Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Şubat 2024

Kültür Sanat

Giderek Uzaklaşan İngilizce

Mandy-Suzanne Wong

Paylaş

0

0


“Eğer bir yabancıysanız etrafınızdaki şeyler ille de oldukları şey değildir.”

Antoine Volodine için kendi dilinde bir yabancı olarak yazmak, ille de “ötekinin” doğup büyüdüğü ya da vatandaşı olduğu bir yerin aşinalığı ve güvenlik duygusuyla yüzleştiği hikâyeler anlatmak değil. Volodine’e göre Fransızcada Fransa’ya yabancı bir edebiyat yaratmak,  “écrire en français une littérature étrangère” belirli bir kültürün perspektifinden yazmak değil de, çok sesliliğin ve hüsranların – yani yıkıcı bir kozmopolitliğin ve yenilginin – dili sanki çeviriymiş gibi farklı formlardan oluşan post-nükleer bir manzaraya dönüştürdüğü, adeta fantastik bir perspektiften yazmak anlamına geliyor. Volodine’in romanlarının dili, içerdiği farklı kültürel tonlarla havayı öylesine ağırlaştırır ki, adeta büyük bir patlamadan artakalan kül partikülleri sadece atmosferi değiştirmekle kalmamış aynı zamanda yol açtığı değişikliklerle insanları etkilemiş ve her şeyi egzotik kılarken şeylerin tekil egzotikliğine son vermiştir –   Volodine, Paris Review’a vermiş olduğu röportajda, “Hiçbir yerden hiçbir yere” yazdığını söyler. Irina Echenguyen ve Iakoub Khadjbakiro gibi indirgenemez bir biçimde yabancı isimlere sahip karakterler, “kimi zaman acınacak derece zavallı ya da dirayetsiz, kimi zamansa aşırı derecede bozulmuş ya da tam aksine aşırı özenli bir dilde” düşünürler. “Ulusal bir dil değildir bu, daha ziyade hikâye anlatıcılarının, serserilerin, mahkumların, delilerin ve ölülerin ulus-aşırı dilidir.” 

Kişinin anadilini, sanki saklı özü başka bir yerlerdeymiş gibi yazarak kendinden uzaklaştırması fikrinde benim için derinlik arz eden bir düşünce, belli belirsiz de olsa duyusal etkileşime yol açan bir şeyler var. Kendi dilini yabancı bir “öteki” olarak yeniden tasavvur eden Volodine, “bize karşı onlar” mantalitesinin hâkim olduğu bu dünyanın altını oymayı, “gerçekliği sabote etmeyi,” umuyor. Tercüme edermiş gibi yazıyor ancak bunun sebebi sahip olduğu “kimliği” (Antoine Volodine aynı zamanda Manuela Draeger ve Lutz Bassmann isimlerini kullanır) ya da “aidiyeti” açıklığa kavuşturmak ve böylelikle kendini onaylatmak arzusu değil, bunun tam aksi.

dil english ingilizce

Kurmacanın bir provokatör işlevi gördüğü İngilizce edebiyat kozmopolisinde başka bir dil, fethedenlerin İngilizcelerinin ve fethedilenlerin sonsuz çeşitlilikteki lehçelerinin ötesinde bir dil mümkün. Böyle bir ruhla deneyler yapmaya giriştim: yığınla çeviri edebiyat okuyarak ve The Box isimli romanımda, kendi yabancılıklarını ortaya koyan önemsiz karakterlerin sesiyle yazarak İngilizceme yabancılık bulaştırmaya çalıştım. O yüzden anlatıcıların her birinin kendine özgü bir üslubu var ve her biri, mensup olduğu topluluğun sınırlarında yaşıyor. Onlarınki, edebiyat haricinde hiçbir yerde var olamayan İngilizceler de dahil olmak üzere,  yabancıların etkisine maruz kalan savunmasız İngilizceler. Mesela içlerinden bazıları olabildiğince anakroniktir. Edebi ölülere kulak veren bu ses, adeta İngilizcenin kendilik algısını zayıflatır. Buradaki bulaşıcı anakronik uyumsuzluğun en mükemmel örneğini Daisy Rockwell’in Taste adlı romanında görürüz: ABD’nin şık dekorları içinde var olmaya çalışan ama bir türlü oraya ait olamayan bir Viktorya dönemi hikâyesi. Anlatıcıysa yirmi birinci yüzyılda yaşıyor olmasına rağmen Viktoryen üslupla konuşmaya çalışan bir Amerikalı. Anlatıcının kendi anadilini farklı bir zamandan gelen bir yabancı gibi konuşması romandaki atmosferle anlatı sesinin çatışmasına neden oluyor ve okuru, hikâyenin zamanı konusunda muallakta bırakıyor.

Rockwell’in kullanmış olduğu bu eski İngilizce aslında bizlerden “çağdaş” üzerine düşünmemizi, belli bir ana ait olmanın ne anlama geldiğini sorgulamamızı istiyor. Hintçe – Urduca dillerinde deneyimli bir tercüman olan Rockwell’e göre “bir çevirmen olarak kendi dilinizi sürekli genişletirsiniz.” Tabii burada dilin kendine münhasır alanını dışarıdan müdahalelerle genişletmekten değil, dilin esnemesini, incelmesini kast ediyor. Birden fazla dile hâkim olmanın ve çeviri yapmanın “anadilde yazılan metinlere esneklik kazandırdığına” inanan Rockwell, Pakistan ve Hindistan kökenli yazarların kendi Anglofon kurgusunu yaratmada en önemli öğretmenleri olduğunu söylüyor.  Hak vermemek elde değil çünkü tıpkı Taste’i yazmanın, şimdiki zamanın ötesine geçip geçmişin dalga boylarını dinlemeyi gerektirmesi gibi,  örneğin Geetanjali Shree’nin Hintçe romanı Tomb of Sand’i çevirmek de Rockwell’i uzak mesafelerden gelen tuhaf titreşimleri dinlemeye ve onları, İngilizceyi kendi konfor alanından çıkarmaya davet ediyor.

english language ingilizce

Bir metnin sahip olduğu “titreşim ve yankıya” Hintçede dhvani adı veriliyor. Dhvani dilin müzikalitesini ifade ettiği kadar dilin, ve dolayısıyla metinde anlatılan uzak coğrafya ve olayların okurla kurduğu iç teması da ifade ediyor. Yabancı kökenli İngilizcelerin dhvani’siyle oynamaksa, dilin inceliklerine dikkat eden ancak aynı zamanda dilin kendini çok fazla ciddiye almasına izin vermeyen paradoksal bir deneyim.

Sevdiğim dhvani’lerin çoğu Doğu Avrupa kökenli. Ailemle Bermuda İngilizcesi konuşuyorum, iş arkadaşlarımla Amerikan İngilizcesi. Ama yazarken kullandığım İngilizce, çocukluğumuzda bize öğretilen İngiliz İngilizcesi. Yakın akrabalarımsa sürekli Jamaika İngilizcesi kullanıyor. O yüzden akla ilk gelen şu olabilir: Doğu Avrupa mı, o da nereden çıktı?

Doğu Avrupa bizlere kendi kültürüne ek olarak bir de Sovyet retoriğini getirir. Retoriğin küstah etkisi öylesine güçlüdür ki, Volodine’in romanlarında onu hastalıklı paradiler olarak görürüz: işçi sınıfının bayrağı dalgalanmadan, madencilerin gülümseyen yüzleri ya da baretli çelik işçilerinin kurduğu sinematografik müfrezeler olmadan hiçbir şey olmaz. Üzerinden çok uzun bir süre geçmedi; birkaç on yıl önce Doğu Avrupa’da yaşayan her insanın zihni, Souza marşlarının gürültüsüyle doluydu. Ve Bolşevik diliyle konuşmak, onları, kimliğinizi yöneten “Biz’lerden” biri olarak kabul etmek demekti. Onlar’ın, yani devlet onaylı demagoji yazmaya direnenlerin dürüstlüğüyse ancak intihara meyilli delilerce tasvip edilebilirdi. Doğu Avrupa etkisiyle yazmak, “kendileri için formüle edilen dilin ötesine geçip başka bir dil aramaya cesaret eden yazarların” edebiyatlarıydı.

Özgürleştirici olduğu kadar ürkütücü ve akıl karıştırıcı çünkü bir dilin üzerindeki yabancı etkiler o dili ortak bir anlayıştan, “gerçek insanların” konuşma biçiminden, kitle kültüründen ve otantiklikten uzaklaştırır. Mesela Macar İngilizcesinin büyüsüne kapılmak, beni “süper güçlerin” İngilizcesinden uzaklaştırıyor. Bu açıdan bakıldığında yabancı etkilere maruz kalarak İngilizceleşmek, İngilizcenin kültürel ürünler bakımından tek meşru dil olma iddiasını zayıflatıyor ve evrensellik konusundaki emperyalist iddiaları aşındırıyor.

Eğer bir yabancıysanız etrafınızdaki şeyler ille de oldukları şey değildir. Clarice Lispector’ın Brezilya Portekizcesi, W. G. Sebald’ın Almancası ya da László Krasznahorkai’nin Macarcası – bu dillerden hangisini İngilizceye çevirirseniz çevirin, bileşenler değişir: uzun çizgi ya da virgül, artık sadece telaffuzları ya da sınırları belirleyen birer yol işareti olarak kalmaz. Macarca yazan Gábor Vida’nın Story of a Stammer’da belirttiği gibi: dilin vahşi bir nehir gibi davrandığı metinlerin esiri olmaktan kurtulmak için az da olsa belirsizlik gerekir. Ötekiliğin etkisi altındaki bir cümle, her zaman kast ettiğinden çok daha fazlasını söyler. Cümlenin ötesine geçer, kendi duygu durumunuza göre çok daha fazlasını hissedersiniz. Bükülen dil biçim değiştirir: tıpkı Vida’nın söylediği gibi, “yaşamın olanca kırılganlığı ve yetersizliği karşısında dil, inanılmaz derecede canlı bir varlıktır.”

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tek kitaplık yazarlarOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Hamilton Nolan

26 Ocak 2026

Davos Balonu ve Gerçek Dünyada Uyandır..

Asıl problemimiz, Davos Matrix’inin doğrudan ana bilgisayara, yani bizim gerçekliğimize bağlı olması. Bu insanların kendi küçük halüsinatif dünyalarında aldıkları kararlar zaman içinde gerçek dünyaya sızıyor ve on yıllar geçtikçe servet giderek daha yük..

Devamı..

Diyarbakır’da Mutlaka Görülmesi Gereke..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024