Güneş
6 Ekim 2018 Öykü

Güneş


Twitter'da Paylaş
0

Beni yalnızlıkla korkutamazsınız.

Aşkla korkutabilirsiniz ama. Bir tık daha ötesine gidip ilgiyle, şefkatle, hatta önemseyerek. Uzun uzun cümleler kurabilirsiniz mesela, ya da bakabilirsiniz bir türkü uzunluğuyla korkutmak maksadıyla olmasa da.

Ama korkutursunuz yaramı gördüğünüzü belli ederseniz ya da sevdiğim bir şarkıyı mırıldanırken eşlik edip.

Sevdiğim türküleri bir bir seslendirerek ya da mırıldanırmış gibi yaparak korkutabilirsiniz beni. Şayet girmişse araya yalnızlık yahut belirtmemişseniz iyelikleri korkmam ama.

Bana beni görmezden gelerek iyilik de yapabilirsiniz. Yokmuşum gibi. Velev ki beceremezseniz görmezden gelmeyi, yanımdan geçerken bir posta memuru kararlılığıyla hızla dokunup amma velakin hissettirmeden geçebilirsiniz. Beni bakışlarınızla korkutabilirsiniz ama rüzgârınızla asla.

 

Böyle yazıyordu kilitli defterinin ilk sayfasında.

İnsan çocukken pek bir meraklı oluyor yasak denilen şeylerin peşinden gitmeye. Ben de öyleymişim sanırım. Merakımdan mıdır yoksa öğrenme açlığımdan mı orasını hiç sorgulamadım aslında. Birkaç güzel insan tanımıştım çocukken, hala tanıyorum gerçi ama güzel oldukları konusunda kararsızım. Güzel diye nitelendirdiğim şeylerin benden alınması da bu olguyu korumak için sebep veriyor da olabilir bana.

Üst komşumuzun çok fakir olduğunu düşünürdüm hep. Öyle ki resim defteri alacak parası olmadığı için evin duvarlarına çizerdi resimlerini. Arada uzun uzun bir şeyler de yazardı defterine.  Annem “deli o deli, uzak dur ondan” derdi. Delilerin uzak durulacak tipler olduğunu üst komşumuzun varlığı sayesinde öğrenmiştim.

Hâlbuki çikolatalı ekmek verirdi ne zaman çıksam yanına. Ona deli misin sen demeye korktuğumdan duvarlara resim çizmesinin sebebini sorardım. Bana güneşin olmadığı yerde çokça vakit geçirdiğinden güneşi unutmamak için duvara güneş çizdiğini, bu yüzden kimseye ihtiyaç olmaksızın güneşi görebildiğini söylemişti. Deliler tuhaf tuhaf da konuşur demişti annem. Ülke hakkında, millet hakkında, işçiler hakkında saçma sapan şeyler uydurup dururlar.

Bir arabası vardı, çok sık kullanmazdı ama bir yere gitti mi de günlerce geri gelmezdi. Bir keresinde beni de gezdirmişti. Anneme İlyas gillere gittiğimi, ödevleri öğrenip geleceğimi söylemiştim. Elime bir tabak tutuşturmuştu, üzeri beyaz mendille örtülüydü. Acıkırsanız yersiniz tembihinde bulunmamıştı ama. Acıkırsak yerdik herhalde. Bir tepenin oraya çekmişti arabasını, arabanın adı ne deyince Anadolu gibi bir şey demişti. Anlamamıştım ama anlamışım gibi yapmıştım. Güneş bulunduğu yerden aşağıya doğru ağır ağır ilerliyordu. Yeşil parkasının sağ cebinden bir defter çıkarmıştı, ilk sayfasına bir şeyler yazdı güneş tamamen kendini kaybettirene kadar. Güneşin gitmesiyle üşümüştüm. Gidelim mi dedi. Dudağımı büktüm, bu gidelim demekti demek ki. Gittik. Annem gördü. Yediniz mi dedi, yedik dedim. Kiminle yediğimi sormamıştı sonuçta.

O gün erkenden yatmıştım. Rüyamda güneşi görmüştüm, bana gülümsüyordu aynı resimlerde çizdiğim gibi. Uyandığımda bana gülümseyen o surat yoktu etrafta. Dışarısı bembeyaz olmuştu. İlyas’ın sesini duymuştum, kartopu savaşı oynamaya çağırıyordu beni. Annem izin vermedi, üşütür, hasta olursun bir de seninle uğraşamam dedi. Yahu dedim, bu anneler güzel olan her şeye niye karşı. Sözünü dinlemeyip gitmiştim de. Üst komşumuz da benimle birlikte çıkıyordu. Arabasını çalıştırdı ama çıkamadı yoldan, hay aksi dedi, peşine birkaç ayıp şey de söyledi ama annem kızıyor o lafları işittiğimi fark edince. Hoş, elimde değil ki kadın, kahır da etsen lütuf da etsen giriyor işte kulağına demişti babam. Babam da çok ayıp şeyler söylerdi ama duymazdım tabii. Sonra gitti babam. Gemiyle uzaklara gitti dedi annem, daha da görmedim onu. Uzun gidenler uzunca da dönmüyordu, bir kuraldı demek ki bu. Üst komşumuz da öyle yaptı. Lapa lapa üç kere kar yağdı o gidip gelene kadar. İki kere kısa kollu bile dolaştık. Ben birinci sınıftan üçüncü sınıfa geçmiştim hatta. Okul yeni açılmıştı. Annem kapının önüne doluşan sarı yaprakları süpürüyordu. Derken görmüştüm onu pencereden bakarken. Tıraşı epey gelmişti, parkası hala üzerindeydi ama. Peşinden üç adam daha girdi. Hemen çıktım tabii anneme görünmeden. Hep kapalı duran bir odası vardı. Ne kendisi girer ne merakıma yenik düştüğüm durumlarda girmeme izin verirdi. Toplam beş kişi küçük odadaydık. Hiç girilmediğinden midir nedir sanki tüm duvara muz kabuğunu yapıştırmışsın da kabuklar zamanla hafif kararmış gibi tuhaf bir renkteydi. Bazı yerler çok kötü olacak ki arkasını kapamak için resimler yapıştırılmıştı. Resimlerde de hep erkekler vardı. Kendisi gibi yeşil montlu tipler. Sonra kıpırdamayın, etrafınız sarıldı gibi sesler yükseldi. Annem ince bir çığlık attı.

“Ne yapacağız şimdi Deniz,” dedi kısa boylu olanı.

“Çocuk var, çatışmayacağız,” dedi diğeri. Çocuk olmam ilk kez işe yarayacak gibiydi sanki.

“Adın Deniz miydi,” dedim, başımı okşayarak, “evet, Deniz’di,” dedi.

“Bugün 12 Eylül,” dedi peşine, “unutturma bu tarihi olur mu?”

Demek ki Deniz’ler birbirlerine isim sormazdı. Benim adım da Deniz’di çünkü.

Aralarından şişmanca olanı penceresiz odaya pencere açmaya kalktı. Elindeki kocaman çekici duvara vurmaya başladı. Pencere oluşmaya başladıkça güneş çıktı ortaya, peşine bulutlar. Hemen altında da babamı alıp götüren o mavilik. Birkaç silah sesi duyuldu. Şişmanca olanı aşağıya atladı. Sonrasını hatırlamıyorum. Uyandığımda üç Deniz’den geriye sadece ben kalmıştım. Seken kurşunlardan biri kafama saplanmış, hastaneye yetiştirmişler yetiştirmesine ama gözlerime yetişememişler.

Annem evde bir odayı bana ayırdı. Bundan sonra güneşin olmadığı yerlerde çokça bulunacaktım sanırım. Aman, deli derlerse desinlerdi duvara resim çiziyorum diye. Güneşi unuturlarsa ben sorarım onlara.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR