Murat Uğurlu ile ikinci öykü kitabı Aydınlıkta Saklanıyorum odağında yapmış olduğum söyleşi insanın hammaddesine tutulan ışıkların “farkında olmasak da” her şeyi apaçık aşikar ettiği ve sonsuz yanlış anlamalara işaret edilen öyküler boyunca bu dünyada tercihlerimiz ölçüsünde var olabileceğimizi kavramamızın ne kadar önemli olduğu yönünde gerçekleşti. “Bana sorarsanız Buralar Bıraktığın Gibi, Bob Dylanvari mızıka-gitar tek kişilik orkestra türü bir kitaptı. Tek sesli, lirik, konar göçer… Aydınlıkta Saklanıyorum ise yerleşik bir oda orkestrası gibi. Çok sesli, sizin de söylediğiniz gibi “parçadan bütüne” ve karakter odaklı” diyor Murat Uğurlu.
Yerleşik bir oda orkestrasından çok sesli bir müzik dinlemek isterseniz Aydınlıkta Saklanıyorum odağında Murat Uğurlu ile gerçekleştirdiğim söyleşimizi okumanızı tavsiye ederim. Buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Biyografinize baktığımızda yönettiğiniz kısa filmler olduğunu, festivallerde ödüller aldığınızı okuyoruz. Özellikle edebiyatla olan bağınızın yönettiğiniz filmleri nasıl etkilediğini sorarak başlamak istiyorum ilk soru itibariyle.
Murat Uğurlu: Edebiyat ve sinema lise yıllarından beri hayatımın merkezinde. Birinden diğerine geçebilme özgürlüğünü seviyorum. Hatta sanırım film yapmanın çok pahalı, kalabalık ve izzetinefis örseleyen bir iş olması, tek başına masamın başında hesapsız kitapsız, özgürce çalışabildiğim için edebiyata “çölde vaha bulmuş kervancı” gibi büyük bir arzuyla dönmemi sağlıyor. Fakat şunu söylemeliyim: Okumaktan keyif aldığım ve yazmayı istediğim türde metinlerle, bir yönetmen olarak beğendiğim ve yapmak istediğim filmler arasında -derindeki o cevher aynı olsa da- epey zıtlık var. Örneğin “duygu yüklü”, “konuşkan”, “sere serpe” bir film yapmak istemem şimdilik, hatta bunu biraz aşağı da bulurum içten içe. Fakat bir öykü yazarı olarak ya da daha genişleterek söyleyeyim, Türkiye standartlarında fena sayılmayacak bir okuyucu olarak edebi metinlerdeki o filtresiz iç dökme haline, ciğerden anlatıma, duygusallık ve dürüstlük pozlarına, bilinç akışıyla karışık gevezelik etme iştahına bayılırım. Aklıma kestirmeden şu eski, seksist şaka geliyor: “Sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı, yatakta…” Benim durumum da biraz öyle galiba.
AK: İçinde dokuz öykü bulunan ikinci kitabınız Aydınlıkta Saklanıyorum, Buralar Bıraktığın Gibi’den dokuz yıl sonra geldi. Dokuz yıllık bir aradan sonra neydi kitabı size yazdıran odak meseleniz?
MU: Kısa ya da uzun fark etmez, bir film yapmak belalı bir süreç, hatta şizofrenik bir tarafı var. Aynı anda hem sanatçı olacaksınız hem de en pespayesinden pazarlamacı… Hem çok inatçı olacaksınız hem orta yolcu. Ayrıca birilerini bir şeylere ikna etmeye çalışmak ve bunu sürekli yapmak çok yorucu. İlk kitabım Polonya’da film okulunda öğrenciyken basılmıştı. Okuldaki hiyerarşik düzenden ve kurallardan epey sıkılmıştım. Oturup Buralar Bıraktığın Gibi’yi yazdım ben de, basbayağı intikam alır gibi. Tabii o zamanlar 24-25 yaşlarındaydım. Sonradan düşününce “Çocukça ve sağlıksız bir yöntem,” deyip kızmıştım kendime. Bilin bakalım ne oldu? Aydınlıkta Saklanıyorum’u yazarken artık otuzların ortasında olgun bir adamdım ve yine aynı fay hattı tetiklenmişti. Bu defa çok emek verdiğim bir uzun metraj senaryosunu birtakım bürokratik sebepler yüzünden çekemedim. Ve evet… dokuz yıl sonra sığınılacak tek bir liman vardı, yelkenleri fora edip huzursuzluk ve öfke içinde bir süre orada dinlendim diyelim.
AK: “Müsaadenizle artık aydınlıkta saklanıyorum.” Öyküleri okuyunca, tek tek karakterlerin hikâyelerine baktığımızda aydınlıkta saklanmanın, her şey apaçık ve aşikârken asıl olanı saklamaktaki ısrarın ne kadar gereksiz olduğunu anlıyoruz ve bu dünyada tercihlerimiz ölçüsünde var olabileceğimizi bir kez daha kavrıyoruz aslında. Kitabın içeriğine doğru alıntıladığım bu cümle üzerinden girebilir miyiz diye sorsam, ne söylemek istersiniz?
MU: Yaptığınız alıntı, son öyküdeki güvenilmez bir karakterin ağzından çıkan sözler. Yazar olarak benim arkasında durabileceğim derinlikli bir cümle değil. Peki öyleyse kitabın ismi neden Aydınlıkta Saklanıyorum, diye sorabilirsiniz haklı olarak. Cevabım basit: Fonetik sebeplerle… Metinleri yüksek sesle tekrar tekrar okurken ahengi, müziği hoşuma gitmişti. Dosyanın da henüz bir ismi yoktu, denk düştü diyelim. Editörüm Devrim (Çakır) sağ olsun çok titiz bir yol arkadaşıydı. Ayrıca kitabın arka kapak metnini de yazdı. Onun “Herkesin her zamandakinden daha görünür olduğu bir çağda, dünyanın gözünün içine baka baka saklananlar…” vurgusu, belki de öykülerin kolektif ruhunun oralarda bir yerde olduğu hissini yaratmış olabilir. Elbette kitabın içeriğine bu cümleden girmek isterseniz, derim ki hay hay, istediğiniz kapıdan pencereden bacadan girebilirsiniz. Hatta yazarın kendi kapısını kullanmadığınız için mutlu olurum.
AK: Kitabın ilk öyküsü "Kutsal İnek"te geçen “Basit bir yanlış anlamadan türeyip duran sonsuz bir yanlış anlama…” ve “Her şeyin bir sebebi var” cümleleri üzerine konuşmak isterim çünkü bu iki cümle diğer öykülerin konuları boyunca uzanarak diğer öykülere de temas ediyor bir şekilde. Basit yanlış anlamaların kederimize etkisi çok büyük, öyle değil mi?
MU: Wittgenstein “Felsefe, dilin yanlış anlaşılmasının bir yan ürünüdür,” der. Tabii alıntı yaptım diye boş vakitlerimde Wittgenstein filan okuduğumu sanmayın, Tractacus dahil hiçbir kitabını bitirebilmiş değilim. Her neyse... Wittgenstein’a nazire yapıp bahisleri yükseltecek olursam… Yalnızca dil değil, “kültür” dediğimiz o devasa sepetin içindeki her şey sonsuz bir yanlış anlama bana kalırsa. Big bang nedir, diye sorsanız, tereddütsüz yanlış anlamadır derim. Bu hem olumlu hem de olumsuz bir şey. Ölüm gibi. İyi ki var ve keşke olmasaydı. Sorunuza dönecek olursam… "Kutsal İnek", kitabın tonunu belirleyen ilk ve en uzun öykü. Peşinden gelen öyküler için sanırım el feneri vazifesi görüyor.
AK: Aydınlıkta saklanmak mümkün mü? Parçadan bütüne giden bir anlatım var ve en önemli parçalanmaları aslında dışarda değil, aile içerisinde veya çok yakın, tanıdık bildik çevremizde yaşıyoruz. Aydınlıkta saklanılanları herkes biliyor fakat odak konu başka şeylermiş gibi davranılıyor. Öykülerdeki tüm hikâyelerde bu noktadan el alıyor sanki.
MU: Kitaptaki dokuz öykünün bence iki ortak noktası var: 1- Atmosfer 2- Kara mizah. Karakterlerin hangi zamanda, hangi şehirde, hangi şartlar altında yaşadıklarından bağımsız, bir tür ruh kardeşi olmaları önemliydi. Kara mizah ise dünya ahvaliyle ve varoluş migreniyle başa çıkmak için kullandıkları bir aspirin gibi. Alt tarafı aspirin işte, köşedeki bakkalda bile satılıyor deyip geçmemek lazım, faydaları saymakla bitmez. Bana sorarsanız Buralar Bıraktığın Gibi, Bob Dylanvari mızıka-gitar tek kişilik orkestra türü bir kitaptı. Tek sesli, lirik, konar göçer… Aydınlıkta Saklanıyorum ise yerleşik bir oda orkestrası
AK: Tüm öykülerde hemen hemen alınan bir yol var, yolculuk teması var. Araç olarak da özellikle tren. Somut olarak yeni başlangıçların işlendiği, yeni bir şehre gidildiğini okuyoruz fakat hikayelerin çağrışımları da yolculuk üzerine. Yeniyi ve başlangıçları çağrıştırdığı için mi yol kavramı hemen hemen her öyküde var yoksa bir sıkışmışlık ve çıkış rotası için mi oluşuyor bu yollar?
MU: Durağan, eylemsiz, dramatik yapısı olmayan “öyküsüz öyküler” okumaktan ve yazmaktan pek hoşlanmıyorum. Bir koltukta oturup hayat hikâyesini paylaşan birinci tekil anlatıcının bile azami ölçüde atmosfer, renk, koku, ışık, mekân vb. unsurları öyküye dahil etmesi önemli. Yoksa flu bir boşlukta dünyanın en güzel cümlelerini arka arkaya dizseniz, sanki o kurgu bir metin olmuyor da, felsefi bir monologa dönüşüyor. Yolculuk, tren, hareket hali, pencereden akıp giden manzaralar… Galiba bunların hepsi okuyucunun zihninde “resimli bir öykü” yaratabilmek için. Bilirsiniz, Tolstoy’un şahane bir sözü var: “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.”
AK: Kışla, bir otel odası, rutubetli bir bodrum katı veya şehrin göbeğinde her tür mekânda hikâyesi olan insanlar. Öykülerdeki mekânları sadece bir bina değil canlı birer unsur olarak yansıtmışsınız.
MU: Biraz önce söylediğim gibi, bir öykü yazarken atmosferi ve mekânın imkânlarını sonuna kadar kullanmak istiyorum. Kafam hep öyle çalışıyor. Belki de yönetmenliğin yan etkisidir bu, mesleki deformasyon… Fazlası zarar tabii. Umarım tadını kaçırmıyorumdur.
AK: Son olarak pandemiydi, savaştı, ekonomik krizlerdi derken dünyanın büyük bir yenilenme içerisine girdiği söyleniyor. Yenileniyor mu gerçekten, yenilenen bir şeyler var mı ve asıl ilgilendiğim konu aslında edebiyat. Yeni dönemle birlikte nasıl metinler okumaya başlayacağız?
MU: Hikâyeler uydurma ve hikâyelerle avunma arzusunun insanlık var oldukça kaybolmayacağına eminim. Ama bu hikâyelerin formu ve mecrası ne olur, edebiyatın pabucu dama atılır mı, kim bilir? Soruyu sordum, cevabını da verip çemberi kapatayım izin verirseniz: Kimse bilmez Aynur Hanım, herkes her şeyi yanlış anlar sadece.






