Batı toplumlarını köklü bir biçimde değiştiren şeylerde biri de, güvenlik söz konusu olduğunda bu denli takıntılı davranışlar sergilemek. Bizlere artık sadece korku yol gösteriyor, peki bunun ne anlama geldiğinin farkında mıyız?
Covid pandemisi esnasında dikkat etmişsinizdir, karantina kararlarını en hararetli şekilde savunanlar, genellikle kendilerini “şeffaf” ve “demokrat” olarak tanımlayan kurumlardı. Oysa Amerika Birleşik Devletleri’nde Yale, Harvard, Brown, Carnegie Mellon ve Johns Hopkins de dahil olmak üzere pek çok seçkin üniversite sağlıkla ilgili düzenlemelerin kimler tarafından ihlal edildiğini tespit etmek üzere anonim ihbar mekanizmaları kurguladı. Bunlardan Yale, delta varyantının yayılmaya başlamasıyla birlikte spor karşılaşmalarına katılacak öğrencilerin birbiriyle tokalaşmasını ya da sarılmasını yasakladı. Omicron varyantı çıktığındaysa öğrencilerin üniversite yakınındaki lokanta ve kafelere gitmesi yasaklanırken kampüs adeta bir karantina bölgesine dönüştürüldü.
Söz konusu gelişmelere bakılırsa Jonathan Haidt ve Greg Lukianoff’un The Coddling of The American Mind’da kavramsallaştırdığı “güvenlik fetişizmi” olgusu Batı’da kökleşmiş bir kültürel eğilim haline geliyor. Jean Twenge, Generations isimli çalışmasında “güvende kal” ifadesinin Amerika’daki kullanımının 1995-2019 yılları arasında dört kattan fazla artış gösterdiğini belirtirken “güvenli” sözcüğünün kullanım alanının her geçen gün daha fazla genişlediğini ve yaygın bir söylem olarak ortaya çıkmaya başladığını belirtiyor – tıpkı “güvenli seks, güvenli alan, güvenli beslenme” kullanımlarında olduğu gibi.
Christopher Lasch, 1984 tarihli In The Minimal Self: Psychic Survival in Troubled Times adlı çalışmasında, geleceğin yok olmasıyla birlikte kültürün bir tür “hayatta kalma” eksenine kaydığını belirtir. Ufukta ani bir nükleer yok oluş ihtimali belirdiğinde –ki, artık buna ekolojik yıkım ve savaş senaryoları da eşlik ediyor– insanlar da davranışlarını bu ihtimale göre biçimlendirmeye başlar. Böylece her birey kendi gündelik yaşantısına ve dar çevresine kapanır. Lasch, sıklıkla bencillik ya da narsisizm olarak adlandırılan durumun, aslında bir nevi hayatta kalma kültürü olduğunu söyler. Sürekli olumsuz koşullara maruz kalan bireyler farklı hayatta kalma stratejileri geliştirir ve bu da onları sosyal hayattan, toplumsal kaygılardan uzaklaştırırken onlarda, seçici apati, duygusal kopuş, geçmişten ve gelecekten vazgeçiş gibi olguların eşlik ettiği günübirlik yaşama eğilimini güçlendirir.
İkinci Dünya Savaşı’nda sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan kitaplarda “survive” (hayatta kalmak) fiilinin kullanım sıklığı üç katından fazla arttı.
Söz konusu yönelimle paralel olarak son yıllarda öne çıkan anlatılardan biri de, Call of Duty: Black Ops ve The Last of Us gibi video oyunlarında karşımıza çıkan zombi istilası hikâyeleri. Zira bu tarz hikâyelerde anlatı ekseni hayatta kalma mücadelesi etrafında gelişir ve hemen hemen hemen her şey sağ kalmaya indirgenir. Kişinin günübirlik yaşam stratejileri geliştirmesi, hatta kimi durumlarda hayatta kalabilmek için en yakınlarını bile ortadan kaldırması gerekebilir. Kişilerarası yakınlık arttıkça ölümcül bir virüse maruz kalma olasılığı da artar ve bu durum, toplumsal güvenin gelişimi açısından uygunsuz bir ortam yaratır.
Lasch, “hayatta kalma” ifadesinin iş dünyasında zorlu bir durumun nasıl atlatılacağı ya da kayınvalide ziyaretinin nasıl geçiştirileceği gibi alakasız durum ve bağlamlarda da kullanılmaya başladığının altını çizer. İkinci Dünya Savaşı’nda sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan kitaplarda “survive” (hayatta kalmak) fiilinin kullanım sıklığı üç katından fazla arttı. Bununla birlikte “survival” (hayatta kalma) sözcüğünün kullanımındaki artış çok daha çarpıcı: Bir yüz yıl öncesine kıyasla yaklaşık on dört kat artış gösterdi. İşin ilginç yanı, son yıllarda Amerikan şehirlerindeki yaşam daha güvenli hale gelirken güvenlik fetişizminin yol açtığı bu yeni kültür hızlı bir biçimde yayılmaya başladı.
Güvenliği ön plana çıkaran bir dünya görüşünün en bariz özelliği, dışarıda olan biten her şeyi bir tehdit olarak nitelemesi. Bu ister bir virüs olsun isterse ne pahasına olursa olsun öne geçmeye çalışan bir rakip ya da Walking Dead’den fırlamış bir katliam dalgası. Kapının dışında kalan her şey düşman olarak algılanır.
Peki geçmişte böyle bir toplumu hiç teoriye döken biri oldu mu? Bu kişinin toplumsal birlikteliği bir erdem olarak kabul eden Jean-Jacques Rousseau olmadığı kesin. Aristoteles de değil, zira onun ortak iyilik anlayışı bugünün toplumu için fazla naif. Ve John Stuart Mill de değil, çünkü o da ifade özgürlüğünün mutlak ve vazgeçilemez bir ilke olduğunu savunuyordu.
Yanıt muhtemelen 17. yüzyıl siyaset felsefecisi Thomas Hobbes’un kuramlarında saklı. Hobbes’a göre insanlar arasındaki yegâne bağ düşmanlık ve yalnızca kendini korumaya odaklanmış olan insan doğası, bünyesinde ötekini yok etme, ötekine boyun eğdirme isteğinden fazlasını barındırmaz. Leviathan’ın yazarı, insanın insanın kurdu olduğunu ve bir toplumu barışa yönelten duyguların, ölüm korkusundan başka bir şey olmadığını söyler. Hobbes insanlar arasındaki eşitliğe inansa da, bunu onur ya da değer gibi kavramlara dayandırmaz. Aksine, insanların birbirlerini öldürme kapasitelerinin eşit olmasına dayandırır.
Biz tarihin en “dört duvar arası yaşayan” uygarlığıyız. Tek bir mekânın içinde çalışıyor, dinleniyor, eğleniyor ve uyuyoruz. Hava olaylarının gündelik yaşamımız üzerindeki etkisi yok denecek kadar az.
Thomas Hobbes’un çalışmalarında kuramsallaştırdığı en bilinen çözüm, herkesi denetim altında tutmak üzere tasarlanan ve gücü mutlak bir biçimde elinde bulunduran bir devlet anlayışı. Bireyler, doğanın kendiliğinden yarattığı güvensizlik karşısında korunma talep eder ve özgürlüklerinden feragat etmeye rıza gösterirler. Bu yaklaşım, devlet karşısında bireyin korunmasını öngören klasik liberal argümandan belirgin bir biçimde ayrışır çünkü birey, başka bir bireyden korunabilmek için kendini mutlak surette otoriteye teslim eder. Ötekinden gelecek olan şiddet Leviathan’ın gölgesi altında tamamen ortadan kalkmasa da, gerçekleşme olasılığı düşer. Bu da bizi sürekli korku altında yaşamanın felç edici etkisinden kurtarır. Böylece şiddet dolu bir ölümden korkan zayıf varlık, kendini korumak için o en güçlü varlığı, Leviathan’ı yaratır.
Yine de bizim dünyamızla Hobbes’un tasvir ettiği dünya arasında önemli farklar var. Biz tarihin en “dört duvar arası yaşayan” uygarlığıyız. Tek bir mekânın içinde çalışıyor, dinleniyor, eğleniyor ve uyuyoruz. Hava olaylarının gündelik yaşamımız üzerindeki etkisi yok denecek kadar az. Hamburgerlerimizden yataklarımıza kadar her şey yumuşacık ve buna rağmen hayatımızın her anında konfor arayışı içindeyiz. Bu açıdan düşündüğümüzde çoğumuz Hobbes’un tasvir ettiği türden bir dünyada beş dakikadan fazla dayanamaz.
Fakat toplumlarımız pek çok açıdan –toplumsal çözülme, ahlak yitimi ve hepsinden önemlisi bitmek bilmeyen bir güvenlik kaygısı– Hobbes’un tasvir ettiği türden bir doğal durumu andıran özellikler gösteriyor ve bu da içinde olduğu açmazdan çıkmaya çalışan günümüz bireyini, her şeye gücü yeten bir devletin varlığını öngören Hobbesçu çözüme yöneltiyor. Öyle ki, yapılan anketlere bakılırsa Z kuşağı önceki nesillere göre daha belirgin devletçi eğilimler taşıyor.
Ortada gerçek hiçbir tehdit yokken hayatta kalma saplantısıysa ancak duygusal olarak sakatlanmış, toplumsal çözülmeyle yaralanmış insanların takıntısı.
Yaşa ve yaşat anlayışının hüküm sürdüğü liberal dünyada ortak dil, giderek daha fazla “güvenlik” eksenine sıkışıyor. Görüşlerimi birine kabul ettirmek istiyorsam sağlı ve güvenlik gibi argümanlara başvurmaktan daha etkili bir yöntem yok. Bunun kaçınızlmaz sonucuysa güvenlik kavramının sınırlarının giderek genişlemesi.
Mesela “duygusal güvenlik” tam anlamıyla neo-Hobbesçu bir kavram. Bu yeni Neo-Hobbesçu kültürde insanlar ahlaki tereddütlerini dile getirirken “bunu yapmak içime sinmiyor” ya da “aramızdaki ilişki sağlıklı değil” gibi cümleler kuruyor. Diyebiliriz ki, “acı” sıfatının neredeyse hiçbir zaman fiziksel acıyı ifade etmediği bir dünya. Benzer şekilde toplumsal çöküşten ya da ortak bir gelecek vizyonunun yokluğundan bahsetmek yerine bu tip konuları hemen “ruh sağlığı” gibi objektif bir kavramın içine sıkıştırıveriyoruz. Bu da kamuoyunda tartışılması gereken bir meseleyi sadece radikal bir şekilde bireyselleştirmekle kalmayıp aynı zamanda sağlık ve güvenlik bürokratlarının hoşuna gidecek bir çerçeveye oturtuyor.
Yalnızca hayatta kalmaya odaklanan bir uygarlık başlı başına bir çelişki. Üstelik çoğu toplum açısından toplumsal sözleşme çoktan imzalanmış ve hayatta kalma meselesi gerçek bir endişe olmaktan çıkmışken. İnsanlar birlikte yaşar çünkü iyi yaşamak ancak bu şekilde mümkün. Ortada gerçek hiçbir tehdit yokken hayatta kalma saplantısıysa ancak duygusal olarak sakatlanmış, toplumsal çözülmeyle yaralanmış insanların takıntısı. Başka bir deyişle, “insan insanın kurdudur” diyen kişi, muhtemelen kendisi yalnız kalmış bir kurt. Öyleyse Batı’nın zihinsel yaşamı, çok temel bir paradoksa teslim olmuş durumda: Hayatta kalma çabamızın ötesine geçmek mümkün mü, bunu yapabilecek miyiz?
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






