Başyapıtların doğması için çalışkanlıktan, tecrübeden başka aklın kalbe, kalbin de akla seyahat etmesi gerekiyorsa, böyle yazılmış eserlerin okumak için de aynısı gereklidir.
Bana göre okurluğun dört aşaması var. Bu, biraz sufilerin şeriat, tarikat, marifet, hakikat diye sıraladıkları mertebelere benziyor.
Okurluğun ilk aşamasında bulduğun her şeyi okursun. Aslında birçok insan dikkat etmese bile bu aşamayı tanıyor: Masallar, destanlar, aşk romanları. Bu aşamada okuru daha çok ibretlik olaylar, kıssadan hisseler cezbediyor. Olay örgüsüne önem veriliyor, süslü cümlelerin altı çiziliyor. Birçok yazar zamanında çok sayıda anlamsız kitap okuduklarından yakınmıştır. Onlara göre, bu boşa geçmiş zamandır ve bu kitapların yerine daha ciddi, faydalı eserleri okumak gerekir. İngiliz yazar W.S. Maugham ise farklı düşünmektedir. Maugham A Writer’s Notebook adlı kitabında şöyle yazıyor: “Ben de zamanında anlamsız kitaplar okudum. Birçok yazar hayıflanır, fakat ben pişman değilim. Bulduğun her şeyi açgözlülükle okumak bir aşamadır. Bu, okurluk sürecinin kesintisizliği için önemlidir.” Demek ki aslında bizim hayıflandığımız şeyler sürecin parçası. Bu, bir zaruret.
İkinci aşamada insan kendine gerekenleri aramaya başlıyor. Artık birinci aşamada okuduğun kitapların olay örgüsü, konusu ona yetmiyor. Buna zevkin oluşmaya başlaması diyebiliriz. Bu, çok uzun ve arayışlar gerektiren aşamadır. Kendimden örnek verirsem, bir dönem tanınan, tecrübeli yazarların röportajlarında tavsiye ettikleri eserleri bulup okumaya çalışırdım. Böylece bir hayli faydalı, değerli kitap okudum. Daha sonra ruhuma yakın gelen, edebi ecdadlarımı aramaya başladım. Burası artık bireysel bir mesele. Herkes bu süreçte kendi yolunu buluyor. Söylemem gerekiyor ki, basit sebeplerden doalyı bu aşamalar arasındakı bağ kopabilir. Örneğin, aile, iş, para kazanmak, edebiyatla hayat arasındakı gizli bağlı bulmak, koşulsallığın gerçekliğin dönüşümünü görmek. Dediğim gibi, bu aşama uzun arayışlar gerektiriyor. En zoru kendi ruhuna yakın yazarları ve kitapları bulmaktır. Herhangi bir yazarın popüleritesi, çok satması seni kolaylıkla yanıltabilir, korkutabilir. Tabii ki okur olarak herhangi bir kitapla ilgili fikir beyan etmek kolay. Yazarların işi daha zor.

Üçüncü aşamada eserleri okurken yazarın tasvir ettiği olayların, günlük hayatın detaylarının, karakterlerin nereden esinlendiğini anlamaya başlıyorsun. Bu, çok zevkli bir aşama. Edebi sırlara vakıf olmanın verdiği haz. Yazarın nerde uydurduğunun, yaşanmış bir olayı nasıl korkarak üçüncü şahıs anlatıcıyla anlattığının ya da kulaktan dolma bir olayı nasıl kendisi yaşamış gibi ustalıkla betimlediğinin farkına varıyorsun. Eğer sen de yazıyorsan, bu aşamadakı sırlara vakıf olma süreci daha çabuk gerçekleşiyor. Mesele senin zayıf ya da orta kırat, hikâye, roman yazman ya da bunları ne kadar sürede yazdığın değil. Yaratıcı sürecin kendisi yazarların sırlarını öğrenmek için aracı oluyor. Herkesin işçiliğini değerlendirmeye doğru adım atıyorsun. Kitapların nasıl zorlukla yazıldığını anlıyorsun. Üstelik, yazmak gerekli mi, neden yazıyorum, kim okuyacak, yazmakla ne olacak gibi zor sorular her an insana hücum edebilir. Bütün bu sorular yorucu, her an vazgeçebilirsin. Bu aşama zevkli olduğu kadar iradeyi de sınayan bir aşamadır.
Dördüncü aşamada artık kitaplarda yazılmayan olayları okumayı, hissetmeyi öğreniyorsun. Bu, en acılı aşama. Doğrusu, sinirlerin yıpranması, vücudun her hangi bir uzvunun zayıf düşmesi pahasına bir şeyler öğreniyorsun. Korkuların çoğalıyor ve sen yazarların korkularını, acılarını anlamaya, hissetmeye başlıyorsun. Hiçbir teknik, ustalık seni kandıramıyor. Her şeyi görüyorsun. Yazılmayan kelimeleri bile okuyorsun. İntiharların gerçek sebeplerini düşünmeye başlıyorsun. Bu çok mahrem bir an. Bununla ilgili yazmak, konuşmak çok zor, belki de imkânsız. Gülünç olmak korkusuyla daha çok susmayı yeğliyorsun. Rus mühacir yazar Sergey Dovlatov’un tenbelliğini anlıyorsun. Dovlatov’un dağcılara neden güldüğünü anlıyorsun. Japon yazar Akutagava Ryunosuke’nin “Acaba neden hiç kimse yazı yazarken beni boğmuyor?” sorusunun hangi acılardan doğduğunu anlıyorsun. Peçorin’in ıstıraplarını, Oblomov’un tembelliğini, yazar Henry Miller’in duygu patlamalarını, çağdaş Rus yazar Eduard Limonov’un, “Kar yağdı ve ben mutfakta hüngür hüngür ağladım,” sözlerinin sahiciliğini hissediyorsun. Hiç kimse kendini sonuna kadar yazmasa da yazılmayanları okumak mümkün. Bu aşamada sen de her şeyi sonuna kadar yazamayacağını anlıyorsun. Anlıyorsun ki, aslında yazılanlar olanların yarısının yarısı bile değil. Ancak sen tılsımlı, anlatması zor bir havaya girerek senden önce yaşamış, ölmüş, kemikleri bile çürümüş yazarların acılarını, yaralarını, travmalarını bütün kalbinle duymaya başlıyorsun. Nobel ödüllü Norveç yazarı Knut Hamsun’un Nagel karakterini kardeşin gibi seviyorsun. Zahiri mutluluğun aslında nasıl derin bir mutluluk olduğunu anlamaya başlıyorsun. Yukio Mişima’nın intiharını anlıyorsun.

Tolstoy şanslı bir yazardı. Onun kitaplarını ilk gençlik yıllarımdan okumaya başlasam da, ona hiçbir zaman özel ilgim olmadı. Ancak onun Bezuhov, Levin gibi karakterlerini hep çok sevdim. Onun kitaplarını farklı yaş dönemlerimde tekrar tekrar okudum. Son zamanlara kadar Diriliş romanına onun en güçlü eseri diyordum.
Albert Camus şöyle der: “Tolstoy ile Dostoyevski’yi aynı derecede seven adamlardan korkacaksın.” Knut Hamsun ondan nefret ediyordu. Doktor Çehov, Tolstoy’un yazılarında zaman zaman bilmediği tıbbi şeylerden bahsetmesine kızıyordu.
Tolstoy çok zor bir sınavla yüz yüzeydi. Onun karşısına tarihin yetiştirdiği, yeteneği volkan gibi püsküren, eşi benzeri olmayan bir yazar çıkmıştı: Dostoyevski. Zamanında Tolstoy’u yerenlerin hepsi Dostoyevski’yi övüyorlardı. 20. yüzyılda Henry Miller, “Hayatım Dostoyevski’ye kadar ve Dostoyevksi’ten sonra,” dedi. Çağdaşımız Haruki Murakami, “Karamazov Kardeşler gibi bir roman yazsam, çok mutlu olurdum,” diyor. Tolstoy çok ihmal edildi, Dostoyevski’nin gölgesinde kaldı, uzun yazmakla suçlandı.
Başyapıtlar kalbin akla, aklın kalbe seyahati zamanı doğuyor.
Sırp yazar Milorad Paviç şöyle diyor: “Sadece yürekle kitap yazmak zor iş. Yalnızca akılla da ciddi bir yapıt yazmak zor iş. Yürek ve akıl birlikte olmadığında başyapıtlar doğmaz.” İşte bunun için Turgenyev, Glinka’ya "ilkel halkın dahisi" diyordu. Turgenyev doğuştan yetenekli olanlardan nefret ediyordu.
Başyapıtların doğması için çalışkanlıktan, tecrübeden başka aklın kalbe, kalbin de akla seyahat etmesi gerekiyorsa, böyle yazılmış eserlerin okumak için de aynısı gereklidir. Başyapıtları sadece akılla okursan, kalbe dokunan yerleri kaçırırsın, yalnız duyguyla okursan, akıl gerektiren parçaları anlamayacaksın.
Yazımın ismini rastlantısal olarak İvan İlyiç’in Ölümü koymadım. Tolstoy'un bu küçük başyapıtı hem kalp hem de akılla okunması gereken eserlerden. Bu kitapta Rus milliyetçiliğinden uzak olan Tolstoy’u görüyoruz, onu uzun yazmakla suçlayanlara inat kısa ve yoğun. Bu kitap dördüncü aşamaya ulaşmış okurlar için.
Çeviren: Kısmet Rüstemov






