Kırmızı elbiseli. Otuzlarının son baharında. Kehribar gözleri hüzünlü hayatının penceresi gibi. Bir kez gözüne değen sepya bir tünelde yolculuğa çıkıyor. Bir kez gözüne değen, mumyalanmış anılarının aktörü olmak istiyor. Barın yüksek taburesinden sokağın köşesinde yanıp sönen lambaya bakıyor kadın. Yağmur, ışık yanıp söndükçe, bir görünüyor bir kayboluyor. Kehribar bakışları bir alevleniyor bir sisleniyor.
Barda oturanlar için dışarıda ne olup bittiğinin bir önemi yok gibi. Zemheri bir gecede, bu ılık mağarada zaman durmuş. Gök gürlüyor, barın camları floresan bir bulut gibi kararıp aydınlanıyor. Bir kadın ve üç erkek belirsiz bir geleceğin hayali ortaklığının arifesinde.
Siyah ceketli adam geldiğinden beri başını kaldırıp bakmıyor etrafına. Sağ elinde bir kalem var. Önünde açık bir defter duruyor. Ara sıra bir şeyler yazıp çiziyor. Kalemi bir sigara tiryakisi gibi iki parmağının arasına sıkıştırıyor ve kadehinden bir yudum alıyor. Başı hafifçe arkaya yaslanıyor, burnu ışıkta parlıyor, elmacık kemikleri belirginleşiyor. Yazarken sert görünen yüzü şimdi daha yumuşak ve çekici geliyor onu izleyen kadına. Adam bir an, bardağın tezgâhı tak diye öptüğü o an, kadının kehribar gözlerine düşüyor. Kimsenin farkına varmadığı bir gelecek örülüyor aralarında. Bulutlu.
Gecenin bu saatinde yapacak daha iyi bir işi olanlar evlerinde, arkadaşlarında, sevgililerinin yanında diye düşünüyor barmen. Sıcacık bir ev özlemiyle, bir dem çekiyor gönlünden içeri. Elindeki son bardağı da kurulayıp havluyu omzuna atıyor. Bir süredir dışarıdaki yağmuru izleyen kırmızı elbiseli kadın bardağını uzatıyor. Kadının kadehini doldururken beyaz ellerini inceliyor. Uzun ince parmakları çakırkeyif, müzikten bağımsız dans ediyorlar tezgâhın üzerinde. Yanındaki adam elini tutmaya çalışıyor. İrkiliyor kadın, elini çekip saçını düzeltiyor. Adam reddedilmiş elini önce yumruk yapıyor, sonra yavaşça tezgâhtan aşağıya indiriyor, hayal kırıklığını dizine gömüyor. Barmen güven tazeler gibi adamın içkisini ona sormadan dolduruyor. Aralarında gizli bir anlaşma imzalanıyor. Sessiz.
İnsanı ağır bir melankolinin kollarına bırakan bir şarkı çalıyor radyoda, yağmurdan mürekkep bir seda:
“Saat sabahın dördü
Aralık’ın sonu.
İyi olup olmadığını öğrenmek için yazıyorum sana
Newyork soğuk
Ama yaşadığım yeri seviyorum
Clinton caddesinde gece boyunca müzik çalıyor.”*
Siyah ceketli adam bara girdiği andan beri ilk kez yerinden kalkıyor. Montunu giyip şapkasını düzeltiyor ve çıkıp gidiyor. Kırmızı elbiseli kadın bir yanıp bir sönen sokak lambasının altında az önce bardan çıkan adamı görüyor. Adam yağmurun altında bir an durup şapkasını çıkararak selam veriyor kadına. Ve dudakları belli belirsiz kıpırdanıyor; mimiklerin imzasını taşıyan hükümsüz bir anlaşma yapılıyor aralarında. Gölgesi karanlığın içinde küçülerek kayboluyor.
Barda kalan çift bir süre daha sessizce oturuyor, sonra kalkıp gidiyorlar. Barmen tezgâhı gelecek hayal kırıklıkları için temizleyip parlatıyor. Soğuk kış gecelerinde bara tüneyen çiftler can çekişen bir aşkın alametidir ona göre. Ertesi gece asla birlikte gelmezler. Sonsuz ihtimallere doğru yolculuğa çıkar çiftlerden biri. Çünkü yaşanan her acının ertesi gün devam eden hayata saygısı var. Geride kalan, bir süre daha barın müdavimi olur. Terk edilmenin iliklerine kadar işlemiş hüznü ile içkisini yudumlar. Ta ki içine düşeceği yağmurlu gözlerle karşılaşana kadar. Bu gecenin bahtında kehribar rengi yağmurlar vardı. Yarının ihtimalleri deniz.
*Leonard Cohen, “Blue Famous Raincoat”






