Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Şubat 2022

Öykü

Hayal ile Müsemma

Hülya Bilge Gültekin

Paylaş

3

1


Annem ısrarla Hayal istemiş. Babamsa çok karşı çıkmış. Buna rağmen annemin dediği olmuş. Zamanla pişman oldukça annem, babam da kafasına kakıp durmuş. Bebekler de kundakta durduğu gibi durmuyor nihayetinde. Her biri kendi özgün karakterine bürünmeye başlıyor büyüdükçe. Etrafımdaki herkesi çileden çıkaran iflah olmaz bir hayalperestim ben hâlâ. Kitaplara düşkün oluşumun sebebi de hep buydu zaten. Kitap kapakları hayal dünyama açılan sihirli kapılar gibiydi. Bir kez açıp girdim miydi birisinden içeri annem saçlarımdan tutup çekinceye kadar dönemezdim geri. Okuldaysa durum bunun tam tersiydi. Öğretmenimiz her yıl seçimsiz atardı beni Kitaplık Kolu Başkanlığı'na. Adilce, arkadaşlarımın da onayını alarak yapardı bunu elbette. Bir de Firuze diye bir arkadaşımız vardı. O da benim gibi her yıl Kızılay Kolu Başkanlığı'na atanırdı öğretmenimiz tarafından. O da okulun ecza dolabına sevdalıydı çünkü. Temizleme bahanesiyle içindekileri her gün elden geçirirdi. Her gün mutlaka dokunurdu o iki kanatlı küçük beyaz dolaba. Teneffüslerde düşüp yara bere içinde kalan oldu mu, sevinçten olmasa da uçarak gider, ecza dolabında alırdı soluğu. Önce oksijenli su ile temizlerdi yaralı bölgeyi. Sonra yakmasın diye üfleyerek tentürdiyot sürerdi. En sonunda da sargı bezi ile sarardı mikrop kapmasın diye. Eline de haline de o kadar yakışırdı ki merhamet, bir iyilik meleğini izler gibi büyülenerek izlerdim onu. Yıllar sonra o da benim için aynı şeyleri söyleyecekti. Ben de onun gibi şefkatli bir şifacıydım aslında. Okumak için alınıp eve götürülen kitaplar yırtık gelirdi geriye kimi zamanlar. Evdeki küçük yaramaz kardeşler olurdu genelde buna gösterilen sebep. Ben de Firuze gibi hiç zaman kaybetmez, kitapların yaralarını hemen bantlardım. Yeni bir okuma yolculuğuna yara bere içinde çıkmaları, yaralarının ölümcülleşmesi demekti çünkü. Benim dolabım da onunki gibi iki kanatlı ama onunkinden biraz daha büyüktü. Kapakları camlı olmasa ve içindeki kitaplar görünmese bir mutfak dolabı bile sanılabilirdi. Benim gibi kitap açlığı çekenler için bir mutfak dolabından farksız, onun kadar da besleyiciydi aslında. Kitap sayısı hiç artmazdı ama. Eksilmesini ise ben önlerdim. Kitap alanların kayıtlarını tuttuğum defterimi her gün gözden geçirir, geri getirme vaktini unutmuş olanların yapışırdım yakasına. Öğretmenim de bilirdi kitaplığın beni yavan yaşıt besleyip tıka basa doyurmadığını. Bana sık sık kendi kitaplarından da verirdi. Çabucak okur geri iade ederdim. Hem korkardım emanet oldukları için hem de yerine bir an önce yenisini versin isterdim. Evde kitaplığımız yoktu. Kitaplıkların da sadece okullarda olduğunu sanıyordum. O güne kadar gittiğim hiçbir evde kitaplık görmemiştim çünkü. 

 

O gün, okulda karnıma şiddetli bir ağrı girip bir türlü geçmek bilmemişti. Canımın çok yanmasına rağmen öğretmenimden izin isteyememiştim eve gitmek için. Firuze imdadıma yetişmişti yine. 

"Öğretmenim, Hayal arkadaşımızın karnı çok ağrıyor. Ama size söyleyemiyor. Evine gönderebilir misiniz kendisini acaba?"

Kitaplara olan düşkünlüğümü bildiği gibi utangaçlığımı da iyi bilirdi öğretmenim. Derslerde soru sorduğunda doğru cevabı bildiğim hâlde parmak kaldırmaya bile utanırdım çünkü. Sınıfta doğru cevap veren çıkmazsa bana sorardı en son. Yanlış cevap verdiğim hiç olmazdı ama parmağım da hiç kalkmazdı. 

"Al arkadaşını bizim eve götür. Ihlamur kaynatın yengenle. Ayaklarına da sıcak su koyun. Matematik dersine kadar mutlaka iyileştirin. Yeni konu işleyeceğim. Geri kalmasın."

Firuze daha önce gitmiş miydi bilmiyorum ama ben o güne kadar önlerinden büyük bir merakla geçtiğim lojmanlara ilk kez girecektim. Sıra sıra ve belli aralıklarla dikilmiş çam ağaçlarıyla doluydu lojmanların bulunduğu bahçe. Ancak bir kişinin yürüyebileceği genişlikte beton bir patika uzanıyordu boydan boya. Okulumuzun iki öğretmenini evlerinden çıkar çıkmaz alıp okulun merdivenlerine kadar getiriyordu bu patika. Biz de oradan yürüyecektik. Derse döneceğimiz için çantalarımızı sıralarımızda bırakıp öyle çıktık sınıftan. Firuze bir hasta bakıcı gibi koluma girdiğinden ikimiz yan yana yürüdük mecburen. Yoldan çıkıp çamura basmayalım diye de iyice sokulduk birbirimize. Kapıyı Firuze çaldı. Derdimizi de o anlattı. Utanmıştım bu davetsiz misafirlikten. Koşar adım attım kendimi yengemizin gösterdiği odaya. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştum ama. Duvardan duvara yaşlı bir kitaplık ayakta karşılamıştı beni. Evdeki otorite oydu sanki. Evdeki değilse bile benim boyun eğebileceğim tek otorite o olacaktı hayat boyu. Tir tir titrememden anlamıştım bunu. Başımın tatlı belası hayal gücümün mahareti bu kadarına yetmemişti. Ne gece ne de gündüz düşlerimde bir ev kitaplığı gösterememişti bana. Şaşkındım. Okuyup iade ettiğim kitaplar tek tek çarptıkça gözüme usul usul sıyrıldım bu şaşkınlıktan. En son iade ettiğimse çalışma masasının üzerindeydi. Oraya onu ben koymuşum gibi aidiyet hissiyle doldurmuştu bu beni. Bir yandan kitaplar, bir yandan art arda gelen ikramlar matematik dersimizi unutturmuştu bize. Mesai saati dolup elinde çantalarımızla çıkıp gelmeseydi öğretmenimiz hatırlayacağımız da yoktu sanırım. Dersi kaçırdığımız yetmezmiş gibi kitapları karıştırırken yakalanmıştım üstelik. Beni öylece bırakıp Firuze'ye dönmüş ve tatlı sert bir üslupla sormuştu öğretmenimiz. 

"Hadi Hayal kitaplar yüzünden gelmedi. Sen ne diye kaçırdın dersleri?"

Ona da zarif yengemizin sıcacık ikramları çok iyi gelmişti. Tatlı-tuzlu kurabiyeler. Her biri değişik malzemeli kanepeler. Ballı limonlu ıhlamurlar. Tarçınlı salepler. İkimizin de o gün ilk kez yiyip tadına doyamadığımız kremalı sebze çorbası. Boğazına çok düşkündü Firuze. Bir yiyeceğin bahsi geçse önüne konmuş gibi içi titrerdi. Derse gitmenin değil önümüze daha neler konacağının derdine düşmüştü. Bu yüzden o da benim gibi yere bakıp hiçbir şey söyleyememişti öğretmenimize. Çok utanmıştık ama hiç pişman olmamıştık. O güne kadar olan hayatımızın en sıra dışı gününü yaşamıştık çünkü. Hem çok sevip hem de çok korktuğumuz öğretmenimiz tarafından cennete gönderilmiştik. Ve emin olmuştuk o gün bundan; benim cennetimde duvardan duvara kitaplıklar olmalıydı. Firuze'ninkindeyse envai çeşit yiyecek ve içecek.

Baktı ki Firuze'den ses çıkmıyor, bana dönüp gerdiği ortamı yine kendisi yumuşatmıştı öğretmenimiz.

"Sana ceza. Bundan böyle gelip kendin seçeceksin okumak istediğin kitabı. Geri getirdiklerini de masama koyacaksın ki ben de bileyim hangilerini okuduğunu."

Dönüp yengemizi de tembihlemeyi ihmal etmemişti.

"Kitabını seçer seçmez göndereceksin bu hayalperesti okula. Yoksa unutur yine kendisini burada."

Tatlı tatlı gülmüştü yine bana bakıp. Kendini gülümsemelerle ifade eden sessiz ve çok naif bir kadındı yengemiz. Bazılarının gülüşü üvey evlat gibi durur ya yüzünün eteğinde. Bununki hiç öyle değildi. Esmer bir toprağın yüzüne güller dökülüyordu sanki güldüğünde. Girip çıktıkça içeriye özüyle gülüp durmuştu bize. Sanırım bu yüzden hiçbir rahatsızlık duymadan unutuvermiştik kendimizi orada. Gün boyu sıcak bir evden ziyade sıcak bir yüreğin içindeydik adeta.

Çok fazla susmuştu Firuze. Öğretmenimizden yüz bulunca hemen konuştu.

"Öğretmenim ben de bir tane alabilir miyim?"

"Alabilirsin elbette. Ama sen de cezalı olduğun için alacağın ilk kitabı ben seçeceğim."

"Her Boydan-Dünya Şiirinden Seçmeler" adlı kitabı almıştım ben. Okul kitaplığında hiç şiir kitabı yoktu çünkü. Firuze'ye de "Genç Bir Doktorun Anıları" adlı kitabı seçip vermişti öğretmenimiz. Kitabı okudukça doktor olup anılarını yazmayı düşleyecek miydi Firuze bilmiyordum. Ama ben hem kitabın hem de ertesi gün yaşayacaklarımın etkisiyle şair olmaya karar verecektim.

Karşı komşumuzun Almanya'da yaşayan akrabaları vardı. Onların da turuncu bir Vosvos minibüsleri. Hep onunla gelirlerdi. Benim küçük ve sıradan dünyamda büyük bir cümbüşe sebep olurdu gelişleri. Fırsat buldukça odamın penceresinden izlerdim Vosvos'u. Evde bunalan Vosvos'a atardı kendini. Kimi müzik dinler, kimi kitap okur, kimi de göstermezdi ne yaptığını. Biz de illaki giderdik hoş geldinize. Onlar bunu önemser miydi, bekler miydi bilmem ama biz gitmezsek ayıp etmiş sayardık kendimizi. Bizim oraların insanlarıyla kıyaslayınca oldukça farklıydılar aslında. Aralarında Almanca konuştuklarında Türk demeye bin şahit gerekirdi. Kızları Meryem'e Meri diye sesleniyorlardı, oğulları Bilal'e de Bili. Bana da elbette ki Hay. Bu onlar için çok sıradan bir durumdu. Ama bunun bende yarattığı değer hissinin tarifi imkânsızdı. Hay, diye seslenip dünyayı isteseler benden, boyuma posuma bakmadan ayaklarının önüne yuvarlamanın bir yolunu bulmaya girişirdim hemen. 

Gün, karnımın ağrısı sebebiyle olağanüstü geçmişti zaten. Bir de turuncu Vosvos'u görünce üzerine; yaptık işi, annem kesin komşudadır, ben de önlüğümü çıkarır, yabanlıklarımı giyer, koşa koşa giderim demiştim. Ekoseli kırmızı elbisemi giyip saçlarımı açmıştım. Beyaz külotlu çorabımı giyip beyaz kurdelemi de saçımın sağ yanına iliştirmiştim. Elimi yüzümü de bir güzel sabunlamıştım. Okumak için sabırsızlandığım şiir kitabımı da alıp koşa koşa gitmiştim. İnsan kaynıyordu komşunun küçücük evi. Mahallenin bütün kadınları oradaydı. Az birazı sandalyelere, geri kalanıysa yerdeki incecik minderlere oturmuştu. Hepsi hayranlıkla Almanyalı misafirlere dikmişti gözlerini. Çift kişilik divanda yatar gibi uzun oturmuştu onlar da. Arada bir yarı Türkçe yarı Almanca konuşuyorlardı aralarında. Gezici bir kumpanyanın heyecanlı bir oyunu sahneleniyordu sanki. İzleyiciler kaçırdıkları replikleri birbirlerine soruyorlardı fısıldayarak. Yerde oturanların aralarından geçip divana doğru gittim. Beni unutmadıklarından emindim. Hem giyinip süslenmiş olmamın, hem de yetişkinler tarafından güzel bulunmamın verdiği özgüvenle hoş geldiniz dedim usulca. Güzellik de her yerde hoş karşılanan bir misafirdi çünkü. Yaşımın küçüklüğüne rağmen bundan emin olacak kadar deneyimim olmuştu. Meri ve Bili Almanca bir şeyler söyleyerek divanda yer açmaya çalışırken bana, Cüneyt amca elimdeki kitaptan, Figen Teyze de süsümden hatırlamıştı hemen beni. 

"Ben sana toka getirecektim ya, bak yine unuttum, bir dahakine söz, gider gitmez alıp koyacağım bir kenara."

Hediye beklentisinde olmadığım için çok da üzülmemiştim unutmuş olmasına. Onlarla bir süre beraber, bir parça da yakın olmaktan başka hiçbir beklentim yoktu çünkü. Onlardan biriyle göz göze gelmek kendimi görünür hissetmeme sebep oluyordu. Kayıpmışım da onların gözleri tarafından bulunmuşum gibi. Bana bu kadar iyi geliyor olmalarına rağmen kötü bulduğum tarafları da yok değildi. Arada bir içlerinden biri gidip Vosvos'tan bir şeyler getiriyor, ama sadece kendisi yiyip içiyordu aldığını. Birbirlerine dahi sormuyorlardı sen de ister misin diye. Birinin yiyip birinin bakmasını çok ayıp karşılıyorduk oysa biz. Karşılarında yatar gibi oturmaları da büyük saygısızlıktı onları görmeye gelen insanlara. Ama yol yorgunluklarına saymak istiyordum bunu. Ezberlerime ters düşen hâl ve hareketlerini bir bahane bulup iyiye yoruyordum hemen. Benimle de kitabımla da yeterince ilgilenmemişlerdi aslında. Alman şairlerin şiirlerini gösterecektim onlara ama bir daha hiç konusu açılmamıştı. Buna rağmen gece hiç bitmesin istiyordum. Her geldiklerinde aklımı orada bırakıp öyle dönüyordum eve. Yine öyle olmuştu. Odamın penceresinden sürekli karşıyı izlemiştim. Sadece Figen Teyze çıkmıştı evden. Vosvos'tan aldığı giysilerle dönmüştü geriye. Pijama olmalıydı aldıkları. Uyumaları iyi olacaktı. Yoksa yine aklım onlarda kalacaktı uyuduğumda. 

Sabah kalkar kalkmaz o tarafa baktım hemen. Dördü de Vosvos'un etrafındaydılar. Cüneyt amca yağını suyunu tekerini kontrol edinceye kadar ben de hazırlanıp attım kendimi dışarı. Nereye gitseler okulun önünden mutlaka geçeceklerdi çünkü. Yılın ilk karı da yağmaya başlamıştı üstelik. Dünkü güzel günün üstüne kar taneleriyle taçlanmış güzel bir gün daha başlıyordu. Üst üste gelen belalar olacak değildi ya hep. Güzellikler de ayağını sürüyecekti elbet. Sevinçle Vosvos'a doğru yürümeye başlamıştım ki Figen Teyze çıkışır gibi seslendi bana doğru.

"Bu havada hırkayla okula mı gidilir? Çabuk eve git ve paltonu giy!"

Çakır gözlerimde parıl parıl parlayan sevinç, iki iri taşa dönüşüp yüreğime inmişti. Figen teyzenin bu anlayışsızlığını kendime iyi gösterecek bir bahane bulamıyordum bir türlü. Bardağı taşıran son damlaydı bu. O yetmiyormuş gibi hemen arkasından Cüneyt amca da dahil olmuştu bu anlayışsızlığa.

"Bak hâlâ duruyorsun, git paltonu giy, hastalanacaksın yoksa?"

Allah'tan annem hâlâ mutfaktaydı. Ona görünmeden gidip kapandım odama. Onlardan tarafa asla bakmadım bir daha. Bilseydiler sırtımdaki hırkanın hikâyesini, beni sıcacık sarıp sarmaladığını da bilirlerdi! Kamyondan bozma seyyar bir tuhafiyeden almıştık ipini. Çileleri ellerimin arasına tutturup öyle sarmıştı annem. İki kat ipten yapmıştı yumakları üstelik. Kalın olsun da palto yerini tutsun diye. Gece gündüz demeyip örmüş, havalar soğuyuncaya kadar da bitirmişti. Örgüsünü de ben nasıl istediysem öyle yapmıştı. Yol yol. Dört parmak haraşo. Dört parmak saç örgüsü. Yine haraşo. Yine saç örgüsü. Bir de bere kalan ipten. Hem de hırkamla takım. Aynı örnekten! Gökyüzüne yıldızlar serpilmiş gibi olacaktı karlar düştüğünde üzerime. Bu yüzden lacivert istemiştim hırkamın rengini. Gökyüzü laciverdi! Nasıl da aldanmıştım? Kendimi nasıl da aldatmıştım? Büyüdüğümde onlar gibi olmayı düşleyecek kadar abartmıştım hayranlığımı. Ama Almanya'yı verseler olmazdı artık. Şair olacaktım. Şiirlerine bakılırsa yoksulların hâlinden en iyi onlar anlıyordu çünkü. Sildim gözlerimi. Çıkarıp çantamdan defterimi sayfalar dolusu yazdım öfkemi. Firuze, okuldan çıkıp doğruca bize gelinceye kadar da kaldırmadım kafamı defterimden. Neler yazdım o gün hiç hatırlamıyorum ama yıllar sonra yağan bir ilk karda o günün şiirini şöyle yazacaktım.

kış musikileri geçiyor içimden

aralıksız ve çırılçıplak

sıcak evlerine gidiyor 

hâli vakti yerinde olanlar

ellerinde taze ekmek

üstlerinde kalın paltoları var

ve zerre kadar 

umurlarında değil kar

bense soğuk ve yıldızsız bir odada

paltosuz bir kızın

billur öfkesinde büyüyorum

YORUMLAR

Kemal Çavuş

Çok güzel...Tebrik ederim.

19 Temmuz 2022

Öne Çıkanlar

Ütopya ve Distopya Edebiyatı kitaplarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

23 Aralık 2025

Şaka

Kundera’nın gittikçe dokunaklı bir hal alan bağlantılarla birbirine geçirdiği ilişkiler, sonrasında daha da durulacaktır…Kendisiyle özdeşleşmiş hale gelen tekniği bu ilk romanında uygularken, Milan Kundera bazen kararsız görünür: Denemeye yaslanan pasajlar hikâyeye soluk aldırırken, ilerleyen ya..

Devamı..

Sophie Hannah ile Hayatındaki Kitaplar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024