Hafıza: Hatırlanan ya da Yaratılan
24 Eylül 2018 Edebiyat

Hafıza: Hatırlanan ya da Yaratılan


Twitter'da Paylaş
0

Hafıza, hatırlama, unutma ve bunların birbiriyle ilişkisi sanatın nesnesi olmayı sürdürüyor.

I

Giorgio Agamben Nesir Fikri'nde hafıza ile ilgili konuşurken ona unutkanlık atfeder. Unutulan bir şeyi de bize getiren odur. Burada Agamben'den esinle şöyle söylenebilir: Hatırlanan kendi içinde unutmanın imasını taşır ve bu da onu çekici kılar.

Zihin okyanus olarak düşünüldüğünde neden içinde bir hatırlama adası da barındırmasın. Böyle bir adanın dehlizleri de unutulanlara ait olacaktır. Sönmeye yüz tutmuş bir zihinde ada karanlığa doğru yol alacak, dehlizler gün yüzüne çıkacak insan iyice unutuluşa doğru sürüklenecektir. Bu süreç için insanın ölmesi şart mıdır?

 Ölüm ve unutmayı aynı anda düşününce Arnold Böcklin'in Ölüler Adası iyi bir örnek olabilir. Enis Batur "karanlık ve ışık" diye not düşmüş Bekçi kitabında resim için: Bir ada duruyor resmin orta yerinde, bir kayıkçının adaya usul usul yaklaştırdığı kayıkta ayakta duran ışıktan gövde belki yakın zaman içinde sönmüş ve adasına dimdik gitmeye hak kazanmış bir ölü can, belki de bir ölüsünü ziyarete gelen başka bir ölümlü. 

Ölüler Adası'na ilk baktığımda bir kayıp imgesi belirmişti. Sonra sonra unutma, ölüm arama gibi imgeler geldi. Siyah-beyaz kontrastı çok net zıtlıklar gösteriyordu. Enis Batur ölüm-yaşam ikiliğini tercih ediyor – ki serviler de bu düşünceyi destekliyor. Ama bu okuma sadece bir öneri çünkü resim bir hikâye dayatmıyor bize sadece gösteriyor. Atmosferdeki rüyayı andırır fluluk ve fırtına habercisi kara bulutlar pekâlâ insan zihniyle somutlanabilir.

Tekrar Agamben: İnsan için hafızanın aktarılmasından daha önemli olan, her gün arkasında tüketemeyeceği ya da koruyamayacağı koca bir yığın bırakan nisyandır. 

II

Günlükler de hatırlanacakların –iyi ya da kötü– kayıt altına alınmasıdır. Bir anlamda da yaşamı dışarı yansıtma biçimidir. Yazma eyleminin temelinde de bir çeşit iletişim kurma arzusu vardır. Günlükler okunma korkusuyla bu iletişimi daha baştan sakatlayacaktır. Ancak bu korku bir çelişki de barındırır. Ne kadar mahrem olursa olsun günlük kişinin kendini istediği biçimde yeniden yaratmasıdır. Alberto Melucci Oyuncu Benlik kitabında "Belleğimiz seçicidir ve hem tarihi hem de biyografiyi bir gelecek projesine göre yeniden yapılandırır," diyor. Bu cümleyle birlikte günlük ve bellek bir yerde buluşmuş olurlar.

Günlük formuyla yazılmış en ilginç romanlardan biridir Suzan Defter. Hem biçiminde hem de içeriğinde aynı Ölüler Adası gibi ikilikler barındırır. Amacını da şu cümle ile açıklar Ayfer Tunç: Aynı gerçeğin iki ayrı kişi tarafından aktarılmasını yazmak istemiştim. Derya ve Ekmel, yan yana akan günlerin sahipleri. Karakterlerin ikisi de yalnız, ikisi de geçmişten yaralı. Bu ikilinin çevresinde dolaşan yan karakterler daha çok psikolojik zamanı yönlendiriyorlar ve Derya ile Ekmel'in hatlarını keskinleştiriyorlar. Sözgelimi Derya'nın ağabeyi önemli bir figür. Yıllarca neredeyse aşkla ağabeyine bağlanmış olan Derya onun dönüşümüyle birlikte bir hiçliğe sürüklenir. Eski eşi Cihan'ı ağabeyi ile karşılaştırır, aşklarını da Suzan ile ağabeyinin aşklarıyla. Kusursuzdur Derya'nın karşısındaki sanki, bu idealize edilmişlik bitirir Derya'yı.

Derya'yı hiçliğe sürükleyen şey karşıtlıksa Ekmel'i sürükleyen de koşutluktur. bu koşutluğun en belirgini annesi ile eşi arasındakidir. Ekmel'in babası annesi tarafından hiç sevilmemiş, görmezden gelinmiş hatta umursamazlığı Ekmel'in babasını eritip bitirmiştir.

Ekmel sıkıntısını dağıtmak, uygun bir arkadaş –kadın- bulmak için evini satılığa çıkarır, Derya da aynı sebepten ev ilanlarını karıştırırken ulaşır Ekmel'e.

Böylece sabah dışarı çıkmış olurum. Evi görürüm, çarşıda dolanırım biraz. Vakit geçer.     

Derya ile Ekmel karşılaştıklarında konumları da belirir. Ekmel her zamanki gibi pasif konumdadır. Hareketsiz kalan, dinleyen. Derya ise tam tersi.

O içeriye biri girsin istiyor, ben dışarıya çıkayım istiyorum. (...) Ben arz, o talep.

Ekmel'in para karşılığı arkadaşlık teklifi Derya'ya başta garip gelse de yine çevrenin etkisiyle para almayacağını söyleyerek kabul eder. Birbirleriyle konuştukça hatırlamaya, geçmişi kurcalamaya devam ederler. Burada dikkat çekici olan romanın biçiminden dolayı yaşananların da bize geçmiş olarak yansıtılmasıdır. Ekmel ve Derya –ya da burada Suzan çünkü Ekmel'e kendini öyle tanıtmıştır ve Ekmel'in günlüğünde Suzan olarak yaşar, bu da bir diğer ikilik!– yaşarlar, konuşurlar sonra gelip bunları günlüğe yazarlar. Günlük biçiminin doğası gereği de kendileri nasıl yaşanmasını istiyorlarsa öyle. Sözgelimi 30 Kasım Cuma tarihli günlükte ikisi de bir rüyadan bahseder: Bir rüya görmüş Suzan hanım. Rüyasında iki ev arasında gerili bir ipin üstünde yürüyormuş. İpin ucundaki ev alev alev yanıyormuş, diğer ucundaki evse boş odalarla doluymuş. Düşmekten çok korkuyormuş. Derya: Ekmel bey tuhaf bir rüya anlattı bugün. Biri yanmakta olan diğeri boş iki ev arasında gerili ipte yürüyormuş.

Hafıza, hatırlama, unutma ve bunların birbiriyle ilişkisi sanatın nesnesi olmayı sürdürüyor. Böcklin'de bir dehliz olarak görünen bu ikilik Suzan Defter’de günlük yazımı ve gerçekliğin sorgusunu yanında taşıyarak iki zihnin aynı anda yansıtılma biçimi olarak çıkar karşımıza. Hem Ölüler Adası hem de Suzan Defter için tekrar Agamben: Zihinde belirmeden bir hatıradan diğerine atlayan hatırlanamayan, aslında, unutulmayandır. Bu unutulmayan nisyan, dildir; insanın sözüdür.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR