Hafif bir uykunun içinden fren sesleri duyuyorum, kaçıncı kez ise artık…
Ankara'ya giden yataklı Eskişehir'e gelmiş olmalı. Perdeler kapalı ama, nedense durulan istasyonun Eskişehir olduğu duygusu var bende.
Çünkü hep burada uyanıyorum.
Ya İstanbul'dan beri uykumu aldığımdan, ya bu kentte geçen çocukluğumun ve ilk gençliğimin anıları bilinçaltımda uyandığından.
Timex Indiglio'mun ışıklı kadranı 3.30'u gösteriyor. Trenin bir yerlerinde kapılar çarpılarak kapanıyor. Perdeleri açıp, donmuş pencereyi zorlukla indiriyorum. Başımı, çok iyi tanıdığım kış ayazına uzatıyorum. Kar yok ama soğuk için kar gerekmiyor zaten.
Ânında, yaşlı bir simit satıcısı ile yüz yüze geliyorum. Ayağında mes-lastik, sırtında eski tarz kalın yakalı palto, benim çocukluğumda faytoncuların giydiklerini andıran meşin yeleklerden var. Peronda başka kimse görünmüyor. Saat kaç olursa olsun bu kadar boş olmayan bu istasyon bu gece niye bu kadar terkedilmiş görünüyor ki ?
İhtiyarın ince uzun, epeydir kullanılmaktan parlamış bir sopaya taktığı tek simidini satın almak isteğimi işaret ediyorum. Evet bu susamlı gevrek şeyi hep özlüyorum ama şu anda bir şey yemek istemiyorum aslında. Sadece ihtiyar satış yapsın istiyorum.
Simidi uzatıyor bana. Yatmaya hazırlanırken duvardaki askıya astığım ceketimin cebinden cüzdanımı almak için arkamı döndüğümde, dokunaklı bir sesin sorduğunu duyuyorum :
– O dövmeyi hak ettin mi ?
Cüzdanım ceketin dar iç cebine takılmış, çıkması zaman alacak, ihtiyardan yana dönmeyi beklemeden cevap veriyorum, doğru anladım mı diye durakladıktan sonra, çünkü benim dövmem yok.
– Ne dövmesi ?
Cüzdanı nihayet çıkarıp, konuşmayı sürdürmek ve parayı vermek için cama doğru dönüyorum.
İhtiyarı göremiyorum.
Kimseyi göremiyorum.
Peron bomboş. Ne yana bakarsam bakayım, in cin top oynuyor.
Beni böyle zangır zangır titreten soğuk mu yoksa durumun garipliği mi, ayırmak çok güç.
Bir rüya görmediğim kesin. Elimde sımsıkı tutuyorum bir simidi.
Ve simit soğuk da değil.
Ankara'ya gözümü kırpmadan varıyorum. Allahtan koşuşturma ve hayhuy var orada, düşünmeye zaman kalmıyor pek. Sonra İstanbul’a dönüyorum. Derken İzmir'e gidiyorum, Paris'e, Londra'ya uçuyorum, İstanbul'a dönüyorum. Bu gezilerin hemen hepsinde, neredeyse başımı ağrıtacak kadar çok konuşuyorum, öyle gerekiyor çünkü, işten, hayattan, eskilerden yenilerden, kentlerden...
Ama Eskişehir’den ve orada olandan hiç kimseye, hiç söz etmiyorum.
Ne anlatacağım onlara ? Nasıl anlatacağım ? Ne diyecekler ki bana ?
***
Aradan geçen yıllar Eskişehir garını da, karlı peronlarındaki simitleri, salepleri, yataklı trenleri de tarihe gömüyor. Yitip giden ihtiyar gibi.
Neden sonra yaptırıyorum çifte vav dövmesini omuz başıma.
O dövmeyi hak ettin mi, diyorum kendi kendime, her aynaya baktığımda.