Ay yükseliyor. Kaçıncı gecesi bu, ayın kocaman oluşunun, saymadım. Seninle en son ne zaman uzun uzun yürüdük Rato istasyonundan, parka, Aralıkta hala sarı olan ağaçlara, o çeşmeye bilmiyorum. Ay yükseliyor. Jim İrlanda’ya gittikten sonra ilk defa birlikte bir evi paylaşıyoruz seninle. Elimi, ayağımı nereye koyacağımı bilmiyorum. Bademler neredeydi, ya kuru fasulye? Rato istasyonuna nasıl gidiyorduk? Peki ya Martim Moniz nerde? Marques de Pombal aynı hatta değil miydi? Yanlışlıkla Avenida’da iniyorum toplantıya giderken. Yağmurda ıslandığımız caddede. Ah nasıl da kolay senin için bunların hiç olmamış gibi kalması yüreğinde. Yüreğinin kara deliğini görüyorum. Yüreğinin kara deliğinde bir sürü kadın ve erkek hep birlikte senin çocukluğuna iniyor. Olmayan annen ve baban oluyor. Kaçmalıyım oysa. Kaçmalıydım. Sınırlar demeliydim sana. Bak demeliydim. Senin ülken bu, benimki bu. Haritadan göstermeli ve demeliydim ki işte bu da benim, bu sensin; aramızda okyanuslar, olmamış anne babalar, gidilmemiş okullar, koklanmamış çiçekler, çıkılmamış yolculuklar, kazanılmamış paralar, olmayan evler var… Demeliydim. Daha çok anlatmalı, bir vazo gibi kalbimi kırıp sonra yokmuş gibi davranamayacağını üstüne basa basa söylemeliydim. Bağırmalıydım belki de. Sokaklara taşırmalıydım sesimi. Bir kez daha kırılmasın diye kalbim. Hem de bu yoksullukta. Bir horoz şekeriyle bile sevindiremeyecekken kendimi.
Ben sana ne anlattıysam, hiçbiri sınırlar üzerine olmuyor. Anlattığım her şey sana açık kapılar, açık pencereler, bir dilim limon, bir kaşık bal, bir tutam zencefil, bir yasemin tütsüsü, bir dost sesi, bir ay yüzü, mutfak camındaki bir buğulanma oluyor. Sonra bir gece hep birlikte yakıyoruz evi.
Oli, Lara, sen, ben, Jim. Yaktık her şeyi. Serptik evdeki bütün boyaları küllerin üstüne. Bir yangında en çok sanıyor belki de insan. Bir günahta. Ortak bir başkaldırıda. Ne çok inanıyorum.
Parkta sabahladık. Sabahın ilk ışıklarına kahkahalarımız karıştı. Çakıl taşları üzerinde yalın ayak yürüdük. Salıncakta ayı izledik beşimiz. Bir salıncağa beş kişi sığabildik. Jim ucuz şarap sevmez. Sevdirdik. Ucuz çikolataları yedik günlerce. Yemek yapmadan günlerce ucuz çikolata ve şarapla hayatta kaldık. Lara ve ben arada uzun nefesler aldık. Güneşe karşı uyanmışlığımız bile oldu. Hep birlikte çamaşır suyu döktük lavabolara. Zeminleri birlikte sildik, süpürdük günlerce. Isındık üşüdük, nefesimizle birlikte ısıttık odayı. Aynı odada, aynı döşekte hep birlikte uyuduk. Sonra bir gece sen… Bir gece. Sen dedin ki. Gel dedin, birlikte karşılayalım güneşi. Renkleri ikimiz görelim. Olur dedim. Ne Jim, ne Oli, ne Lara vardı yanımızda. Gecelerce birlikte karşıladık renkleri. Ay doğdu hepsinin üstüne. Ben bir rüya gördüm. Coğrafyamı alıp göğsüne oturttuğum hikayemde, bütün dillerin birbirini eşit olduğunu sandım. Hem öyle bir sandım ki, senin bütün beyazlığını, kusursuzluk özlemini, siyaha düşman oluşunu unuttum. Hiç ama hiç bilmedim.
Siyahım ama ben. Kara. Kapkarayım. İçinin beyazıyla uyuşmuyorum. Kim bilir. Bütün o renkler ve güneşi karşıladığımız, bir kara delikte süzülüyor sonra. Ah çekiyorum o gece. Birkaç gün olmuş Jim gideli. Oli ve Lara çoktan dağlarda. Sade sen ve ben varız buğulu camında mutfağın. Duvarda asılı tencereler saçıma değiyor. Sen uzaklara, çok uzaklara bakıyorsun. Eski bir hikayesin çoktan. Kendini benim için eski bir hikaye tanıtıyorsun. Oysa ne çok tanıdıksın, ne çok şimdi; bir eski hikaye olmaktan uzak. Ah ne çok tanıdıksın.
Teninin beyazlığı, içimin karasını götürmüyor. Denedin belki gider diye, gitmiyor. Dilim, kelimelerim sana değmiyor. Geriye yalnızca mutfak camında arka bahçeye baktığımızda gündüz düşleri, sefil adını verdiğimiz kocaman faremiz, ısırgan otları ve gece aynı bahçeden görünen ay kalıyor. Aynı çatının altındayız. Ne yapayım seni, sen gibi kucaklamayıp da. Ne yapayım seni olduğun gibi görmeyip de. Yaşlanıyor kalbim, biliyorsun. Boynundaki lekeleri ise saymıyorum senin, yorulmuyorsun. Ben ama; kalbim ve ben, tamam diyoruz, buraya kadardı güneş ışıkları, şimdi buz gibi bir kış bekliyor bizi, bu kentin gecelerinde. Pessoa’ya sığınıp, ucuz şarabın anaçlığına bırakıyorum kendimi. Uzun bir kış bekliyor, beni, kalbimi. Sarılıyorum. Kış olmadan gelir mi bahar… Cevabı biliyorum. Kusuru, karayı, camını buğusunu seviyorum.
Geriye sarıyorum. Eve ilk geldiğin gün, Jim’in bizi tanıştırdığı an, sana hastayken ilk kez zencefilli çay yapışım, ev ahalisiyle ilk akşam yemeğin, gece çikolataları… Geriye sarıyorum ve senin olmadığın bu zaman geçişinde, kendimi kışa daha da hazırlıyorum. Bahar gelsin diye her şey. Kendime sarılıyorum.






