Renkli Çiçeklerin Etrafındaki Siyah Beyaz Hayatlar
Özge Doğar, hem çocuklara yönelik hem de yetişkinler için pek çok romanı kaleme aldı. Eğitimci olan Özge Doğar bu sefer karşımıza bir öykü derlemesiyle çıktı ve Renkli Çiçeklerim Var dedi.
Dilek Karaaslan: Öncelikle roman ve çocuk kitaplarından sonra öykü kitabı fikri nasıl doğdu? Daha önce çeşitli öykü derlemelerine öykülerinle katkıda bulunduğunu biliyoruz, ama bu bir ilk. Öykülerin kitaplaşınca nasıl tepkiler aldın, bundan sonra yola nasıl devam edeceksin, öykü mü, roman mı?
Özge Doğar: Çeşitli dergilere öyküler yazıyordum fakat bir gün öykü kitabı da yazarım fikri açıkçası aklımda yoktu. Çünkü roman yazmak benim için hayatı tekrar yazıp şekillendirmek gibi… Belki her gün gördüğüm çiçekçi kadın olmasaydı, bu öyküler de olmayacaktı. Her gördüğümde zihnimde onunla ilgili parçalar şekillendi.
DK: Kitabın on üç öyküden oluşuyor ama hepsinin ortak noktası bütün karakter ve tiplemeler bir şekilde Çiçekçi Pembe’nin etrafında birbirine bağlanıyor. Kimi ondan çiçek alıyor, onu tanıyor, sohbet ediyor, kimisi de kayıtsızca önünden geçip gidiyor. Pembe’nin tüm öykü kahramanlarının yaşamlarını uzaktan izleyerek fikir sahibi olduğu bir atmosferi yaşıyor okur. Bu yakınlık, bağ kurma okura iyi geliyor. Bu fikri nasıl buldun, öyküleri bu bağlamda birleştirme fikri nasıl doğdu, nasıl geliştirdin?
ÖD: Her sabah işe gidiyoruz, işten dönüyoruz. Hepimizin hayatta ayrı ayrı bir ritmi var. Bu haraketlilik benim hoşuma gidiyor açıkçası. Şehir hayatını sevenlerdenim ben. Fakat bir şeyler yanlış, çünkü hepimiz mutsuzuz. Birbirimize selam vermeyi unuttuk. Bir bencillik dumanı hepimizi sardı, sarmaladı. Yolumun üzerinde her sabah çiçeklerini dizen bir çiçekçi kadın var, adı Pembe mi, bilmiyorum. Çiçeklerini rengârenk dizer ve taburesinde bekler. Kimse onu görmez, renkli çiçekleri de… Görünmeyenleri görünür kılmak istiyorum, kalemimle.

DK: Kitapta beni en çok etkileyen öykü Bozulmuş Gebelik oldu. Kadın kimliği üzerinden ama yine kadınların dışında yürütülen tartışmalardan biri de bu. Annelik, evlilik, kadınlığı tamamlayan zorunluluklar gibi tanımlanıyor. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Ülkemizde annelik, yalnızca evliliğin bir gereği, bir mecburiyet olarak mı görülüyor?
ÖD: Bir annelik baskısıdır, bitmiyor… Bunu o kadar sevimli bir şekle sokuyorlar ki; anne olmayan kadınlara üzülüyorlar bile. Evlenmek zorunluluk değil, anne olmak da… Kişisel tercihlere saygılı olmayan bir toplumda yaşıyoruz. Bu da bizi yoruyor. Gün geçtikçe anneliğin kavramı da kadınlar için değişecek elbette. Yavaşta olsa bir değişim var. Fakat annelik geleneksel bağlarla sıkı bir ilişki içerisinde. Bu da durumu etkiliyor.
DK:Bozulmuş Gebelik ve sendikalarla ilgili öykülerinle de bağlantılı olarak iş yaşamında gerek özlük hakları gerekse annelikle ilgili diğer hakların yeterince kullandırılmaması, kadınlar lehine atılan her iyi niyetli adımın geri dönüp kadınların üzerinde bir tehdit olarak sallandırılması hakkında ne söylemek istersin?
ÖD: Değişecek… Kadınlar artık kendileri üzerinden oynanan oyunların farkındalar. Eskinin “böyle gelmiş, böyle gider,” kadınları yok artık. Boyun eğmiyorlar, seslerini yükseltiyorlar. Dayanışma çok önemli, çünkü birlikte sesleri daha gür çıkıyor. Açıkçası başka çare de yok. Bu toplumun günah keçisi kadınlar değil, anlayacaklar, anlatacağız.
DK: Öykülerinde toplumsal sorunların ve kadına dair sorunların feminist bir bakış açısıyla örüldüğünü ve konuların günlük hayattan, ülkenin koşullarından alındığını görüyoruz. Sence edebiyat güncelden, ülkenin içinde yaşadığı dönemden tümüyle bağımsız olabilir mi? Ya da her türlü koşuldan bağımsız, edebiyat yalnızca edebiyat için yapılabilir mi?
ÖD: Edebiyat toplumdan yaşadığımız dünyadan bağımsız olamaz. Mekân, zaman, düşünce biçimleri, siyasi atmosfer, ekonomi… Her şey edebiyatı etkiler. Edebiyat canlıdır, hareketlidir. Bilim Kurgu yazıyorsak bile etkilenir. Yaşadığımız çevre bizi nasıl etkiliyorsa edebiyatımızı da etkiler.
DK:Yapay Zekâ adlı öykün oldukça ilginç, bu konuda okuduğum ilk öykü diyebilirim. Bir söyleşide katılımcılardan birinin yazdığı öyküler için yapay zekâdan değerlendirme ya da düzeltme istediğine tanık olup çok şaşırmıştım. Sence yapay zekâ, edebiyatçıların işini de elinden alacak mı? Bu tarz yapay zekâyla oluşturulmuş edebi metinlerle karşılaşıyor musun?
ÖD: Yapay Zekâ ile yazılmış bana çok fazla dosya geliyor. Bazıları iyi bile sayılabilir. Ama sıcaklık başka bir şey. Biz edebiyatta aslında sıcaklığı arıyoruz. Kendimizi kaptırıp gittiğimiz romanlar aslında sadece merakın değil sıcaklığın da peşine düştüğümüz eserler. Ben işte bunu yapay zekâ metinlerinde insanların bulamayacağını düşünüyorum. Yazar ile okuyucu arasında görünmez bir bağ var. Bu bağı hiçbir yapaylık sağlayamaz.
DK: Klasik sorumuz, dönüp dönüp okuduğun başucu yazarların/ kitapların, kimler/ hangileri. Yazmaya yeni başlayanlara neler tavsiye edersin?
ÖD: Benim bir İnce Memed’im var. Ondan vazgeçemem. Murathan Mungan şiirleri, besteleri. Diyaloglar için ise Shakespeare. Yazmaya yeni başlayanlara çok okumalarını tavsiye ediyorum. Ve kaleme çok dokunmalarını. Kaleme, sözcüklere dokunmadığınızda küsüyorlar. Mühim olan bir kitabınızın olması değil, edebi inceliğe sahip olunması. Bunu yeni yazarlarda çok sık görüyorum. Kitaplarınız olduğunda edebi anlamda bir yazar olunmuyor. Edebi inceliğin ne olduğunu anladığınızda ruhunuzla, duruşunuzla bunu kavradığınızda başka türlü düşünüyor ve yazıyorsunuz.






