“Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar” çocukluğumun dimdik duran ayaklarından biri. Biri diğerine sertçe çarpar, çarpar da “kıt’a dur” esas duruş bizde nasıl bir biçim alır anlatılmaz. Rütbeli hayatımıza eklenen anlamlı bir marş diyeyim ki güneşin ufuktan doğması, yürümek, arkadaşlık da olası bütünlükteki tüm iyi duyguları kışkırtır. Yok marşın bir suçu. Bizim de yok. Annemin de… Sıralanacak kişiler babamla olan mesafeyi bir bir ortaya koyacak. Dedektiflik gibi düşünülebilir bu diziliş. Onun askeri alandaki başarılarına bir yenisini daha ekleme çabası ve takıntılarıyla yüzleşmek zorunda kalması ordudan malulen emekli olmasına nedendi. Belki doktorunun dediği doğruydu. “Kırılmalar yaşıyormuş, tehlikeli.” “Tehlike” sözcüğünü öğrendiğimde on yedi yaşındaydım. Bu sözcük ailemize dair anlamlar belirtmese, belki hiç gündemimizde olmazdı şu an. Aile, masa başında oturan –beyaz örtülü bir masa olması tercih nedeni–, reklamlarda iftar bekleyen dede, nine, torun, çoluk çocuk mutlu mesut bir topluluğu ifade eder bende. İhtimal sofradaki bütünlük bozulmasın, herkes herkesle konuşsun diye telefonları toplayan kadın da annem olur. Olurdu bence. Çünkü onun ne yapıp yapmayacağını kestirmek hiç de kolay değil. An geliyor bir çocuk, an geliyor yetmişlik kadın edası. Babam evdeyken, toplumsal normların biçim almış hali, gergin akşam sofralarında belli oluyor. Gerginlik demek doğru olmayabilir, çünkü ben komik bilinen biri olunca, sofrada da şaklabanlığa soyunup babamdan yediğim çokça azarla susmayı öğrendim. “Çok şükür”le kalkarken sadece yemek yemiş olmazdım kısacası. Aldırış etmeyince, “Arsız mısın sen?” diye sorardı annem. Gülerdim. “Teyzem” ki evimizin daimi konuğu, o da güler ve gülerken de sinirden olduğunu iddia eder. Annem sofrayı toplayıp kahve yaparken, sonra çay demlerken, meyve yıkarken teyzem, “enişteli” cümleleri bolca kurar. İyi de gelir bana, babamın ilgisinin bizim üzerimizden çekilmesi, başkasına yönelmesi. Annem bel ve sırt ağrısıyla mutfaktan çıkınca, “Omzumu sıkıver,” der ve beni yine devreye sokar. Böyle durumlarda nedense herkesin bir miktar bir yeri ağrır, benim de öyle ya da böyle bununla ilgilenmem gerekir. Çocuğum ya. Koca kız olduğum yönünde, iş yapılacak durumlarda, bazı söylentiler duyulur. Yani çocuk olmadığım hatırlatılır. Kimse kendine bakmaz, böyle söylerken zarar ziyan var mı yok mu anlamazlar; işlerine gelecekleri şekilde sırtıma yükleme çabası. Oysa biliyordum. Onlar bilmiyordu bildiğimi. Oyun gibi, bazen küçük, bazen büyük olmanın açmazlarını koyuverirdim karşılarına. Teyzeme benziyormuşum. Annem bunu söylerken iyi bir şey mi söylüyor yoksa kötü bir anlam mı ifade ediyor kim bilir? Birkaç apartman ötede oturan kardeşine karşı düşmanlığı olmayacağı açık. Babamın bu erken emeklilik günlerinde grand tuvalet; pantolon, gömlek, kravat ile giyinip kuşanmasına övgüler düzen de teyzemdi. Bu disiplin hali bize pek yansımamıştı. Ha yatağımı toplamadığım gün olmuyordu. Örtü koşulsuz düzgün duracak. Böyle dümdüz. Para attırmıyordu iyi ki babam. Laf etmesin diye onun belirlediği biçimde topluyordum odayı, gerisi açıkçası çok da umurumda değildi. İstediğim zaman dolabın içindeki yığılı şeylerin arasından, giymek istediğim tişörtü buluyordum. “Düzensizliğin düzeni” klişesi. Öyleydi.
Annem kendi halinde bir kadın. Saçlarını yaptırdıktan sonra üç beş gün evde mumyalanmış gibi dolaşır, su filan değecek diye ödü kopar. Kırmızı ojeyi seyrek de olsa tırnağına sürer. Hoş. Ben de sürerdim. Ne var ki ondaki gibi güzel durmazdı bende. İnce uzun parmakları… Kendi de güzel kadın. Kumral saçlarını bir gaflet anında kızıla boyamasa iyiydi. Müjde Ar’ın gençlik filmlerinden birini görmüş. Saçları ortadan ayrılmış aktrisin, dişi de ortadan ayrık. Orhan Gencebay’la. Afet tabii. Aman işte oradaki halini beğenmiş. “Patlıcan moru mu kızıl mı?” bana soruyor. Ne bileyim? Teyzeme sor dedim ki cevabı hazırdı: “O ne bilecek!” Aslında her şeyi bilmese de çok şeyi bilirdi teyzem. Kamu yönetimi okumuş. Kamuyu bilmem de bizim evi ne yapıp edip yönetmeyi başarıyor. Annem, kız meslek lisesinden “ev idaresi” mezunu. Elinden çok iş gelir. İdare kısmında gerçi tuhaf alışkanlıkları yok değil. Hani bazen kırk market dolaşıp ucuzunu ararken bir an beğendiği marka çantaya tonla para dökmek gibi. Olsun. “Yakışmış” demem onun tesellisi. Yemekleri de ayrı güzel olur annemin; teyzemin en zayıf olduğu noktadır ki şaka konusu olunca bile hafif bozulur. Formuna dikkat ediyormuş, öyle şeyler sağlıklı değilmiş. Geçenlerde unu hayatından çıkardığını söyleyip ardından annemin el açması böreğini mutfakta ağzına tıkarken görmesem. Arada da pekmezi kaşıklıyor. Yesin afiyetle, onda sorun yok da niye böyle b.k atar anneme onu anlamam. Bizim evdeki sağlık takıntısı biraz kokulu: sarımsak. Reçel dışında her şeyin içinde. Abartıyor. Geçen sivilcelerim arttı diyecek oldum sarımsağı ortadan bölüp yüzüme sürüverdi. Yok, demeye kalmadan turşu gibi kokmaya başladım. Of ya! Filan desem de vallahi iyi geldi koca bombe iniverdi. Bu saçma halin diğer uzantısı da babamın karanfil çiğnemesi. Belki de tepki. Kokudan kurtulma çabası da olabilir. Her ne ise ağzında hep karanfil tanesi. Döndürür durur, arada ezer dişleriyle. Ben de attım ağzıma bir gün, baktım dilim uyuşuyor, garip bir koku. Sevmedim. Annem de pek sevmiyor. Aşureye koyar birkaç tane arada. Onu önceden kaynatır, karartmasın aşureyi diye. Birkaç kez de babamın ısrarıyla çay demlerken koydu. Garip aroma. İyi de olsa kötü de olsa öneri kimden çıktıysa bir destekleme hali olur ya mecburen, babam, “Harika olmuş çay, bundan sonra hep böyle yapalım,” demek zorunda kaldı. Tesadüf teyzem de aynı düşünmüş. Annem, “Hadi Allah aşkına olacak şey mi?” dese de arada yapmak zorunda kalıyor. Çok da önemli değil. Gerçi sürekli evde kalınca insanlar tuhaf şeyleri dert edebilir. Sözgelimi bizim evde geçenlerde “Tuvalet kâğıdının takıldığı aparat kapaklı mı olsa daha iyi yoksa kapaksız mı?” konusu gündem oldu. Annem sonunda, ha bire düşen kapağı kaldırıp atınca biraz homurdandı babam. Benim fikrim böyle durumlarda da pek etkili olmaz.
Teyzem hiç evlenmemiş. Armudun sapı, üzümün çöpü filan gibi işte… Ha ne kısmetleri de- her kadında olduğu gibi- reddetmişti. Kısmet… Öyle diyorlardı. Babam annemi lisedeyken görüp beğenmiş. “Sakin bir kızmış”, öyle der. Teyzem buradan kendine sonuç çıkarır gibi yorum yapar: “Evet ablam biraz pasifti.” Öyle de olsa annem aslında hiç de göründüğü kadar sessiz değil. Bazı zamanlar bana bir bağırır ki… Babamdan önce hizaya sokar beni. Neden? Çünkü babam ona kızabilir. Dellenebilir. Kalbini kırabilir. Baba üzerinden terbiye halini kim bulmuş sahi. Saçma. Ben onu sadece annem olduğu için severim hep. Anneannem o çok küçükken ölmüş. Ablalıktan öte, annelik yapmış teyzeme. Bir bayram elini öptü teyzem, hem babamın hem annemin. Edalı edalı, yaya yaya konuştu o gün. Biraz komik bulabilirdim ama bana salyangoz işlemeli bir mendilin içine yüzlük koyunca… Aman, boş verdim. Babam takdir etti hep yaptığı gibi. “Aferin,” dedi, “bak gelenekleri yaşatıyor.” Sonra ertesi gün teyzem arkadaşlarıyla kaplıcaya gidince fikri değişmiş olabilir. Bir şey demez. Dese de neyi tutarlı ki? Bazı zamanlar savaş var sanırsınız evin içinde. Ellerini başının arasına alır, yere yatar. Küçükken ben de onunla uzanırdım, harika oyundu, şimdi değil. Annem, almış mı ilaçlarını ona bakar. Babam arada almaz, almaz da hastalık hemen belli eder kendini. Küçüklükten beri erkek gibi olmamı istedi nedense, elbise alındığında kızardı anneme. Pantolon giyince memnun. Saçlarımı ne zaman uzatsam, ”Kestir şunları, ne o beslemeler gibi, bir de iki yandan ör olmazsa,” der. Kestiririm. Kenarlarından tokalar iliştiririm. Lisedeyim artık. Erkek Fatma. Bazen deyiverirler, “Yok artık,” derim. Annemden miras iri göğüslerimi de görmezler. Toparlayıcı sutyen kullanmasam Nurgül Yeşilçay’ınkiler gibi hop hop. Teyzem sakınmaz dekolteden. Cinsiyetçi yaklaşımlarmış örtmeye çalışmak. O da ne oluyormuş diye sorunca annem, geçiştiren yanıtlar verir. O da bilmiyordur bence ya da yeterince bilmiyordur, olabilir. Ancak bizim evdeki kritik kararlarda onun da bir fikri hep vardı.
Keşke olmasaydı. Hatta hiç olmasaydı. Bizim banyodaki küçük çöpte test gördüm bir sabah. Gebelik testi. Uyku sersemi kapağı açınca… Kenardaymış. Görüleceği belli ama. Ya tamam ben anlamam o işlerden pek de. Çift çizginin ne demek olduğunu kim bilmez. Hani filmlerde. Kız görür, oğlanın boynuna sarılır. Belinden tutar havaya kaldırır. Bu sahneyi annem ve babam için hayal etmek. Yok, daha neler. Yahu ben on altıyı bitirdim on yediden gün aldım olacak şey mi? Derken annemi çağırsam mı diye düşündüm. Ne denir ki? Hayırlı olsun kardeşim, filan. Olmaz. Vazgeçtim. Uygun bir anda benimle konuşur elbet. Birkaç gün geçti ama evde hiç kimse bu konu hakkında yorum yapacak gibi durmuyordu. Teyzem de yoktu iki gündür. Uğrasa ona danışacaktım ne yapayım diye. Neyse ki çıktı geldi akşama. Salonda babamla oturuyor. Annem belki de duysun istemez diye düşündüm. Mutfakta yemek hazırlarken soruverdim, “Sen hamile misin?” Kızardı. Gene saçmalamaya başladınlı cümleleri ardı sıra eklerken, “Test buldum,” dedim. “Daha neler,” derken annem, teyzem girdi mutfağa. “Sıkıştırma anneni ben hamileyim,” dedi. Annem elindeki kaşığı yere düşürdü. O gülümsüyordu: “Kardeşin olacak evet.” Mutfağın kapısını çarpıp odama gittim. Arkamda bıraktıklarım umurumda değildi. Yatağımın içine girdim, ağlarken büzüldüm. Elime bir sertlik geldi çarşafın içinde. Yoklayıp avucumla parmaklarımın arasına aldım. Bir karanfil tanesi…






