Mehmet Efendi, Mehmet Efendi. Bir süre bekledi. Üzerinde zil sembolü olan tuşa yeniden bastı. Cızırtıların arasından bir ses. Buyur. Daire 48. İşim bitti. Gelip kilitleyebilirsiniz.
Gelmesi on, on beş dakikayı bulur. Mutfağa geçti, bardağa buzdolabının haznesinden buz doldurdu. İçindeki yangını belki bu söndürür. Göl manzaralı pencerenin önündeki masaya oturdu. Gözleri gölün diğer yamacında. Yamaç çinko damlı evlerle dolu. Üst üste, yan yana, itiş tepiş. Güneş henüz yukarıda. Arada bir bulutların gölgesi damların üzerinden dans eder gibi geçiyor. Gündüzleri buradan o tarafı, geceleri oradan bu tarafı seyreden kadınlardan o.
Kameranın hareket ettiğini duydu. Aslında kamera varlığını hissettirmeyecek kadar az ses çıkardı ama ev o kadar sessiz ki karınca yürüse duyulur. Patronu hiçbir zaman evde değil ama bakışları ensesinde. Evin her tarafında hareket ve sese duyarlı kameralar var. Kameralar onu izlemese, duvarları kaplayan aynalardan ya da ova ova ayna gibi parlattığı granit taşlardan kendini izliyor. Son moda zenginlik anlayışı böyle. Herkes kendini film yıldızı gibi seyretmek istiyor. Yoksa apartmanların girişinden evlerin koridorlarına kadar her yer niye koca koca aynalarla dolu olsun. Sabah akşam ne kadar mükemmel olduklarını görmek istiyorlar. Kadını da erkeği de. Oysa o, iş yaparken sürekli kendiyle göz göze gelmekten nefret ediyor. Mehmet Efendi bir gelse artık.
Elini hırkasının cebine sokunca içindeki yangın büyüdü. Patronun bıraktığı not buruş buruş orada. Bir hafta önce pişirdiği hiçbir yemeğe dokunmamış. Kıymalı ıspanak, zeytinyağlı pırasa, ezogelin çorba, sahanda köfte. Mis gibi. Dışarıda yemişler ya da dışarıdan yemek getirtmişler. Bütün yemekleri götürebilirmiş. Ama saklama kaplarını alma, demiş. Poşetlere koyup götür. Utanmamış, aynen böyle yazmış. Saklama kabını sakınmış ondan. Boklu donlarını yıkayandan. Tamam, belki boklu değiller ama ne fark eder. Bir daha yemek yapmasını istemiyorlarmış. Bok yesinler. İsterlerse temizlik için ararlarmış. Şeytan diyor kameralara karşı notu parçala, çek git. Ama isyan edemeyecek kadar yorgun. Yoksa kırgın mı? Ya da korkak. Mehmet Efendi nerede kaldı? Bir an önce defolup gitmek istiyor, her yeri ışıl ışıl parlayan, her yerini ışıl ışıl parlattığı bu evden.
Notu cebinin derinliklerine itti. Yırtamaz, atamaz onu. Eve götürecek. Sebepsiz yere alınganlık yapmadığının kanıtı o. Hele bir eve gitsin. Kocasını evin bahçesine çıkaracak. Parmağıyla siteleri gösterecek. Bir daha ölsem oraya ayak basmam diyecek. Notu okuyunca, yine sen öyle anlamışsındır, diyebilecek mi bakalım. Bir daha buraya gelmeyecek, onlar istese de gelmeyecek. Buzlardan birini ağzına attı, çürük dişinin sızlamasına aldırmadan kütür kütür yedi.
Mehmet Efendi evin alarmını kurarken kapının dışında bekledi. Elinde büyükçe bir poşet. Nasıl bıraksın yemekleri orada. Kerem sahanda köfteyi çok sever. Kim bilir nasıl sevinecek. Bir de gofret alırsa bakkaldan. Tam bayram eder. Asansörün içinde yine kendiyle göz göze geldi. Mehmet Efendi elindeki bezle düğmeleri sildi. Sabahları karşılaştığı güzel kadınlar aynalara göz süzerken onun bakışları hep yerde. Buradaki aynalar füme rengi. Onu mutlu eden bir müzik çalıyor. Asansörde çalan müziklere, evde radyoyu kurcalarken denk gelmişti. Artık hep o kanalı dinliyor.
Apartmanın girişinde kocaman bir akvaryum var. Arkası boydan boya ayna kaplı. Mehmet Efendi’yle yansımaları kırmızı japon balıklarının arasından bir görünüp bir kayboldu. Bir var oldular, bir yok.
Kapının ağzında Mehmet Efendi elindeki poşete uzandı. Çöpse alayım. O şaşkın, elini geri çekti. Poşetin içinde yemekler bıngıl bıngıl. Nasıl anlatacak şimdi. Yok, çöp değil. Mehmet Efendi cebinden yevmiyesini çıkardı. Utana sıkıla eline tutuşturdu.
Eskiden anahtarları paspasın altına, parayı masanın üzerine zarfla bırakırlardı. Elden para vermek ayıptı. Onlar kibar insanlardı. Şimdi nerede.
Mehmet Efendi hep aynı şeyleri anlatıyor. Anlattığı insanları o hiç tanımadı. Tanımadığı insanlara öykünemiyor. Nerede o insanlar diye sormuyor.
Şimdi beni bekçi ettiler. Kendi izledikleri yetmezmiş gibi. Kimsede güven kalmamış.
Onlar yerine yaşlı başlı adam utanıyor. Pırasa sever misin Mehmet Efendi? Severmiş. Arkasından seslendi. Hakkını helal et. Ne zamandır yememiştim.
Siyah camla kaplı odanın içinde, yan yana dizilmiş ekranlara bakan güvenlik görevlilerine doğru yürürken kendi yansımasını gördü. Kot pantolonu, siyah mantosu, elinde poşetiyle yaklaştı. Camı tıklattı. Kıymalı ıspanak. Lahmacun yemekten kurtuldukları için mutlu oldular. Bakkaldan gofretin yanına ayı şeklindeki şekerlerden de alırsam. Değmeyin Kerem’imin keyfine. Sitenin büyük kapısından çıkarken camdan kulelerden kurtulduğu için neredeyse sevinecek. Cebinde parası, poşette yemeği var. Evde onu bekleyen bir kocası, dünya tatlısı oğlu. Başka ne ister ki insan. Minibüs de hemen gelirse.
Bakkalın orada inecek var. Tıslayan kapıdan adımını atar atmaz içi ürperdi. Güneş etkisini kaybetmeye başlamış. Damların birkaçından incecik bir duman göğe doğru yükseliyor. Hava kararınca hepsinin bacası tütecek. Her ne kadar pencereleri, kapı pervazlarını bezlerle tıkasalar da, sinsi duman evlerin içine sızacak, bütün gece genizlerini yakacak. Sokak kapısı hafifçe itmesiyle açıldı. Etraf sessiz. Kocasıyla oğlu battaniyenin altında büzülmüş, rüya âlemindeler. Poşeti mutfak tezgâhına koydu, parmaklarının ucuna basarak banyoya gitti. Elini, yüzünü yıkadı. Lavabonun üzerindeki kırık aynada ikiye bölünen yüzüne baktı.
Radyoyu alıp bahçeye çıktı. Pencerenin pervazında kocasının sigarası. Gözleri karşı yamaçta. Batmakta olan güneş cam kuleleri kızıla boyamış. Yangın yeri gibi. Sigaradan bir tane yaktı. Yere çömeldi, sırtını duvara yasladı. Asansörde duyduğu müziklerin çaldığı kanalı açtı. Bilmediği dilden bir şarkıyı bir sürü insan hep beraber söylüyor. Sadece insan sesi. Ağıt gibi dokunaklı. Gözyaşları hiç bilmediği dildeki şarkıya eşlik etti, kendine engel olamadı. Bittiğinde sunucu şarkının hikâyesini anlatmaya başladı. İçerden seslenen kocasına aldırmadı. Sigarasını içmeye devam etti.
“1988’de Estonya’da düzenlenen festival alanını dolduran üç yüz bin kişi Sovyet döneminin yasakladığı ‘Mu Isamaa’ adlı şarkıyı seslendirdi. Tallinn’den yükselen ses bütün dünyaya yayıldı. Herhangi bir silah kullanmadan, aylarca bağımsızlık şarkıları söyleyen Estonya halkı mücadeleyi kazandı. Devrimin adı Şarkı Devrimi oldu.”
Ne devrimiymiş bu? Kocası gelmese bütün şarkıları ağlayarak dinleyecekti. Radyoyu kapattı. Cebindeki notu uzattı. Köfteyi ısıtmak için içeriye girdi. Yemeği karıştırdığı tahta kaşığı dudaklarına götürdü. Tadına baktı. Aynı kaşıkla yeniden karıştırdı. Yine tattı. Karıştırdı. Tattı. Kocası kaşığı elinden alana kadar tekrar tekrar aynı şeyi yaptı. Benden iğrenmişler. Yemeklerin tadına bakıyormuşum. Gitmem bir daha oraya. Gitme.
Kerem yemeğin suyuna ekmeğini bana bana yedi. Çok mutlu. Kocası ikinci tabağı istedi. Pek güzel olmuş, dedi. Pek güzel. O elini sürmedi. Tabakları topladı, ekmek kırıntılarını avucunun içine süpürdü. Oyalanma, dedi kocası. Birazdan dizi başlar. Tabakların üzerlerinden su gezdirip lavabonun içinde bıraktı. Çayı ocağa koydu. Kâselere çekirdek doldurdu. Birini kocasına verdi. Televizyonun karşısına geçti. Geçen haftanın özeti var. Daha geçen gün tekrarını verdiler, şimdi de özet. Salak mıyız, iki günde unutacağız. Değil miyiz? Çekirdekleri soyup tek tek Kerem’e verdi. Çocuk özetin bitmesine yakın dizinde uyudu. Usulcacık yatağına yatırdı. Kuş gibi hafif yavrucak. Döndüğünde reklam kuşağı başlamış. Bembeyaz banyoda bir çamaşır makinesi. Çamaşır makinesinin üzerinde su dolu cam fanus. Fanusun içinde japon balığı. Haznesinde rengârenk çamaşırlar, üzerinde balık. Dönüp duruyorlar. Fanustaki su milim kıpırdamıyor. Daha fazla televizyona bakmak istemedi. Mantosunu giydi, çayını aldı. Azıcık hava alayım, dedi. Çıktı.
İnceden bir yağmur çiseliyor, yapış yapış. Hava pis mi pis. Öyle ki genzi yandı. Çayından bir yudum içti. Radyoyu açtı. Devrim şarkıları çoktan bitmiş. Sitenin ışıkları, bastıran sisin içinde yitip gitmiş. Karşısında kocaman karanlık bir boşluk.






