Carl Sagan: Dört Kozmik Soru
28 Kasım 2019 Bilim Teknoloji İnsan Felsefe

Carl Sagan: Dört Kozmik Soru


Twitter'da Paylaş
0

Önümüzdeki on yıllarda gökbilimdeki en önemli keşiflerin ne olacağını, yani yaratılış efsanemizin geleceğini tahmin etmeye çalışmak saçmadır. Öte yandan, dudak uçuklatacak yeni keşiflerin en azından olası olduğunu gösteren yeni yöntemlerin geliştirilmesi yönünde fark edilir ilerlemeler var.

Her kültürün kendi yaratılış efsanesi, yani evrenin oluşumunu ve içindekileri anlama çabası vardır. Bunların hemen hemen hepsi masalcıların uydurduğu öykülerden pek de farklı değildir. Bugün bizim de bir yaratılış efsanemiz var. Ama bu, sağlam bilimsel verileri teme alıyor: Genişlemekte olan bir evrende yaşıyoruz. Bu, sıradan insan aklının kavrayamayacağı kadar büyük ve yaşlı bir evren. İçindeki gökadalar dev bir patlamanın (Büyük Patlama) kalıntıları ve hızla birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Bazı bilim insanları evrenin çok sayıdaki kapalı evrenden biri olabileceğini düşünüyor. Bazıları bir anda büyüyüp dağılabiliyor ya da yaşayıp ölebiliyor. Aralarında sonsuza kadar genişleyebilenler de olabilir.

Evrenimiz, aralarında Samanyolu’nun bulunduğu yüz milyon kadar gökadadan oluşuyor. Samanyolu’na “bizim gökadamız” demekten hoşlanırız, ama kuşkusuz ona egemen değiliz. Güneş’ten sonraki üçüncü sırada yer alan ve adına Dünya dediğimiz küçük bir gezegende yetişip evrim geçirmiş elli milyar canlı türünden sadece biriyiz. Sistemimizdeki diğer dünyalardan yetmişini incelemek, dördünün de – Ay, Venüs, Mars ve Jüpiter – atmosferine girmek ya da yüzeyine inmek üzere uzay araçları gönderdik. Yani biz de bir efsanenin peşinde uğraş veriyoruz. 

Önümüzdeki on yıllarda gökbilimdeki en önemli keşiflerin ne olacağını, yani yaratılış efsanemizin geleceğini tahmin etmeye çalışmak saçmadır. Öte yandan, dudak uçuklatacak yeni keşiflerin en azından olası olduğunu gösteren yeni yöntemlerin geliştirilmesi yönünde fark edilir ilerlemeler var.

İşte, uzay araştırmaları ve gökbilim çalışmaları için sağlanan fonda kısıntıya gidilmemesi koşuluyla çok verimli olabilecek dört soru:

1 Mars’ta hiç yaşam oldu mu? 

Mars gezegeni bugün kupkuru, donmuş bir çöl görünümünde. Ama gezegenin her yerinde, açıkça belli eski akarsu vadileri var. Ayrıca eski göllerin ve belki de okyanusların izleri görülmekte. Yüzeydeki krater bolluğuna bakarak Mars’ın daha ılıman ve nemli olduğu zamanı kabaca tahmin edebiliriz. Cevap yaklaşık dört milyar yıl öncedir. Bu zaman Dünya’da yaşamın gelişmeye başladığı zamana denk gelir. Birbirine yakın bu iki gezegenin çok benzer çevre koşullarına sahip olmaları, buna karşılık yaşamın sadece birinde ortaya çıkması olası mıdır? Mars önümüze iki temel bilmece koyar: Geçmişte ya da bugün, üzerinde yaşam olup olmadığı ve Dünya’ya benzeyen bu gezegenin neden kalıcı bir buzul çağına girdiği.

Viking uzay aracı 1976 yılında Mars’a indiğinde atmosferi incelemiş ve Dünya atmosferinde bulunan gazlardan birçoğunun – örneğin karbondioksit – orada da bulunduğunu, bizde yoğun olarak bulunan bazı gazlara da – örneğin ozon – orada az miktarda rastlandığını saptamıştı. Böylece Mars’ın atmosferinin kendine özel yapısını keşfetmiştik. 

O sıralarda garip bir bulgu ortaya çıkarıldı. Kuzey Kutbu’ndaki buz tabakasında, donmuş karların hemen üzerinde göktaşları bulunmuştu. Bazıları Viking’den önce bazıları sonra keşfedildi ama çoğu on binlerce yıl önce Dünya’ya düşmüştü. NASA’da araştırmalara ayrılan kaynak çok kısıtlı olduğu için bu göktaşları üzerinde ön inceleme bile yapılamadı. Bunlardan bazılarının Ay’dan geldiği sonra anlaşıldı, birkaçı da Venüs’ten gelmişti. Bazılarınınsa minerallerinde Mars atmosferinin izleri bulunduğu için, şaşırtıcı bir şekilde Mars’tan geldiği anlaşılıyordu. 

1995-96 yıllarında NASA Johnson Uzay Uçuşları Merkezi’ndeki bilim insanlarının nihayet incelemeye başladığı bir göktaşının (ALH84001) Mars’tan geldiği belirlendi. Göktaşlarında, bazen Dünya’daki yaşamla ilişkilendirilen başka mineraller de bulundu. Ama elde edilen en kışkırtıcı sonuç, bazı bilim insanlarının nanofosil olarak adlandırdıkları şeylerin bulunmasıydı. Peki ama Dünya’da ve Mars’ta hiç aynı yapıda mineral olmadığını söyleyebilir miyiz? Elimizdeki veriler yeterli mi?

Eğer şansımız yaver giderse gerçekten bağımsız yaşam biçimleri bulacağız. Peki bunların nasıl genetik kodları olacak? Sonuç ne olursa olsun, bu bize yaşamın birçok bilim insanının sandığından çok daha yaygın olabileceğini düşündürecektir. 

2 Titan yaşamın başlangıcı için bir laboratuvar mıdır?

Satürn’ün büyük uydusu Titan, Dünya’nınkinden on kat yoğun ve büyük ölçüde azot ve metandan oluşan atmosferiyle olağandışı bir dünyadır. ABD’nin gönderdiği iki Voyager uzay aracı Titan’ın atmosferinde bazı basit organik moleküller saptadı. Bunlar Dünya’da yaşamın ortaya çıkışıyla ilişkilendirilen karbon temelli bileşiklerdir. Titan donuk, kırmızımsı bir sis tabakasıyla kaplıdır. Bu tabakayla, laboratuvarda oluşturulan Titan atmosferine enerji verildiğinde meydana gelen kızıl-kahverengi katı madde eş özelliklere sahiptir. Bu maddenin neden oluştuğunu incelediğimizde, Dünya’daki yaşamın temel yapı taşlarından birçoğunu içerdiğini görüyoruz. Titan Güneş’ten çok uzak olduğu için, eğer üzerinde su varsa donmuş olmalıdır. Bu yüzden, yaşamın başlangıcında onun Dünya’nın henüz tamamlanmamış bir benzeri olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak zaman zaman meydana gelen kuyrukluyıldız çarpmaları yüzeyi eritebilir ve Titan üzerinde herhangi bir yerin, 4,5 milyon yıllık tarihi boyunca aşağı yukarı bin yıl kadar su altında kalmış olduğu öne sürülebilir.

3 Dünya’dan başka yerlerde akıllı canlılar var mı?

Radyo dalgaları ışık hızıyla yol alır. Hiçbir şey daha hızlı değildir. Uygun bir frekansla, uzay boşluğundan ve gezegenlerin atmosferinden kolayca geçer. Radyo teleskopları kullanılarak bize mesaj gönderen olup olmadığı araştırılıyor. Şimdiye kadar kesin bir şey bulamadık, ama boşuna umutlandıran “olaylar”la karşılaştık. Alınan bazı sinyaller, Dünya dışında zeki canlıların varlığını gösteren bütün ölçütlere uyuyor, biri dışında: Teleskopu birkaç dakika, ay ya da yıl sonra aynı yere çevirdiğinizde, daha önce alınan sinyal bir daha asla gelmiyor. Arama programının henüz başlangıcındayız. Eğer Dünya dışında akıllı canlıların var olduğu bulunursa evrenle ve kendimizle ilgili görüşlerimiz kökten değişebilir. Ama eğer uzun ve sistemli bir arama sonunda hiçbir şey bulamazsak Dünya’daki yaşamın ne kadar benzersiz ve değerli olduğunu anlamış oluruz. Her iki durumda da bu araştırmayı yapılmaya değer buluyorum. 

4 Evren nasıl oluştu ve akıbeti nedir?

Şaşırtıcı bir şekilde, çağdaş astrofizik bilimi tüm evrenin doğuşu, yapısı ve kaderiyle ilgili temel bir kavrayışın eşiğinde bulunuyor. Evren genişliyor, bütün gökadalar “Hubble akışı” olarak adlandırılan bir hareketle birbirinden uzaklaşıyor. Bu, evrenin başlangıcında ya da en azından şimdiki vücut buluşunda müthiş bir patlamanın olduğuna işaret eden üç temel kanıttan biri. Dünya’nın kütleçekimi havaya fırlatılan bir taşı geri çekecek kadar güçlüdür, ama çekimden kurtulma hızıyla yol alan bir roketi geri döndürecek kadar güçlü değildir. Evrende de durum böyledir. Eğer evrende çok fazla miktarda madde varsa bu maddenin kütleçekimi, genişlemeyi yavaşlatıp durduracaktır. Böylece genişleyen evren, sönen evrene dönüşecektir. Evrendeki bilinen maddelerin dökümü, genişlemeyi yavaşlatmak için yeterli değildir. Ancak ışık saçmadıkları için varlıklarını belli etmeyen ve böylece gökbilimcilerin işini kolaylaştırmayan karanlık maddelerin çok sayıda olabileceğini düşündüren nedenler vardır. Eğer evrenin genişlemesinin geçici olduğunu, sonunda bunun yerini daralan bir evrene bırakacağı ortaya çıkarsa bu, evrenin sonsuz sayıda genişleme ve daralma yaşadığı ve sonsuz yaşta olduğu olasılığını gündeme getirecektir. Sonsuz yaşlı bir evren için yaratılışa gerek yoktur, çünkü hep var olmuştur. Öte yandan, eğer genişlemeyi tersine çevirmeye yetecek kadar madde yoksa, bu durum evrenin yoktan var olduğu düşüncesine uygun düşecektir. 

Bunlar, her kültürün şöyle ya da böyle cevap bulmaya çalıştığı derin ve zor sulardır. Ne var ki sorulardan bazılarının cevabını bulma umudu gerçek anlamda ancak zamanımızda ortaya çıktı. Bu da tahminler ve öykülerle değil, gerçek, tekrarlanabilir, doğrulanabilir gözlemlerle yapılacaktır. Günümüz gökbiliminde bunların yerine konabilecek başka birçok soru olduğunu tekrarlamak istiyorum. Ama eminim ki en şaşırtıcı buluşlar, bugünkü aklımızla öngöremediklerimiz olacaktır.

Kaynak: Carl Sagan, Milyarlarca ve Milyarlarca, Füsun Baytok, 2019, Say


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR