İnsanın anlam arayışı/ kendini arayışı ise bu kremanın peşini kovalarken güme gidiyordu.
Derya Erkenci romanına, Herman Melville’den bir alıntıyla başlamışsa, “Ve Tanrı kocaman bir balık yaratmıştı Yunus’u yutsun diye,” bunun elbet bir anlamı olmalıydı. Çehov’un dediği gibi, o silah oraya konmuşsa mutlak patlamalı ya da anlatı için farklı bir işlev görmeliydi.
Peki, yazar okura ne söylemek istiyordu? Kitabı bitirmeden bunu tam olarak bilemezdik. Romanı iki kez farklı bakış açılarıyla okudum. Vardığım sonuç şuydu: Balina avcısı Ahab’ın hikâyesinin anlatıldığı Moby Dick romanından yapılan bu alıntı, aslında kitabın okura söylemeye çalıştığı şeyin özetiydi. Ancak bu sefer Yunus’u yutsun diye balinayı yaratan Tanrı değil insandı. Adına uygarlık dediğimiz, onunla da yetinmeyip üzerini modernizm kremasıyla süslediğimiz bu çark aslında hepimizi yutmaya çalışan koca bir balinaydı. İnsanın anlam arayışı/ kendini arayışı ise bu kremanın peşini kovalarken güme gidiyordu.
“Uçsuz bucaksız otobanda ilerliyorum... Bütün gücümle yükleniyorum gaz pedalına. Uygarlığın bana sunduğu tuhaf bir şehvet bu. Asfalt üzerinde ilerlemek, ardıma bile dönüp bakmadan sadece ve sadece ileriye doğru gitmek... Piston seslerinin tükenmez ninnisi, kurgulanmış ruhumu ince ince yaralıyor.” (s. 13 )
Modernizmin metal dişlilerinin arasına sıkışarak kendine yabancılaşan şehir insanının, metropolün hızına ve keşmekeşine uyum sağlamaya çabalarken yaşadığı erime, yok oluş serüvenini anlatmak üzere yola çıkıyor yazar. Derdini bir aşk hikâyesiyle anlatmayı seçiyor. Kız her ne kadar Hüsn-ü Aşk’taki Hüsn değilse de Hande olmayı başarıyor. Kahramanımız Mert Zamangil de her ne kadar Aşk kadar gözleri bağlı bir âşık değilse de, Orhan Pamuk’un Galib’i gibi Rüya’sını/ Hande’sini ararken kendini yeniden yapmayı deneyen bir birey olabiliyor.

Hızın ve sömürünün hüküm sürdüğü kent yaşamında, ilişkiler, aşklar, dostluklar, evlilikler ve büyük idealler modernizmin dalga boyları yoluyla günden güne epriyerek dağılmakta, anlamını ve öz değerini yitirmektedir. Platonun mağarası misali şehre sığınan uygar insan, her sabah aynaya bakmakla bakmamak arasında büyük bir ikircim yaşamaktadır. Gördüğü kişi gerçekte kendisi midir? Kahramanımız kendi gerçeğiyle yüzleşmeye hazır mıdır?
Yazamamaktan mustarip yazar Mert Zamangil, bir sahil kasabasında bilmediği bir otelde, hatırlamadığı birkaç günün gölgesiyle uyanır. Nerededir, burada ne işi vardır, hatta kimdir? Hiç emin değildir. Defterinin arsından düşen bir liste ile hikâye de başlamış olur. İlk madde “Hande’yi bul”dur.
Annesi oldu olası oğullarının eve getirdiği hiç biri kızı beğenmemeye kuruludur. Abisinin tüm kız arkadaşlarına mutlaka bir kusur bulur ve onları aşağılamakta hiç zorlanmaz. Anne bir güzellik tanrıçasıdır ve evde en çok konuşulan konu onun güzelliği iken en az kendisi kadar güzel olmayan bir gelin adayını beğenme şansı sıfırdır. Hoş kendi kadar güzeli gelse elbet ona da bir kusur bulunacaktır. Kahramanımızın ilk ve son kez ailesine tanıştırmak üzere eve getirdiği sevgilisi Hande’ye, annesi tüm gece boyunca etmediğini bırakmayacaktır. Hande’nin varlığını, sorularını ve hakkında yapılan konuşmaları yok sayacaktır. Mert ağabeyine yapılan aşağılamaları iyi bildiği için tecrübeli olduğunu düşünse de, annesinin bu tutumunu kaldıramaz, büyük bir utanç yaşar.
Yine de en büyük ve tek aşkıdır Hande Mert’in. Evlilikten ve çocuktan hiç söz açmadan yirmi yılı aşkın bir süre birlikte yaşamayı başarırlar. Çoğuna göre, hatta Hande’nin kendisine göre de güzel bir kadın değildir o. Sıska, tahta göğüslü, çengel burunlu, sönük bir kızdır. Oysa Mert onu diş etlerine kadar görünen kocaman gülüşü, kıvırcık saçları için sevmiştir. Tahta göğüsler de oldukça hoşuna gitmektedir. Ancak Hande iyi bir kariyer yapmış olsa dahi oldukça yoksul, şehrin çeperlerindeki mahallerden birinde açlık sınırında büyümüştür. Mert Zamangil’in orta sınıf konforunda yetiştiği hayatı tanımamaktadır. Yirmili belki de otuzlu yaşlardan sonra gelen sınıf atlama imkânı onda fazla bir değişikliğe yol açmamış, bilinçaltında kendini aşağılamaya devam etmiş, öz değerini bir türlü takdir edememiştir. O zavallı, yoksul kız çocuğu, içinde nöbete devam etmektedir.
Mert Zamangil, albay bir babanın sunduğu konforun içinde, orta sınıfı ayakta tutan sinemanın ve müziğin büyüsüne kapılarak daha sıra dışı bir yaşama ulaşma hayalleriyle büyümüştür. Ancak oldukça kuralcı, hoyrat ve hovarda babanın aile bireyleri üzerinde kurduğu baskı yüzünden birbirine tutunmak yerine, evdeki listelere tutunan zavallılara dönüşmüşlerdir. Babanın en büyük takıntısı olan liste tutma alışkanlığı hayatlarının merkezi gibidir. Makinenin göbeği, yağı, dişlisi yerine getirilmesi gereken bu listelerdir. Talimatnamelerle ilerleyen gemi ve gemi tayfası, albayın daha doğrusu amiralin talimatlarına/listelerine uymakla değil kendilerine çeşitli listeler hazırlamakla da yükümlüdürler. Albaya göre listesiz hayat, hayat değildir. Listesi olmayan tayfa yok hükmündedir. Baskıdan ve şiddetten yılan ağabey Cenk, çareyi önceleri imkânsız listeler yapmakta, sonrasında sol gruplarla çeşitli kitle hareketlerinde boy göstermekte bulmuş, en sonunda da bağımlılıkta karar kılmıştır.
“Bizim evin kumandanı da tartışmasız babamdı. Emekli Piyade Kıdemli Albay Esat Zamangil liste yapamaya başta annemi sonra da hepimizi alıştıran, bunu evde bir salgın hastalık gibi yayan, bizi liste yapmadan yaşayamaz hale getiren kişiydi… Listen yoksa ya da listeni baştan savama yazdıysan başarısızdın… Listen yoksa yarımdın, kusurluydun… Onsuz bir hiçtin.” (s. 65 )
Her ne kadar baba/ albay, 99 depreminde ahlaka mugayir bir şekilde ölüp gittiyse de gölgesi ailenin üzerinden hiçbir zaman çekilmez. Anne özgürlüğünü ilan etmiş, turistik şehir, kasaba dolanmaktayken, oğlanlar Mert ve Cenk dağılmış pazar yerlerine benzemektedir. Cenk hapislerde ve hastanelerde ziyan olurken, Mert sözüm ona işinde gücünde yani yazma sanatının etrafında gezinmektedir. Hande’yle de uzatmalı ilişkisini sürdürmektedir. Ancak içinde sönümlendiremediği baba gölgesi onun da tıpkı babası gibi kadından kadına zıplamasına, aşkına bir türlü sadık kalamamasına, mutsuzluğunu ve haksızlığını örtebilmek için de madde bağımlılığına giden bir süreç yaşamasına neden olmaktadır. Şehrin ve ‘uygar yaşam’ın dişlileri her gün daha fazla insan etine ihtiyaç duymaktadır. Aşk ve sadakat, dostluk ve bağlılık bu türden bir modernizmin ihtiyaçları arasında değildir. Babasından miras kalan otomobili, 1971 model Karmançiya’yı ayakta tutmak en büyük görevidir. Artık babası bir arabadır ve talimatları o vermektedir. Geçmişin şiirler okuyan, şarkılar, filmler peşinde koşan Mert Zamangil’i yavaş yavaş kontrolü kaybetmiş, gittikçe ruhsuzlaşmış, makineleşmiştir. Balina tarafından yutulmuştur.
Mert roman boyunca elindeki imkânsız listenin peşinde savrulurken sözüm ona, onu bir ay evvel şiddetli bir kavganın neticesinde terk eden Hande’yi aramaktadır. Ancak belki de Hande diye biri hiç olmamıştır. Kendi kendine uydurduğu bir roman kahramanı, eline tutuşturulan imkânsız listedeki bir isimden ibarettir.
Neticede Mert Zamangil her ne kadar Gregor Samsa gibi, kendisini ailesi için feda etme yoluna gitmese de mahallenin baskısı neticesinde pek de hayal etmediği, para kazanmak zorunda olduğu bir işi seçer. Filmlerde, romanlarda sevdiği, hayran olduğu gibi birini değil de, onu her türlü aldatmalarına karşı hor görmeyecek, sığınabileceği ve annesinin tam tersi olan bir kadın bulur. Ancak annesinin onaylamadığı bu kıza hiçbir zaman evlenme teklif etmez. İlişkiyi hep kapı eşiğinde tutar. Babadan kalan, baba gölgesi otomobille, Kafka’nın Şato’su misali içinde hapis kaldığı oto yol şeritlerine ve hiçbir yere varmayan levhalara mahkûm olur. Kahramanımız, Galib gibi Rüya’sını/ Hande’sini ararken kendi var oluşuna doğru bir yolculuğa çıkar. Kendine varır mı bilemeyiz ama Şato’nun dış çeperlerine kadar varmayı başarır, akvaryumun içindeki ölü balık olmak istemediğini sezer.
“Zamanı eğip büken, hem yavaşça ölen hem de alında hiç ölmeyen şeylerden biri olduğuma bütün benliğimle inanarak ve değişken düşüncelere zorlukla tutunarak, içinde hayatı oluşturan baharatlar ve hoş kokular barındıran o anlık lezzeti genzimde yeniden, yeniden duyumsamak istedim.” (s. 320)
*Derya Erkenci, İmkânsız Bir Liste, Roman, Şubat 2021, Doğan Kitap






