"Polisiye, modern çağın çocuğudur. Kaçış edebiyatı olduğu iddia edilir, oysa insanın gerçek yüzünü açığa çıkarmıştır."
Özer Sayın: Bir edebiyat eserinin polisiye roman olabilmesi için hangi unsurlara sahip olması gerekir? Araştırmacı yazar Erol Üyepazarcı polisiyede asıl unsurun muamma olduğunu söylüyor, katılır mısınız?
Ahmet Ümit: Evet, muamma bir edebiyat eserinin polisiye olarak nitelendirilebilmesi için temel unsurdur. Muamma kelimesini, gizemli suç veya açıklayamadığımız olay olarak da tanımlayabiliriz. Yani bir polisiye romanda ille de cinayet olması gerekmez. Hırsızlık veya devlete karşı işlenmiş suçlar da polisiyenin konusu olabilir. Önemli olan işlenen suçun roman boyunca kaldırılmaya çalışılan bir sır perdesinin arkasında olmasıdır. 1841 yılında yazılan
Morgue Sokağı Cinayeti klasik polisiyenin ilk eseri olarak kabul edilir.
İlk polisiye hikâyeyi Kabil’in Habil’i öldürmesine kadar vardırabiliriz. Sophokles’in
Kral Oidipus, Shakespeare’in
Hamlet ve Machbet gibi metinlerinde de polisiyenin izlerini görürsünüz. Dostoyevski’nin
Suç ve Ceza’sı da az önce sözünü ettiğimiz polisiyenin temel özelliklerini yansıtan büyük bir eserdir.
Öte yandan polisiyede sadece muammayla yetinemezsiniz. O muammanın arkasında bütün iyi edebiyat eserlerinde olması gereken unsurlar da yer almalıdır. Hikâyenin gerektirdiği bir dil, sağlam ve derinlikli yaratılmış karakterler, iyi bir olay örgüsü ve aynı zamanda dönemin sosyoekonomik yapısı ile tarihsel arka planı gibi unsurların bulunması gerekir. İşte iyi bir polisiye ancak böyle ortaya çıkar.
ÖS: Polisiye, edebiyat ortamında uzun yıllar boyunca hafife alınan bir tür oldu. Öyle değil mi?
AÜ: Bu, tümüyle insanlığın kültürel gelişimiyle ilgili bir problemdir. İnancı merkeze alan Ortaçağ’ın ardından Rönesans’ın gelmesiyle birlikte aklın inancın yerini alması, muhteşem bir sıçramaya neden oldu. İnsanoğlunu ileri taşıyan bu anlayış, yeni problemleri de beraberinde getirdi. Bu durum, duygusal olarak olgunlaşmamış bir kültürün ortaya çıkmasına neden oldu. Ne yazık ki insan aklı, vicdanı yanına almadığı için acımasızlaşmaya başladı. İnsanı merkeze alan Rönesans düşüncesi, onun kötü bir şey yapabileceğini göz ardı ediyordu. O yüzden insanın yapabileceği kötülükler sanat ürünlerinde bile yer almadı.
Örneğin cinayeti anlatmak, edebi türlerin konusu haline gelmedi, çünkü kötülük iğrençti. İnsanın karanlık yanıyla ilgili edebi eserler uzun zaman küçümsendi. Oysa kötülük insanla birlikte yaşamaya devam ediyordu. İşte aydınlanma hareketinin etkisiyle insanın karanlık tarafını anlatan polisiye romanlar küçümsendi. Hatta bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’na kadar edebi bir tür olarak bile kabul edilmedi. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşananlar, özellikle ABD’nin attığı nükleer bombalar, insanın her şeyi yapabilecek vahşilikte olduğunu ortaya koydu. Öyle ki, kötülüğün insanla birlikte var olduğu fark edildi. Gerçekçilik edebiyata döndü ve polisiyeye yönelim başladı. İşte polisiyenin itibarının yükselmeye başlaması ancak böyle oldu.
Ünlü Fransız yazar André Gide, ABD’li polisiye roman yazarı Dashiell Hammett ile ilgili kaleme aldığı bir makaleyle polisiyenin itibar kazanmasının önünü açan isimlerin başında gelir. Nasıl Edgar Allan Poe’yu tanıtan Charles Baudelaire ise; Avrupalı entelektüeller de André Gide sayesinde polisiyenin iyi edebiyat olabileceği görmüştür. Hammett ve Raymond Chandler 1929 yılındaki Büyük Bunalım’dan sonra suçun sosyoekonomik temelleri üzerine kurdukları romanlarla polisiyeye güç vermiştir. Onlar için suç gökten inen bir şey değil, kapitalizmin yarattığı bir gerçekliktir. Ne var ki polisiyeyi toplumsal eleştiride kullanan bu isimler bile küçümsenmekteydi.
Polisiye, modern çağın çocuğudur. Kaçış edebiyatı olduğu iddia edilir, oysa insanın gerçek yüzünü açığa çıkarmıştır. Sanılanın aksine insanın kalbine bakar: İyi polisiye, karanlığın kalbine yolculuktur.
ÖS: Geçmişi çok eskiye gitmesine rağmen polisiyenin Türkiye’de de küçümsendiğini görüyoruz.
AÜ: Ahmet Mithat Efendi,
Esrar-ı Cinayet (Cinayetlerin Sırrı) adlı eseriyle Türkiye’de polisiyeyi başlatan yazar olarak görülür. Buna rağmen bizim edebiyatçılarımız, polisiyeyi küçümsemek gibi büyük bir yanılgı içinde oldular. Açık konuşmak gerekirse bunun temel nedeni romanı Batı’dan almamızdır. Bizim edebiyatımız destan ve masallardır. Bu topraklara geldiğimizde Fars’lardan şiiri aldık; burada Kürtlerin Dengbejleri vardı, Ermenilerin efsaneleri anlatılırdı. Roma’nın şiir ve efsaneleri Anadolu’da yaşamaya devam ediyordu. Biz bütün bu edebi üretimden etkilendik, ancak romanı çok sonraları Batı’dan aldık.
Batı’daki edebiyat rüzgârları bize çok sonradan yansıdığı için polisiyedeki değişim de çok geç gerçekleşti. Oysa yazarlarımızın mecburiyetten de olsa kaleme aldığı polisiyeler çok keyiflidir. Sol kanattan Kemal Tahir, sağ kanattan Peyami Safa yazdıkları polisiyelerin altına kendi isimlerini bile koymaya utanmıştır.
Çok daha sonraları polisiyenin muhteşem bir entelektüel faaliyet içinde yazılabileceğini gördük. Umberto Eco’nun çok satan romanı
Gülün Adı veya Borges’in yazdığı hikâyeler bunun en güzel örnekleridir. Avrupa ve ABD’de polisiyenin çok okunmasının esas nedeni, iyi bir okur kitlesi olmasıdır. O okur kitlesi için iyi bir polisiye ziyafettir. Bizde okur kitlesi gelişmediği için insanlar hâlâ romanlardan hayat formülleri almaya çalışıyor.
ÖS: Son kitabınız İstanbul Hatırası, başrolünde İstanbul olan bir roman. Çok okundu ve ilgi topladı. İstanbul Hatırası’nın nasıl ortaya çıktığını anlatır mısınız?
AÜ: 1998 yılında romanda bir yol ayrımı yaşadım. Gaziantep’te, Fırat’ın kıyısında bir höyük gördüm. Çevresinde sütun başlarının taştığı bu höyük öylesine ilgimi çekti ki orayı yazmak istedim. İstanbul’a dönüşte danıştığım arkeologlar orasının çok önemli olmadığını, o bölgenin az ilerisinde yer alan, Hitit’in önemli merkezlerinden Kargamış’ı yazmam gerektiğini söylediler. Orası Hitit’in ikinci başkentiydi. Böylece
Patasana romanını yazdım. Gerçi sonradan “önemli değil” dedikleri yerin de Zeugma olduğu ortaya çıktı.
Patasana’yı yazmam, üzerinde yaşadığımız toprakların zenginliğini de gözler önüne serdi. Açıkçası bunun farkında değildim. Anadolu tarihinin farkına varınca, İstanbul’da yaşayan bir yazar olarak bende bir şehir romanı yazma isteği ortaya çıktı.
Patasana’dan sonra yazdığım romanlarda da tarihsel arka planları kullanmaya devam ettim. Kavim’de Suryanileri,
Beyoğlu Rapsodisi’nde bir semti,
Bab-ı Esrar’daysa Şems’i anlattım. Yani bu kitaplar aslında aynı zincirin halkaları gibidir. Bu toprakların kültürünü ve insanını anlatmaya çalıştım. Ben hiçbir zaman, sadece mekânı anlatmak için roman yazmadım. Bütün mekânların insan için olduğu gerçeğinden hareketle insanı, insanlığı anlatmak gibi bir derdim oldu.
İstanbul’un romanını yazma fikri beni büyülemişti. Ne var ki neyi nasıl yazacağımı bilemiyordum. Bu dönemde İstanbul’da geçen başka romanlar da kaleme aldım.
Beyoğlu Rapsodisi ve
Kavim İstanbul’da geçiyordu. Ama esas olarak ana kahramanın İstanbul olduğu bir roman meselesi on yıl içinde yavaş yavaş olgunlaştı.
Burası yeryüzünün en güzel şehri bana kalırsa. Dünyanın kültürel başkentinde yaşayan bizler bunun farkında değiliz, hatta birer barbar gibi yaşıyoruz. Bu romanı, İstanbul’a olan vefa borcumu ödeyebilmek için yazdığımı da söyleyebilirim. İnsanlara üzerinde yaşadıkları şehri bilip bilmediklerini soruyorum. İnsan yaşadığı yeri bilmediğinde kendini bilebilir mi, emin değilim…
ÖS: Romanlardan hayat formülleri çıkartılamaz mı?
AÜ: Büyük bir yanılgıdır bu, romanlardan hayat formülleri çıkmaz. Yalandır… Bir roman hayat konusunda sorular sorar. Bu yüzden demokratiktir. Okuru başka kitaplar okumaya, yeni sorular sormaya yöneltir.
“Bir kitap okudum hayatım değişti” anlayışı büyük bir yalandır. Böyle bir okuma macerası arıyorsan kutsal kitapları ya da bilimsel makaleleri okumalısın. Bir sanat yapıtı seçenekler sunmalıdır. Milan Kundera, “İyi roman belirsizliğin üzerinde yükselir” der. Buna katılıyorum, aksi takdirde ben bir din veya devlet adamına dönüşürüm. Formülü olan romanlar, saf okuru tavlamak için yazılmıştır. Üstelik zeki değil, kurnaz ve ahlaki olarak tutarlı olmayan yazarların icadıdır.
ÖS: Polisiyenin edebi bir tür olarak kabul edilmesine de yol açan İkinci Dünya Savaşı ile kötülüğün bireysellik dışına çıktığını da söyleyebilir miyiz?
AÜ: İkinci Dünya Savaşı, modernizm düşüncesinin çok iyi bir şey olduğu fikrini ortadan kaldırmıştır. Dostoyevski’nin
Suç ve Ceza romanının ana karakteri Raskolnikov ile Hiroşima’ya bomba atanların zihniyeti aynıdır. Bir insanı öldürdükten sonra, ne amaçla yaparsanız yapın, bir daha katil olduğunuz gerçeğini değiştiremezsiniz.
Ne yazık ki, cinayetin insana özgü olduğu da bir gerçektir. Hâlâ azı dişlerimizi koruduğumuzu unutmayın. Geçmişimize baktığınızda mağaralardan ayrılma döneminin çok yakın olduğunu görürüz. Hâlâ içimizde öldürme duygusunu ve var olmak için başka canlıları öldürme gerekliliğini taşıyoruz. İnsanoğlunun kültürü, henüz içindeki şiddetle baş etmeyi başaramadı.
Kapitalizmle ve devletin kurulmasıyla birlikte insanların içindeki öldürme duygusu bir mekanizmaya, makineye çevrilir hale geldi. İnsanın içindeki kötülük duygusunun nerelere varabileceğini gördük. Hiçbir aslan yüz bin ceylanı öldürmez, bunu ancak modernizme ulaşmış insanoğlu yapar.
ÖS: Polisiyenin biçimi değişiyor, daha karmaşık bir hal alıyor. Sizce polisiyenin toplumsal rolü artık nasıl olmalı?
AÜ:
Morgue Sokağı Cinayeti’nde, anneyle kızı kimin öldürdüğü, onları bacanın içine kimin soktuğu soruluyordu. Bu sorular yeterli oluyordu, çünkü 170 yıl önce polisiyenin toplumsal rolü ancak bu çerçeve içinde kalıyordu. Günümüze gelene kadar önemli aşama kat edildi. Poe’nun sorduğu soru çok pratiktir; cinayet nasıl işlendi? Ama artık biz okura öyle şeyler anlatmalıyız ki; hayat nedir, insan nedir, insan neden cinayet işler gibi soruların peşinden koşsun. Bu anlamda polisiyenin eleştirel edebiyatın yerini alabileceğini söyleyebilirim.
ÖS: İnsanlar neden polisiyeleri sever?
AÜ: İnsanlar polisiyeyi, kendi içlerindeki karanlığa bakabildikleri için seviyor. Herkes kendi arka bahçesindeki kötülüğün farkında! İçinde potansiyel bir katil taşıdığını çok iyi biliyor. Polisiyeler bu anlamda içimizdeki kötülükle yüzleşerek birisini öldürmenin çözüm olmadığını ve bir yere varılmayacağını da gösterir.
Elbette iyi polisiyeleri kastediyorum, çünkü kötü metinler şiddeti över. Polisiye romanlara olan ilginin bir başka açıklaması daha var. Polisiye, riske girmeden heyecanı yaşamanıza izin verir. Evinde oturup elinde tuttuğun polisiye sayesinde bütün heyecanı yaşarsın. Tehlikeye karışmadan, hapse girmeden adrenalini yükseltirsin. Polisiyeyi merakla okurken kendinle de yüzleşirsin.
ÖS: Kötülük sizce nasıl ortaya çıkıyor?
AÜ: Kötülük ve iyilik insanın içinde birlikte var olan, ama toplumsal sistemin etkilediği iki unsurdur. Toplumsal yapı, şiddetten uzak bir kültür yaratmazsa; yoksullukla zenginlik arasındaki farkı ortadan kaldırmazsa insanın içindeki kötülük güçlenerek artacaktır. Sistemin kendisi insanın içinde olmayan bir şeyi ortaya çıkaramaz, var olan şeyi ise güçlendirir.
Evet içimizde şiddet var, ama yoksulluk ve eğitimsizlik artarsa kötülük de artacaktır. Bütün ihtiyaçları karşılanan insanın nedensiz kötülük yapma olasılığı vardır. Fakat bu, psikolojik bir rahatsızlıktır ve hiçbir zaman tam olarak sona ermez. Demokratik bir ortamda, doğayı merkeze alan anlayış daha demokratik bir kültür getirir. Böyle bir ortamda kötülük elbette azalacaktır.
ÖS: Polisiyelerde anlatılan seri katillere Türkiye’de çok da fazla rastlamıyoruz…
AÜ: Türkiye’de de seri katiller var ama Batı’ya göre daha az. Bunun temel nedeni, hâlâ birileriyle konuşabiliyor olmamız. Dostlarımız, ailemiz etrafımızda… Orada, örneğin polisiyenin çok sevildiği İsveç’te insanların koktuklarında öldüğü haftalar sonra keşfediliyor. Orada insan sıcağı yok, birbirleriyle temas kuramıyorlar.
Sartre’ın sözüdür, “Başkaları benim cehennemimdir” diye. Başkaları aynı zamanda bizim cennetimiz de olabilir. İnsanoğlu, doğadan gelmesine rağmen kendi kültürünü yarattıkça ona sırtını döndü. Oysa dönemeyiz, çünkü mutluluk orada. Doğal tarafımızı yitirdiğimizde mutluluğu da yitiririz. Doğallığımızı kaybettikçe yalnızlık da artar, seri katiller de…
ÖS: Kitapta çok sayıda cinayet işleniyor ama bir seri katille karşı karşıya değiliz.
AÜ: Seri katil, insanları kendi ruhunu doyurmak için öldürür. Genellikle küçükken bir travmaya uğramıştır, bir noktaya takılır ve insanları öldürür. Bunu yaptığı zaman kendi ruhunu doyurucu, ikili yapı içinde var olur. Gündüzleri eczacıdır, akşamlarıysa bir canavara dönüşür. Bunu belki de istemeye istemeye yapmaktadır. Kısacası hastadır…
İstanbul Hatırası’ndaki adamlarsa çaresiz, öldürmeyi de sevmiyorlar. Katilin romanda kullandığı bir laf var: “Onları biz öldürmedik, öldürdükleri insanların hayaletleri öldürdü. Hayatımızı elimizden almışlardı bize bir tek yol bıraktılar.” Bu yüzden peş peşe insan öldürmeleri onların seri katil olduğu anlamına gelmiyor.
ÖS: Bir anlamda bu cinayetler İstanbul’un içinde bulunduğu bataklığı da gösteriyor. Cinayetler işleniyor bataklığı kurutmak için…
AÜ: İstanbul’u politik kararlarla ya da cinayetlerle kurtarmanız mümkün değil. Yerel yönetim anlamında doğru kararların alınması elbette önemli, ama bu şehrin yeniden kendi haline dönmesi, güzelleşebilmesi için kültürün değişmesi gerekli. Yeniden İstanbulluluk bilinci yaratılmalı. Bu da ancak demokrasinin gelişmesiyle mümkün olur. Burada yaşayan herkes, şehri bir kültür merkezi olarak algıladığı zaman şehir de kurtulacaktır.
ÖS: Size İstanbul’un rengini sorsam… Gri mi dersiniz?
AÜ: İstanbul çok renkli bir şehir… Bana İstanbul’un rengini sorduklarında asla “gri” demem, çünkü burası çok canlı ve yaşama isteği çok yüksek bir şehir. İstanbul’un her köşesinde farklı bir renkle karşılaşırsınız. Eminönü’ne, Ortaköy’e veya Beyoğlu’na gittiğinizde cıvıl cıvıl bir şehir sizi bekler. Öte yandan gece yarısı Tarlabaşı’na giderseniz başınıza olmadık işler de açılabilir. Klasik polisiyelerde karşılaşacağınız her türlü belayla şehrin kimi mekânlarında karşılaşabilirsiniz. Burası aynı zamanda böylesine acımasız bir kenttir. İstanbul aslında hayatı çok güzel yansıtan bir şehir...
ÖS: İstanbul Hatırası’nın yazılış sürecinde ciddi bir akademik çalışma da yürütmüşsünüz…
AÜ: Aslında bütün romanlarımı kaleme alırken çok detaylı bir araştırmaya girişiyorum. Örneğin
Beyoğlu Rapsodisi’ni yazarken bu semtle ilgili çok detaylı bir araştırma yapmıştım. Bu sefer de öyle oldu. Pek çok kez önünden geçtiğim yerler hakkında derin bilgiler edindim. Ayasofya, Çemberlitaş, Konstantin Sütunu, Süleymaniye, Topkapı Sarayı, Büyük Bizans Sarayı, Yerebatan...
2000 yılında bu romanı yazma fikri ortaya çıktıktan sonra uzun zamanımı kitap toplayarak ve gezerek harcadım.
Bab-ı Esrar romanını bitirirken
İstanbul Hatırası da kafamda kristalize olmuştu. Ardından çok yoğun bir okuma ve araştırma dönemi daha geçirdim. İstanbul’un yedi ayrı dönemini, yedi ayrı tez gibi araştırmam gerekiyordu. Bu da yetmedi, uzman insanlarla bir araya geldim. Bütün yapılan araştırmalara ve bilgilerin doğruluğuna rağmen bu kitabın bir roman olduğu gerçeğinin unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle, konuyla ilgili olarak daha detaylı bilgi sahibi olmak isteyenler için kitabın sonuna bir de kaynakça ekledim. Bu kitapta amacım tarihi öğretmek değil, tarihe ilgiyi artırmak.
“İstanbul muhteşem bir tarihe sahip, 2700 yıllık tarihi bana o kadar çok malzeme verdi ki, asıl sorun neleri yazmayacağımı belirlemekti. Karakteri çok yoğun olarak anlatmak istersem asıl anlatmak istediğim konuya, İstanbul’a istediğim kadar yer ayıramayacağımı gördüm.
İstanbul Hatırası’nda bir karakteri değil, şehri anlatmak istiyordum.
Romanın ana karakteri Komiser Nevzat, okurlarımın bildiği bir karakterdi. O nedenle Nevzat’ı seçtim.
Yıllar önce bir gazete için hafta sonları polisiye hikâyeler yazmam istendi. Orada ortaya çıkan karakter çok beğenilince televizyonda dizi haline getirildi. Nevzat,
Karanlıkta Koşanlar ve
Şeytan Ayrıntıda Gizlidir dizilerinin ana karakteri olarak çok beğenildi. Bu arada bir de baktım ki; televizyoncular benim karakterimi alıp istedikleri gibi şekillendiriyor. Bunun üzerine Nevzat’ın romanını yazmaya karar verdim ve
Kavim ortaya çıktı. Aslına bakılırsa romanlarımda aynı karakterleri kullanmaktan hoşlanmıyorum, fakat Nevzat ile ilgili bir roman daha yazıp onunla vedalaşacağım. O romanda karısı ve kızının nasıl öldürüldüğünü keşfedecek.”
ÖS: Peki, tarihsel bilgileri aktaran bu kurguyu oluştururken polisiyenin ritmini bozmaktan korkmadınız mı? Sonuç olarak İstanbul ile ilgili ansiklopedik bilgiler veriyorsunuz…
AÜ: Benim için polisiye kurgu, aslında bir araç. Polisiye, okuru meraklandıran ve onun sayfaları çevirmesini sağlayan güzel bir araç. Asıl istediğim şey; İstanbul’u, daha doğrusu insanı anlatmaktı. Hal böyle olunca polisiyedeki ritmin düşmesi umurumda olmadı. Belki bu kitap, dünyanın en iyi kurgusuna sahip değil, belki çok daha muhteşem bir kurgu yapılabilirdi. Ancak o zaman İstanbul’un başrolünde olduğu bir roman yazamazdım. Benim istediğim bu şehrin romanını yazmaktı. Bu yüzden
Beyoğlu Rapsodisi ya da
Sis ve Gece’deki gibi bir kurgu oluşturmadım. Buna gerek de yoktu. Öteki kısım, yani şehrin tarihi hakkında yazılan kısımlar, bana göre bir polisiye metin kadar merak uyandırıcı. Okurlardan gelen tepkiler de o yönde. İnsanlar katillerden çok, şehri merak ettikleri için romanı okuduklarını söylüyor.
Ben tarihçi ya da tasavvufçu da değilim. Bu kitapta da tarihi anlatmıyorum. Bir şehirle insanın ilişkisini ele alıyorum. Romancı, tıp alanında da bir roman yazabilir, ama bu alanda çok muhteşem olduğu anlamına gelmez. Bunu savunan yazar zaten samimi değildir. Bunu söylemem, İstanbul’un bir bölgesinin bir dönemine hayatına adamış uzmanlara haksızlık sayılır. Ben, sadece uzmanlardan yararlanarak bir roman yazdım.
ÖS: Bir yazarın tarih romanı yazmaya cesaret etmesi zor değil mi?
AÜ: Bence asıl soru, “Tanrı olmayan bir yazarın insanı anlatmaya çalışması kolay mı” olmalı. Çünkü yaratmadığınız bir şeyi anlatmaya çalışıyorsunuz. Ötekisi bir bina, Ayasofya; ben yapmadım ama kaynaklardan yararlanarak anlatabilirim. Bu bir denemedir, ne kadar başarılı olduğum ayrı bir konu. Yazarın görevi, okura doğruyu anlatmak değildir. Yazar, okurun hayal dünyasını genişletmeli ve onu kendi doğrusunu bulabilmesi için kışkırtmalıdır.
ÖS: Bunu şu nedenle sordum; tarihi roman yazarları çok eleştirilir…
AÜ: Açıkçası ben çok fazla eleştirilmedim. Konunun uzmanları elbette eleştirecek, çünkü o konuları en iyi onlar biliyor. Bir yanlış varsa uyaracaklar ki, düzeltebilelim.
ÖS: Bu süreç sağlıklı mı?
AÜ: Elbette… Tarihi roman yazma süreci ancak böyle daha iyiye gider. Bazı teknik meseleleri yanlış yazabiliyorum. Örneğin o dönemde var olmamış bir imparatoru var gibi yazdığımı böyle uyarılar sayesinde fark ettim. Yeni baskılarda onu düzelteceğim. Bu uyarıları yapanlara teşekkür ediyorum.
Ben insanı anlatıyorum. Doğru veya yanlış yargılaması da yapmıyorum. “Tarihin bu kısmı doğru, bu kısmı yanlış” demiyorum.
Dan Brown’un yaptığı gibi okura roman aracığıyla tarih tezleri sunulmasını doğru bulmuyorum. Az önce de sözünü ettiğim gibi, romanın belirsizliğin üzerinde yükseldiğine inanırım. Roman demokratiktir ve okura seçme hakkı verir. Öteki türlüsü kutsal kitap ya da bilimsel makale olur. Kutsal kitaplarda doğrular vardır, oysa edebiyatın doğrusu olmaz. Güneşin batışına bakınca, hepimiz farklı şeyler hissederiz.
ÖS: Oysa okurlar genellikle belirsizlik istemiyor. Çünkü formülleri olan romanların çok tuttuğunu görüyoruz.
AÜ: O okurun sorunu... Benim roman anlayışım budur...
ÖS: Formülleri olan romanlarda “çarpıcı cinayet takıntısı” görüyoruz. Niçin böylesine metinler ilgimizi çekiyor?
AÜ: Bilmediğimiz bir şey ve ölümle ilgili. Ölümle ilgili her şeyi çok merak ediyoruz. Örneğin kriminal dizileri var, orada teknik çok ilerlemiş durumda. Daha önce adam vurulur ve gömleğinde kan lekesini görürdük. Şimdi öyle değil, kurşunun gelişini görüyoruz. Vücuduna girişi, kalbe girmesini bile izliyoruz merminin. İnsanlar bunları merak ediyor. Bence bunlar teknik meseleler, asıl olan sanatla ilgili olan her şeyin insanı eğitmesi gerektiğidir. İnsanlar elbette hoşça vakit geçirecek ve hikâyesini anlatacak. Oysa bir sanat eserinin bütün bunların ötesinde bir şey söylemesi gerekir. İnsanın eğitime her zaman ihtiyacı var. Günümüz insanı hayatla ve doğayla başa çıkamıyor ve dünyanın ömrü azalıyor. Belki de asıl mesele güneş solduğunda nereye gideceğimiz olmalı.
Elbette polisiyenin eğlendirme ve kaçış edebiyatı olma özelliği de var. Ama bütün romanlarda olduğu gibi kaçtığınız yerden dönüp hayata bir kez daha bakabilmelisiniz. Benim sanat anlayışıma göre böyle, ama birileri çıkıp hayır ben polisiye yazarım ve insanlar sadece hoşça vakit geçirir diyebilir. Ama ben buna katılmam. O hikâye, insanı daha iyi biri olması ve başkalarına haksızlık etmemesi gerektiği yönünde eğitebilmelidir de…
ÖS: Kitapları çok okunan bir yazarsınız… Sizce kitaplarınızın çok satması, sizi özgürleştiriyor mu?
AÜ: Elbette, çünkü benim yayınevini ikna etmem gerekmiyor. Herhangi bir yayınevi çıkıp bana “şunu yaz” veya ”yazma” diyemez. Aksine yayınevinin beni ikna etmesi gerekir. Türkiye’de çok satan beş altı yazar var ve yayınevleri onları mutlu etmek ister. Siz, “Benim sistemle bir sorunum yok, ben artık sadece insanları mutlu edecek romanlar yazacağım” diyebilirsiniz. Bu bir seçimdir, ama bana sorarsanız bu yazara büyük zarar verir, ürettiklerinin içini boşaltır. Sanatın kendisi muhaliftir, onu yitirdiğinizde orijinal bir şey elde etmeniz imkânsızlaşır.
Belki belirli bir hedef kitlenin isteklerine uygun metinler üretebilirsiniz. Fakat bu sizi uzun vadede ayakta tutmaya yetmez. Orijinal fikirleriniz yoksa ve onları farklı bir yapıyla anlatmıyorsanız kaybolup gidersiniz. Evet, çok satmak yazarlara istediğini yazma ayrıcalığı sağlıyor. Bu çok önemli, ama ne yazacağınız yine de size kalıyor.
ÖS: İlk romanınızı neredeyse otuz yaşına doğru yayımladığınızı görüyoruz. Bu durumda muhalif tavrınız mı etkili oldu?
AÜ: Aslında yirmi iki yaşında yazmaya başladım, yirmi dokuz yaşımda şiir kitabım yayımlandı. Sonra öyküler yayımlandı. Ancak benim en iddialı çıkışım
Sis ve Gece ile oldu. O, herkese karşı bir meydan okuyuştu. İlk kitap olmanın getirdiği cüret de vardı. Buna patavatsızlık bile diyebilirsiniz. Cesaretten biraz daha fazlası gerekiyordu. Açıkça saldıran bir tavrım vardı. “Polisiye iyi edebiyat değildir” diyenlere de açıkça tavır alıp saldırmıştım o kitapla.
Bu mesele biraz da şöyle açıklanabilir: Yazarın yayıneviyle, okurla, ekonomiyle veya iktidarla ilişkisi dünya görüşüyle alakalıdır. Hayata nasıl baktığınız yazdıklarınızı da belirler. 300 veya 500 bin satacak kitaplar yazmak istiyorsanız, kadınların hoşuna gidecek şekilde üretmeniz işinizi kolaylaştırır. Böylece var olan hazır hedef kitleye satarsınız. Bu, en azından benim için ruhun boşalmasıdır. İstediğimi yazamıyorsam niye yazayım? Bunun bir anlamı yok.
ÖS: Peki, o halde; size göre edebiyatın asıl anlamı, amacı nedir?
AÜ: Edebiyatın asıl amacı, insan ruhunu anlamaktır. Üstelik iyi bir amaçtır, çünkü bunu hiçbir zaman tam olarak gerçekleştirmeniz mümkün değildir. Bu sayede, ölene kadar bizi oyalayacak bir uğraş sahibi oluruz. Bu, elbette benim bulduğum bir şey değil. Büyük yazarlar hep bu yoldan gitmiştir. Ben onların yapmaya çalıştıklarını yapıyorum. Bence roman ancak bu sayede var olabilir. İster aşk ister polisiye olsun; bütün romanlar insanı anlamaya çalışır.
İstanbul Hatırası’nda da aslında şehri değil, insanı anlatıyorum. Çünkü şehirler ancak insanla birlikte var olabilir. İnsanların neden şehirleri icat ettiği sorusu, romanın asıl meselesidir ve ana kurgusunu oluşturur.
2011
Fotoğraf Nihat Malçuk