Uyanalı epey oluyor. Yataktan kalkma isteğin yok. Kolların iki yana açık. Biri duvara değiyor, biri yatağın kenarındaki boşlukta asılı duruyor. Gözlerin tavana çakılı sanki. Her sabah aynı şeyler...
Tak, tak, tak...
Kapı mı çalınıyor?
Pek emin değilsin.
Gagasıyla cama vuran bir kumru mu ya da?
Sırtüstü uzandığın yerden hafifçe başını eğip camdan bakıyorsun. Karşı dairede pencere açık. Sabah sabah üst üste iki beden... Gözlerin takılıyor öyle. Perde dalgalanıyor bir süre sağa sola, yukarıya aşağıya. Bedenler birbirinden ayrılıyor sonra. Rüzgâr kesiliyor bir an perde iniyor.
Oda loş. Elektrikler kesik dünden beri. Kışın hep öyle oluyor zaten.
Tak, tak, tak komşu dairenin kapısı mı yoksa kapınız mı çalınan. Tak, tak, tak umursamıyorsun.
Öksüre öksüre boğazını temizliyor biri sitede. Tiz bir osuruk fişek gibi fırlıyor havaya. Kapı ve ısınsın diye çalıştırılan araçların motor sesleri.
Herkeste bir telaş, bir koşuşturma başlıyor sitede.
Yavaş yavaş giyiniyorsun, ağzını yüzünü yıkıyorsun. Aynada alnı kırışmış, yüzü sararmış biri kan çanağı gözlerle bakıyor sana. Bir şeyler diyecek olacaktı ki bakışlarını kaçırıp hızla merdivenlerden aşağı iniyorsun.
Hava gri. Caddeler dolu. İşyerlerinin camları buğulu. Zaman akıp gidiyor parçalara bölünerek.
Çaycı açık. Bir çay alıp içiyorsun, bir çay daha... Sigara yakıyorsun dışarıda. Bir iki nefes çekiyorsun.
Serçe cıvıltıları usul usul düşüyor üstüne.
Serçe gibi olmalısın, işleri güçleri yemlenme, çiftleşme, oh ne güzel diye düşünüyorsun.
Sigarandan son nefesi çekip, saate bakıyorsun ki mesai başlamak üzere. Hızlı hızlı yürüyorsun.
Gün parça parça, küçük küçük küçücük...






