1
Çok hareket etmediğim zamanlar hareket etmeyi unutuyorum. Benim için bisiklete binmek hiçbir zaman bisiklete binmek gibi olmuyor çünkü. Her şeyi öyle büyük bir sersemlikle yapıyorum ki öncesinde ne olduğu, nasıl olduğu beni pek ırgalamıyor. Unutuyorum zaten. Evdeysem dışarda olmanın nasıl bir şey olduğunu unutuyorum, dışarıdaysam evde olma halini. Yürümüyorsam yürümeyi, uyumuyorsam uyumayı. Değişmeyen tek bir şey var. Hep çok güzel içiyorum.
Evimin hemen aşağı kavşağında kocaman bir CarrefourSA var. Carrefour aslında bir Fransız markası. Yol kavşağı demek. O yüzden tüm Carrefour’lar yol kavşaklarında ya da yol kavşaklarına yakın yerlere kurulur. Çünkü kurucularının bir manifestosu varmış: “Yol yoksa iş de yok.” Neyse, önemi yok. Gidiyorum C’ye. Kocaman bir içki bölümü var. Gözlerim en ucuz şarabı arıyor. O sırada marketin kocaman logosunun tüm göğsünü kapladığı mor tişört giymiş bir herifçioğlu çabamı anlamış olacak ki elime deste deste kâğıt tutuşturuyor: “Kardeşim bak bunlar indirime giren içkilerin listesi, direkt buradan seç sen istersen.” Etrafa bakıyorum, hafta içi ve öğlen saatleri. Herkes işinde gücünde, C’nin içi boş sayılır. Teşekkür edip alıyorum kâğıtları, çekiliyorum bir köşeye. Viskilerde, cinlerde ve votkalarda hatırı sayılır indirimler var hakikaten. Ama bu halleri bile benim için pahalı. Sayfaları hızlıca karıştırıp şarapları bulmaya çalışıyorum. Kan ter içindeyim, neden bilmiyorum. Son sayfada görüyorum şarapları. Cebimde iki yüz lira var. Bir şişe şarap alıp çıkmayı planlarken, şaraplardan birinin yüz elli dokuza indiğini okuyorum. Gidip kapıyorum bir tane. Markasını da ne olduğunu da bilmiyorum, ilgilenmiyorum, kırmızı olsun yeter. Üstüne cilasına, bir kutu ucuz biraya param bile kalıyor. Benden mutlusu yok. Gülerek çıkıyorum.
Kâğıtları elime tutuşturan herifi son bir kez görebilseydim keşke.
2
Eve gelmemle telefonumun çalması bir oluyor. Arayan eski sevgilim. Selma. İki aydır evinden eşyalarını almamı bekliyordu. Sürekli erteliyordum, neden bilmem. Ondan kopmaya hazır olmadığım için mi, sanmıyorum. Onu düşünmüyorum, hatta aklıma bile gelmiyor. Çok içtiğimiz bir gece felaket bir kavga etmiştik, sebebini anımsamıyorum. Eften püften şeyler. Herkes gibi. Sadece bizim devam etmemiz için yeterli sebeplerimiz yoktu. İnsanların onları mutsuz eden şeylere devasa bir inançla-ya da kırgın inançlarla devam etme gayretini anlamıyordum. Her şey için geçerliydi bu. Kocaman bir taksitler dünyasında yaşıyoruz. Her şeyimiz taksit taksit oluyor. İlişkiler, evlilikler, mobilyalar, evler, arabalar. Bir sonraki ay, hep bir sonraki zaman. Nasılsa bir şeyler daha iyi olur, inancı. Zamanın gerçekten mucizevi bir merhem sayıldığına inanıyorlardı. Oysa zaman sadece öldürür. İnanmıyorsanız bir süre yemeyi geciktirdiğiniz bir portakalın ya da limonun haline bir bakın. Eğer hissizlik bir sektör olsaydı, sektörün tekeli zaman olurdu: Sadece doksan dokuz lira doksan dokuz kuruşa yeni bir hissizlik satın alın. Yepyeni hissizlik deneyimiyle içiniz biraz daha rahat ettiğini sansın. Üstelik Instagram hesabımızı takip eden ve paylaşan üç kişiye Travma Hissizlik Paketi hediye!
Selma, kavgalı gecemizden sonraki sabah uyandığımda kahve içip içmeyeceğimi sordu. Bütün geceyi uyumayıp düşünerek geçirdiği morarmış göz altlarından ve kireç gibi yüzünden belliydi. Kahveyi kabul edip beyaz plastikten mutfak masasına otursaydım uzun bir ayrılık konuşmasını dinleyeceğimi biliyordum. Seviyordum o masayı halbuki. Ben getirmiştim onu. Selma bu eve taşındığında pek eşyası yoktu, eşya alacak parası da yoktu, benim de. Karşı apartmanlardan birinin bahçesinde görmüştüm, muhtemelen apartman görevlisinin kullandığı bir masaydı bu. Masanın bir ayağını pembe bir çamaşır ipiyle pencere korkuluğuna bağlamıştı. O ipi görene kadar masayı çalmak gibi bir niyetim yoktu aslında. Sadece bu sahte güvenlik hissi çok sinirlendirdi beni. İpin bağlı olduğu ayağı kaldırdım, ipi ittirerek çıkardım. Yirmi saniye bile sürmemişti masayı sırtlanmam.
Duşa girip çıkacağımı söyledim. Kapıdan çıkana kadar hiçbir şey demedi. Tam kapıyı çekerken, “Bir an önce eşyalarını alsan iyi olur, burası depon değil,” dedi sadece. Daha iyi bir ayrılık cümlesi duymamıştım.
Telefonu açmadım. Selma’yla kavga edecek takatim yoktu, üstelik haklıydı da kadın. Neden gidip almıyordum ki? Birkaç parça tişört, şort, pantolon ve iç çamaşırı. İçki içmeyi sevdiğim bir bardak, bazı kitaplar. Kimden kaldığını hatırlamadığım bir biblo: Bereket tanrısı biblosu. Küçük bir Algida kutusuna tüm birlikteliğim sığabiliyordu. Telefonumdan Spotify’ı açtım. Belki sigortalı ve maaşlı bir işim yoktu ama Spotify’ım vardı. Yaşıyordum işte. En azından yaşadığımı düşünebilecek kadar hayattaydım. Classical Essentials çalma listesinin en başındaki parçaya dokundum. Bach. Cello Suite No. 1 in G Major.
3
Hava kararmıştı bile. Oturduğum Gümüşgül Apartmanı’nın küçük bir otoparkı var. Yatak odam tam da o otoparka bakar. Odama telefonun şarj aletini almaya gitmiştim ki acı frenle bir arabanın park ettiğini duydum. Yanan uzun farlar ince perdelerimin arasından gözlerimi dövdü. Başıma gelecekleri o an anladım. Selma’ydı gelen. Zaten birkaç saniye sonra zil zangırdamaya başladı. Elinde sarı-beyaz renkli, büzgülü bir çöp torbasıyla Selma karşımda belirdi.
“Selma, hoş geldin.”
“Hoş bulmadık İlhan, çekil kapının önünden. Eşyalarını getirdim. Al şunları.”
“Ne gerek vardı, gelecektim ben.”
“İlhan sen benimle dalga mı geçiyorsun?”
“İşlerim vardı. Biliyorsun, günü gününe tutmuyor.”
“İki aydır mı tutmuyor İlhan ya, Allah aşkına.”
“Oturmak ister misin biraz? Bu kadar sinirliyken araba kullanma.”
Selma bir süre sessizce bana baktı. Gözleri dile gelse kocaman bir siktir yerdim muhtemelen ama ağzı öyle demedi. Bir bardak su içebilirdi. İçeri geçti. Bir ayağı kırık kanepeme oturdu. Otururken geriye düşer gibi oldu. Güldüm. Unutuyordu sürekli. Benim gibiydi işte. Kaybolmuş, tutturamamış, olmamış bir başkası. Hep bir şeyleri unutmak isteyen ama en unutulması gerekenleri unutamayıp en basit şeyleri unutan. Ama çok güzeldi. Yer yer beyaza düşen simsiyah, kaküllü saçları vardı. Sıkıldıkça kaküllerini geri atardı ve tam ortasında çocukluğundan kalma suçiçeği izinin olduğu alnı çıkardı ortaya. Selma’nın en çok alnını seviyordum. Çok sık göremediğim içindi galiba. Hep en görülmeyen şey sevilir. En uzaktaki. En olmayacak olan. İhtimaller azaldıkça hasret artıyordu. Hayatın tuhaf matematiği. Okullarda aritmetik öğretmek yerine sevgi ve özlemle mücadele etmeyi öğretselerdi keşke. Seviyorduk, özlüyorduk, nefret ediyorduk ve öldürüyorduk. Bir an geliyordu ve hayatın içine dalıyorduk. Bodoslama. Balıklama. Çivileme. Bazıları doğuştan şanslıydı ve sırtlarında can yelekleri vardı. Biz şanssızdık ya da sadece diğerleri kadar önemli değildik. Batmamız belki de herkes için en iyisiydi. Ya onlar ya biz. En kötü kumarbaz bile elini bizden yana kullanmazdı.
İçeri gidip bir bardak su ve boş bir bardak getirdim. O suyunu içerken, bir kadeh şarap da ona doldurdum. Açık saçlarını at kuyruğu yapana kadar konuşmadı.
“Para mı aldın?” diye sordu.
“Ne parası?”
“İçki alacak parayı nereden buldun?”
“Battı balık yan gider, dedim.”
“İçkini paylaşmayı sevmezdin sen, ne bu yüce gönüllülük?”
“Her gün evime gelmiyorsun.”
Selma şaraptan bir yudum alıp çevreye baktı. Ben de onu izledim. Gözlerinde evimdeki her şeyi ilk defa görüyormuş gibi merak dolu bir his belli belirsiz süzüldü geçti. Belki de son defa görecek olmanın hüznüydü, kim bilebilirdi ki? Selma’yı belki düşünmüyordum, istemiyordum ama hayatımda olması güzeldi. O da muhtemelen benimle ilgili aynı şeyleri düşünüyordu. Ne olursa olsun yan yana oturup birkaç kadeh şarap içebilecek kadar birbirimize saygı duyuyorduk ve seviyorduk.
“Yazmayı bitirdin mi?” dedi.
“Romanı mı? Oturamıyorum bu aralar başına.”
“Ne yapıyorsun peki? Araştırma mı?” Araştırma kelimesini üstüne basa basa söylemişti. Klasik vasıfsız yazar yalanı, bilirsiniz. Selma bunu çözeli çok olmuştu.
“Sadece içimden gelmiyor.”
“Roman yazmak için işini bırakmadın mı sen? Şimdi de içinden gelmediğini mi söylüyorsun?”
“İşim varken içimden geliyordu. Belki de yazmak için sevmediğim bir işte çalışmam lâzım.”
“Paran bitince ne olacak?”
“Muhtemelen bir işe gireceğim.”
“Yani paran bitince yazacaksın.”
“Zenginden yazar, fakirden de düşünür çıkmaz.”
“Şarap fena değilmiş.”
“199’dan 159’a düşmüştü.”
“Hadi be, nerede?”
“Aşağıdaki Carrefour’da, alalım mı sana da?”
Selma yine eve girmeden önceki gibi sessizce gözlerime baktı. Gözleri dile gelseydi ne derdi kestiremedim bu sefer. Ağzı, “İyi, gidelim hadi,” dedi. Birlikte yürümeye başladık.
“Bir şişe de bana alsana,” dedim.
“Beraber içeceğiz,” dedi.
Seviyordum Selma’yı. Nasıl ve ne kadar sevdiğimi bilmeden. Neyse. Önemi de yoktu.






