Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Ekim 2026

Roman

Gömdükleri Geçmişe Gömülenler

Emin Şir

Paylaş

0

0


Roman boyunca karakterler kendilerini anlatmıyor, konuştukça ortaya çıkıyorlar.

M. Ender Öndeş’in Dipnot Yayınları’ndan yayımlanan Kubur romanını okurken, bir romanın insanı etkileyebilmesi için büyük cümlelere, gösterişli anlatımlara ihtiyacı olmadığını bir kez daha anladım. Çoğu zaman iyi kurulmuş bir hikâye, yerli yerinde cümleler ve yazarın okura bıraktığı boşluklar yetiyor da artıyor bile.

Kubur tam da böyle bir roman.

Öndeş, anlatacağı şeyi okura açıklamıyor. Karakterlerin kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, ne hissettiğini uzun uzun anlatmıyor, yaşananların üzerine kalın çizgiler çekmiyor. Bir şey söylüyor, sonra susuyor. O suskunlukta okura düşünmek, tamamlamak, hatta bazen yanılmak için alanlar açıyor. 

Romanı benim için değerli kılan en önemli özelliklerden biri bu.

Üstelik bunu son derece yalın bir dille yapıyor. Gösterişsiz ama güçlü bir dil bu. Lafı dolandırmıyor; cümleleri edebî görünmek için ağırlaştırmıyor. Anlatılanların ağırlığını dilin gösterişine yüklemek yerine hikâyenin kendisine bırakıyor.

Kubur 6 Haziran 1981’de yaşanan gerçek bir olaydan yola çıkıyor. Bu olayın detaylarını da okurun araştırıp öğrenmesine bırakıyor. 12 Eylül’ün karanlığı, devrimci mücadele, korku, arkadaşlık, ihanet ve geçmişle hesaplaşma romanın önemli damarlarını oluşturuyor. Ancak kitabı bir 12 Eylül romanı olarak okumak romana haksızlık etmek demek. Çünkü Öndeş’in asıl ilgisi tarihin kendisinden çok, insanın içinde bıraktığı izlerde. Yani Öndeş, tarihsel bir olayın peşine takılıp gitmiyor; o olaydan hareketle insanın vicdanına, belleğine ve kendi geçmişiyle kurduğu ilişkiye bakıyor. Tarihin acısını okurun önüne koyup geri çekilmiyor; o acıdan kuruyor hikâyesini.

Öndeş’in burada kolay bir yol seçmediğini düşünüyorum. Böyle ağır bir malzemenin içinde, karakterleri iyi ve kötü diye ayırmak, birilerini kahramanlaştırıp birilerini suçlu ilan etmek çok kolay. Oysa Kubur’daki insanlar (yazarın kendi deyişiyle) steril değiller. Korkuyorlar, yanılıyorlar, susuyorlar, karar veriyorlar ya da veremiyorlar. İnsan dediğimiz şeyin bütün o karışık, çelişkili hâliyle duruyorlar karşımızda.

İnsan yaptıklarıyla olduğu kadar yapmadıklarıyla da hesaplaşır mı? Verdiği ya da veremediği kararlarla…Sustuklarıyla ya da söyledikleriyle…Hatta söylemedikleriyle.

Geçmişini gömdüğünü sandığında, gerçekten ondan kurtulabilir mi insan?

Romanın adı da bütün bunların üzerinde dolaşıyor.

Belki de kitabın en güzel taraflarından biri, bu adın okudukça başka başka anlamlara açılması. Gömülenler, geride bırakılanlar, unutulmak istenenler... Toprağın altında kalanla insanın içinde kalan arasındaki giderek kısalan mesafe.

Kubur bir yer ya da kabir çağrışımından ziyade insanın kendi geçmişini içine gömmeye çalıştığı ama sonunda kendisinin içine düştüğü bir çukur gibi çalışıyor. Gömdükleri geçmişin içine gömülenler…

Roman boyunca karakterler kendilerini anlatmıyor, konuştukça ortaya çıkıyorlar. Okur onların kim olduğunu, ne yaşadığını ve birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde olduklarını konuşmaların arasından topluyor. Bu da romana, her şeyi açıklayan bir anlatıcının sağlayamayacağı bir doğallık kazandırıyor. Romanı asıl taşıyan şey de bu: Kurgu, dil, suskunluklar ve karakterlerin okurun önünde yavaş yavaş açılması.

Diyaloglar da romanın bu ölçülü haline çok iyi eşlik ediyor. Kısa, öz ve yerli yerinde. Kullanılan sözcükler ne eksik ne fazla; her karakterin ağzına yakışacak biçimde seçilmiş. Muhabbet uzayıp da “bitse de romana dönsek” dedirtmiyor insana. Tam tersine, konuşmalar ilerledikçe karakterler biraz daha belirginleşiyor, hikâye biraz daha derinleşiyor. 

Özellikle böyle politik ve travmatik bir dönemi anlatan romanlarda yazarın anlatma hevesi bazen romanın kendisini boğabiliyor. Tarih anlatılıyor, karakter açıklanıyor, yaşananların anlamı tekrar tekrar söyleniyor. Okura pek bir şey bırakılmıyor. Kubur ise çoğu yerde bunun tersine davranıyor. Söyleyeceğini söylüyor ve susuyor.

Bu yüzden romandaki sessizlikler de en az cümleler kadar önemli.

Kubur’un bir başka güçlü yanı da kurgusu. Gerçek bir olaydan yola çıkmak başka, o olayın içinden iyi bir roman çıkarmak başka. Öndeş, gerçeğin ağırlığını sırtına alıp yürümek yerine, onu edebiyatın içinde yeniden kuruyor. Zamanlar, insanlar ve geçmişle bugün arasındaki bağlar yavaş yavaş birbirine ekleniyor. Roman ilerledikçe başta başka türlü baktığınız bazı şeylerin anlamı değişiyor.

Ben Kubur’u en çok bu nedenle sevdim.

Anlatacak çok şeyi olan ama okura her şeyi anlatma ihtiyacı duymayan bir roman. Politik bir zeminden çıkıyor ama politik bir bildirinin diline düşmüyor. Geçmişe bakıyor, hatırlıyor ama insanın o geçmişle bugün arasında nasıl yaşadığını sorguluyor.

Asıl önemlisi bunu ortalığı velveleye vermeden yapıyor.

Belki de Kubur’un kendisine en çok yakışan tarafı bu: Söyleyecek sözü çok ama fazlaya kaçmayacak kadar az.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bronte Kardeşlerin Romanlarını Etkiley..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şevval Uzun

3 Ağustos 2025

Zamana Yazılmış Bir Eğer

“Hatıralarımız ağır gelir ruhumuza, yaprakların ağır geldiği gibi can çekişen bir ağaca.” Kitaplarda, filmlerde, anlatıların çoğunda zaman hep güçlü bir unsur olarak karşımıza çıkar. Zaman sadece bir çerçeve değil; karakterleri yönlendiren, hikâyeyi dönüştüren, duyguları teti..

Devamı..

Yazarken Konfor Alanının Dışına Çıkmak

M. C. D. –. A. LaPlante

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024