Cem Akaş kurmacanın sorunları üstüne ayrıntılı ve titizlikle düşünen yazarlardan. Sincaplı Gece romanını yeni yayımladı. Yazınsal metinleri nasıl okuduğunu anlattı.
Bir edebiyat metni nasıl okunmalı, nasıl okunmamalı?
CA: Artık bir işgal kuvvetleri komutanı gibi okuyorum: Bölgeyi tepeden gözden geçirirken, işime en çok yarayacak şeyleri en kısa zamanda nasıl alıp çıkabileceğimin hesabını yapıyorum. Görevin tamamlanması için bütün kitabı okumam gerekmiyor çoğu zaman, yüz sayfadan fazlasını okuduğum kitapların oranı hep düşüyor. Başkalarına tavsiye edebileceğim, övünçle söz edebileceğim bir şey değil. Yine de, bir kitabı okuyup bitirdikten sonra, “Ben ne okudum?” diye düşünürken önceleri farkında olmadan başvurduğum, sonraları bir yöntem olarak derinleştirmeye çalıştığım bir yaklaşımı biraz anlatabilirim belki.
İki aşamalı bir yaklaşım bu temelde. İlk aşamada kitabı kendi koyduğu hedefler ve kurallar bağlamında değerlendiriyorum. Yazar odaklı bir aşama bu – yazarın “sanat” bağlamında ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorum, neden öyle değil de böyle yaptığını; sonra da bu hedefi tutturmada ne kadar başarılı olduğunu ölçüyorum kendimce. Benzer bir şeyi yapmaya çalışmış kitaplar varsa bildiğim, hangisinin stratejisinin daha iyi işlediğini görmeye çalışıyorum. Bunun faydası, her kitaba nispeten açık bir kafayla yaklaşmama izin vermesi. “İyi roman şöyle olur” ya da “İçinde böyle bir diyalog parçası olan roman iyi olamaz” gibi önkabullerden mümkün mertebe uzak durmama yarıyor. Kitabın kendi dünyasının iç tutarlılığını önemsiyorum. En çok şeyi bu aşamada öğreniyorum. Burada bazen, kitabın çok zor bir iş yapmaya kalkışmış ama tam başaracakken başaramamış olduğunu görüyorum – bu tür kitaplara çok sempati duyuyorum. Kendine kolay bir hedef koymuş ve bunu hakkıyla yapmış kitaplardan daha çok seviyorum bunları.
İkinci aşama bir tasnif aşaması aslında. “Yazarın yaptığı şey neden önemli?” sorusuna yanıt arıyorum burada. Yazarın diğer kitaplarıyla, yazılmış diğer kitaplarla, hatta yazılabilecek kitaplarla karşılaştırıyorum, ama dünyayla, yaşamla, yapılabilecek diğer işlerle de karşılaştırıyorum. Yani edebiyat için neden önemli, yaşamlarımız için neden önemli, onu tartmaya çalışıyorum. İlk aşamada iyi not almayıp ikinci aşamada parlayan kitaplar olabiliyor. 90’larda yazılmış kitaplarda bu pek olmazdı, artık daha çok oluyor. “Birileri bu deneyimi yazmalıydı” dediğim kitaplar oluyor bunlar genellikle – “sanat” olarak yeni bir şey öğrenmesem de, yaşamla ilgili görgümü artırıyorlar.
Kendinize özgü okuma ritüelleriniz var mı?
CA: Pek yok sanırım. Zaten ritüel insanı olduğum da söylenemez. Almanya’da Almanlarla büyümüş olmaktan belki.
Okuma biçiminizi değiştiren yazarlar olduysa söz eder misiniz?
CA: Lisedeyken, okul kütüphanesinde Borges’in Ficciones’ini keşfettiğimde duyduğum heyecanı; lise üçün yazında, üniversite sınavları bittikten sonra, yazlıkta deniz kıyısında oturup Tutunamayanlar okuduğum ve deli gibi eğlendiğim günleri; üniversitedeyken, bir arkadaşımın tavsiyesiyle kütüphaneden aldığım Kozmokomik Öyküler’in sayfalarına gömülüşümü biraz hüzünle hatırlıyorum. Kendimi kapıp koyverdiğim böyle okuma deneyimleri yaşamayalı çok oluyor.