Benim Mükemmel Hayatım bittiğinde insanın içinde büyük bir trajedi duygusundan çok, tuhaf bir sessizlik kalıyor.
“Birinin bir başkasını sevişinde, o sevgiyi anlamanın bir ölçütü vardır.”
Annemin gözleri şişmişti.
“Bu, o kişinin kaçmaya çalışmasıdır.”
“…”
“Anne, ben… Senin benden kaçmaya çalıştığını bildiğim için o sevginin gerçek olduğunu biliyorum.”
Bir insanın öleceğini bilerek yaşaması neyi değiştirir? Norbert Elias, Ölmekte Olanların Yalnızlığı Üzerine’de modern toplumların ölümü gündelik hayatın dışına ittiğini, ölmekte olan insanları ise giderek yalnızlaştırdığını söyler. İnsanlar artık ölümle daha az karşılaşıyor, onu daha az konuşuyor; hastanelere, koridorlara, kapalı kapıların ardına bırakıyorlar. Elias’a göre mesele yalnızca ölüm korkusu değil, yaşayanların ölmekte olan biriyle nasıl ilişki kuracağını bilememesi. Çünkü ölmekte olan insan, aynı zamanda yaşayanlara kendi sonlarını hatırlatıyor.
Kim Ae-ran’ın Benim Mükemmel Hayatım romanını okurken aklıma sürekli bu fikir geldi. Çünkü romanın merkezinde, ölmekte olduğunu bilen bir çocuk var. On yedi yaşındaki Han Areum, progeria nedeniyle bedeni çok hızlı yaşlanan, çocuk yaşta yaşlı birine dönüşmüş biri. Ama Kim Ae-ran romanı ölümün etrafında kurmasına rağmen onu karanlığın içine hapsetmiyor. Tam tersine, Areum’un etrafını gündelik hayatın küçük ritimleriyle dolduruyor: anne-babasının tartışmaları, televizyon sesleri, hastane koridorları, komşular, kitaplar, ilk aşk heyecanı, utanmalar, küçük şakalar… Elias’ın sözünü ettiği o yalnızlığın tam karşısına aileyi, gündelik hayatı ve bağ kurma çabasını koyuyor sanki.
Belki de romanın en etkileyici tarafı burada ortaya çıkıyor. Çünkü Areum yalnızca ölümü bekleyen biri değil; yaşadığı hayatı anlamaya, kaydetmeye ve geride bir ses bırakmaya çalışan biri. Ölmekte olduğunu bilen bir çocuğun yazmaya çalışma telaşı, romanın en güçlü damarı hâline geliyor bir noktadan sonra. Kim Ae-ran, Areum’u acınacak bir figür gibi değil; düşünen, gözlem yapan, mizah duygusu olan, kırılan, âşık olan biri olarak kuruyor. Bu yüzden Benim Mükemmel Hayatım, yalnızca ölüm hakkında değil; ölüm yaklaşırken bile insanın nasıl yaşamaya devam ettiğine dair bir roman hâline geliyor.
Kim Ae-ran (1980 doğumlu), çağdaş Kore edebiyatının özgün kalemlerinden biri. Kısa öyküleriyle tanınan yazar, ince mizahı melankoliyle aynı paragrafta tutabilme becerisiyle dikkat çekiyor. Benim Mükemmel Hayatım yazarın ilk romanı. 2011’de Kore’de yayımlandığında büyük ses getirmiş, yüz binlerce satmış; 2014’te Song Hye-kyo ve Kang Dong-won’un başrollerini paylaştığı bir filme uyarlanmış; 2016’da Fransa’nın “fark edilmemiş iyi eserlere” verdiği Prix de l’Inaperçu ödülünü kazanmış. Roman Türkiye’de Mart ayında Tayfun Kartav çevirisiyle ve İthaki Yayınları tarafından yayımlandı.
Kim Ae-ran’ın Benim Mükemmel Hayatım romanı, insana yalnız olmadığını hissettiriyor. Bunu büyük trajedilerle, boğucu bir karanlıkla yapmıyor. Yazarın en dikkat çekici taraflarından biri bu seçimi. Elindeki malzeme son derece ağır: genç yaşta ölümü bekleyen biri, giderek çöken bir beden, yoksulluk, hastane koridorları, anne-babasının yetişemediği hayatlar… Fakat romanın dili şaşırtıcı derecede canlı, neşeli, yer yer komik. Yazar okuru sürekli ağlatmaya çalışan bir yerden yazmıyor; tam tersine hayatın saçmalığını, gündelik ritmini, küçük utançlarını ve aile içi sıcaklığını görünür kılıyor.
On yedi yaşındaki Han Areum, progeria denilen hızlandırılmış yaşlanma hastalığıyla doğmuş; bedeni seksen yaşına yaklaşmış. Onun bir günü başkasının bir saati, bir yılı bir ayı gibi. Ölmeden önce ailesine bir hediye bırakmaya karar veriyor: kendi hikâyesini değil, on yedi yaşında anne-baba olmuş iki gencin nasıl âşık olduğunu yazmak istiyor. Roman, onun yazdığı bu hikâye ile bugünü arasında gidip gelerek ilerliyor. Areum sadece hastalığından ibaret değil; onun bir çocuk olarak saflığı, mizahı, hayata tutunma çabası da anlatılıyor.
Areum’un anne ve babası Mira ile Daesu, romanın diğer kahramanları. İkisi de çocuk yaşta anne-baba olmuş insanlar. Mira sert, küfürbaz, kolay geri çekilmeyen biri; Daesu ise sakar, yavaş, çoğu zaman ne yapacağını bilemeyen ama sevgisini kaybetmeyen bir adam. Roman ilerledikçe şunu fark ediyoruz: Areum fiziksel olarak anne-babasından daha yaşlı görünürken, Mira ile Daesu hâlâ büyümeye çalışan iki çocuk gibi kalmış. Kim Ae-ran aileyi büyük dramatik yüzleşmelerle değil; mutfakta edilen laflarla, hastane masraflarıyla, televizyon karşısındaki sessizliklerle, birbirlerine kızıp yeniden toparlanmalarıyla kurar.
Areum’un en önemli özelliklerinden biri sürekli okuması. Kitaplardan söz eder, okuduklarını düşünür, başka hayatların içine girer. Ölüm ihtimaliyle bu kadar erken karşılaşmış biri için okumanın başka bir anlamı var. Sanki yaşayamayacağı hayatın yerine başka hayatlar biriktiriyor. Kendi hikâyesini yazmaya çalışması da bu yüzden etkileyici. Çünkü bu yalnızca ardında bir şey bırakma isteği değil; kendisini, anne-babasını ve yaşadığı hayatı anlama çabası. Çok genç yaşta biri ama hayatı kaydetmek için telaş eden yaşlı bir insan gibi. Ölmekte olduğunu bilen bir çocuğun “ben de vardım” deme çabası.
Areum’un bir başka yakın dostu da altmışlarındaki komşusu Little Grandpa Jang’dır (gerçek adı Deoksu). Jang, Areum’un en yakın arkadaşı; birlikte kitap alışverişi yapar, hayat üzerine sohbet ederler. Jang’ın kendisi de bebekken kaybettiği bir çocuğun acısını taşır. Areum’a “İnsan ne zaman yetişkin olur?” diye sorduğunda, “Çocuğun olduğunda,” diye cevap verir. Areum’un “O zaman siz hâlâ çocuksunuz” demesi üzerine sustuğu an, romanın en dokunaklı anlarından biri. Jang, Areum’a ilk kez soju tattıran, ona bir yetişkin gibi davranan tek kişi. Bu arkadaşlık, romanın yalnızlık ve bağ kurma temasının en somut örneği.
Maddi sıkıntılar yüzünden Areum bir yardım programına çıkmayı kabul eder. Hastalığı hakkında sorular sorulur: ölüm korkusu, yaşam isteği, geleceği… Bu program sahnelerinde Kim Ae-ran çok ince bir çizgide dolaşır. Çünkü programdaki insanların bazıları gerçekten şefkat duyarken, bazıları Areum’un hayatına tuhaf bir merakla yaklaşır. Areum çocuk yaşta biridir ama sanki çok uzun yaşamış gibi konuşur; kırgındır ama acındırıcı değildir, sakindir ama umutsuz değil, yaşadıklarının ve yaşayacaklarının farkında. Areum acınacak biri değil; düşünen, gözlem yapan, mizah duygusu olan, âşık olan, kırılan bir karakter.
Programdan sonra Areum’a Lee Seoha adında bir kızdan e-postalar gelmeye başlar. Kendisi gibi hasta olduğunu söyleyen bu kızla kurduğu bağ, Areum’un hayata yeniden başka türlü tutunmasını sağlar. İlk aşkı, ilk sırdaşı gibi olur Seoha. Fakat sonra bunun bir yalan olduğu ortaya çıkar. O e-postaları yazan kişi, Areum’un hikâyesini bir senaryoya dönüştürmek isteyen otuz altı yaşında işsiz bir senaristten başkası değildir. Burada Kim Ae-ran yalnızca bir kandırılmayı anlatmaz; bir insanın hikâyesine yaklaşmanın sınırlarını da sorgular. Başkasının acısı ne zaman bir anlatıya, bir malzemeye dönüşür? Anlamakla kullanmak arasındaki çizgi nerede başlar?
Benim Mükemmel Hayatım aynı zamanda bir yoksulluk romanıdır. Mira ile Daesu’nun hayatına baktığınızda bunu sürekli hissediyoruz: yarım kalmış eğitimler, erken yaşta ebeveynlik, gündelik işlerle dönmeye çalışan bir hayat, hastane masrafları, televizyon programlarına çıkmayı bile bir zorunluluk olarak kabul etmek zorunda kalmaları… Areum’un hastalığı zaten ağır bir mesele ama yazar bunun üstüne sınıfsal bir sıkışmışlığı da yerleştirir. Bu roman, bakım yükünün ailelerin omzuna bırakıldığı, insanların hastalıkla birlikte ekonomik olarak da çöktüğü bir dünyanın hikâyesi. Romanın arka planında sürekli bir güvencesizlik dolaşıyor. İnsanların genç yaşta hayata fırlatılması, aile kurmanın bir “seçim” olmaktan çok mecburiyete dönüşmesi, medyanın insanların hayatlarını duygusal bir gösteriye çevirmesi…
Benim Mükemmel Hayatım bittiğinde insanın içinde büyük bir trajedi duygusundan çok, tuhaf bir sessizlik kalıyor. Sanki çok kısa sürmüş ama gerçekten yaşanmış bir hayatın ağırlığı. Areum’un hikâyesi insanı sürekli aynı soruya geri götürüyor: Bir hayatın “uzun” sayılması için kaç yıl yaşamış olmak gerekir? Norbert Elias, modern dünyanın ölümü giderek gözlerden uzaklaştırdığını, ölmekte olan insanları ise sessizce yalnızlaştırdığını yazıyordu. Kim Ae-ran’ın romanı ise tam o yalnızlığın içine küçük ama inatçı bir şey bırakıyor: bir ses, bir hikâye, bir aile, birkaç insanın birbirine tutunma çabası. Belki de bazen bir ömür, insanın geride bıraktığı zamandan çok, başkalarının içinde bıraktığı sesle ölçülüyor.






