin klişeleşmiş sözlerini tekrarladı: 

“Onun da ilerici eserlerinin ancak sonradan anlaşılıp sevildiği doğru değil mi? 

“Değil” dedim. “Hani şu dile pelesenk olmuş, ‘her iyi besteci zamanında anlaşılmaz’ lafı ile de bunun bir alakası yok. Düşünün ki ilk dörtlüleri çok sevilen Beethoven’in son dörtlüleri, aynı dille ama zor anlaşılır, yadırgatıcı şeyler söylemeye başlamıştı dinleyiciye. Ama besteci alışık olmadıkları tuhaf şeyleri bile aynı dille söylüyordu. Bir gün, bir besteci sabah kalkıp, ‘arkadaşlar artık başka bir dille konuşacağız, bu güne kadar konuştuğumuz dili unutun, doğrusu yenisidir ve müzik budur’ deyince, ortak dil kopuverdi. Yeninin peşindeki besteciler atonal dille ya da 12 ton diliyle konuşan kendi dar gettolarına çekilirken, onların yolundan giden avangardlar yıllar sonra müziği iyice entelektüel bir oyuna çevirdiler. Yaşadığı günün müziğini bulamayan dinleyici de müze bekçiliğiyle yetinmek zorunda kaldı. Duygunun düşünceleştirilmesi olan müzikte bu dengeyi bozup, düşünce oyununa çevirirseniz,  bu sondan kaçamazsınız”.

Sözü uzatmak istemiyordum. Felsefe öğretmeni Zeynep Hanım, anlatacağım şeylere hiç uzak durmazdı. Ama ya Aysu? Techno müzik konserlerine giden, Rap’da dinleyen ama modern klasik müziği anlamadığını söyleyen genç kıza neyi, nereden başlayarak anlatabilirdim. Gerilmekten korkuyordum. Sırf torunuyla beni tanıştırmak için kahve içmeye davet eden bu İstanbul Hanımefendisinin üzülmesini hiç istemiyordum.

 O anda Zeynep Hanımın eski tip telefonu çaldı.

Sanki bir saat önceki şimşek, en öfkeli sesiyle bu kez beynimde çakıyordu. Yaşlı konser müdaviminin yine zorlukla çantasından çıkardığı telefonu açıncaya kadar süren bu çile, zihnime yanıtı zor sorular yüklüyordu.

Çalan, Für Elize idi. 

Beethoven’in en incelikli müzik fikirlerinden Für Elize… Ya da Für Elize olduğunu iddia eden, en ilkel elektronik seslerle üretilmiş bir ses garâbeti… O’nu çırılçıplak soyup, ağır işgencelerden geçirmişler ve tüm kişiliğini yok ettikten sonra, bir nota yığını olarak yeniden bir araya getirip, her sesi numaralanmış bir melodi kalıntısı olarak yüklemişlerdi telefona… 

Yüzümdeki şaşkınlığın nedenini anlayamayan Zeynep Hanım ve torunuyla, klasik nezaket sözcükleri ile vedalaşıp, kendimi caddeye attığımda, selin bıraktığı soğuk nemli havayı ciğerlerime çekiyor, hayal kırıklığı içinde, çevremdekilere aldırmadan kendi kendime konuşuyordum:

Yoksa Lêvi Strauss’un dediği gibi Barok dönemi dinleyicisi, bu günün dinleyicisinin farketmediği bir ton değişikliğinden bile heyecanlanacak kadar müziğe daha mı yakındı?

Ne olursa olsun, çocukluğundan beri müziğin soyut lirizmine tutkun olan Zeynep Hanım,  Für Elize’yi mükemmel yapan tüm müziksel uzuvlarının böylesine koparılıp atılmasından sonra geriye kalan bu kazûleti nasıl kabulleniyor, telefonun her çalışında ona nasıl dayanabiliyordu?

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Gabriel García Márquez’in arşivi inter..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Murat Erdin

24 Aralık 2025

Yeni Bir Yıl ve Zaman İllüzyonu

Ay’da yaşasaydık bizim için 24 saat olan 1günün süresi, 27 x 24 saat olacaktı.Yaşanmış bir yılı bitirip yaşanacak bir yıla girerken herkes zaman muhasebesi yapar. Biten bir yıl sadece kendi içindeki yaşanmışlıkları değil geçmişte kalan tüm yaşanmışlıkları temsil ederke..

Devamı..

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

Nihat Dağlı

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024