Çocukları ürkütülmüş bir dünyanın
Denizi mavi olsa ne yazar, olmasa ne?
– Cahit Zarifoglu
Siyah tülbentle boynuna asılan sol kolunu sarmış alçının üstündeki çizgilere bir tanesini daha çizdi tırnağının ucuyla. Çizgileri saymaya başladı ardından. Yirmi bir gün sonra alçıyı açarız demişti doktor. Kolunda tam kırk çizgi vardı. Sağ elinin parmaklarını büke aça kısa bir hesap yaptıktan sonra denizde taş sektirme yarışı yapan, yaşları yedi ile on arası değişen birkaç çocuğun olduğu kayalığa doğru yürüdü. Altı aşınmış yayvan bir kayanın üstüne çıkıp günlerdir babasının bahsettiği Yunan adasına doğru baktı. Sislerin arkasındaydı Midilli. Bir şey göremedi Şervan. Söz vermişti annesi ve babası. Adaya varır varmaz, ilk iş olarak doktora götüreceklerdi onu. Yarın sabah kolundaki bu ağırlıktan kurtulacak, eskisi gibi koşup oynayacaktı özgürce. Ama nasıl? Deniz onu çok korkutuyordu. Gözünün önünde kükreyip de kıyıları döven dalgaları aşabilecekler miydi? Tam da bu soruyu babasına sormak için kıyıda yaktıkları ateşin başına kümelenmiş büyüklerin yanına geldi. Ama sorusunu soramadı.
O sırada babası dizlerinin üstüne çökmüş, ellerine yukarıya uzatmış konuşuyordu kendi kendine. “Hey Allahım! Sen her şeyi görürsün. Yuvamızı yıkanların, bize bu zulmü yaşatanların cezasını er geç verirsin elbet. Senden tek dileğim bu gece bu azgın denizin sularını dindir, dalgalarını yatıştır. Sonrası kolay. Avrupa’da herkese yetecek bir parça ekmek bulunur diyorlar.”
Şervan, soracağı soruya babasının da bir cevabı olmadığını anladı. Her sorunun yanıtı Tanrı’daydı, her şeyi o biliyordu. Kara gözlerini kocaman açıp gökyüzüne baktı. Aksakallı, nur yüzlü o büyük dede figürü beyaz cüppesiyle zihninden akıp geçti, ama başının üstündeki göklerde görünmedi. Hiç yokmuş gibi. Güneşten kalan kızıl kırıntılarına sarılmakta olan koyu lacivert bulut kümelerinden başka bir şey yoktu gökyüzünde. Zihni, az evvel babasından duyduklarını tekrarlayıp durdu korkuyla. “Tanrı her şeyi görür, yuva yıkanları da!” Kalp atışları hızlandı, korkuları depreşti, bakışları büyüdü, büyüdü boyunu da aştı, yaşını da. Babasının söyledikleriyle daha önce yaşadığı bir olayı hatırlayıp Tanrı’nın onu cezalandırabileceğini düşündü telaşla. Sol yeni boşlukta sallanan siyah montunun içindeki zayıf, çelimsiz bedeni buz kesti, gri kabuk bağlamış etli dudakları titreyip büküldü. Sert bir fiske darbesi yemiş gibi bir sızı geçti burnunun ucundan. Yaşlanmış gözleri o denli büyüdü ki, yaklaştıkça yaklaştı mesafeler, Suriye’deki evlerinin bahçesinden içeri sızdı çocuk. İki katlı, beş odalı evin tek tuğlası bile oynamamıştı yerinden. Babasının deyimiyle metal gövdeli akbabalar bombalar yumurtlamamıştı evlerinin çatısına henüz.
Okuldan gelmişti Şervan. Bahçe musluğunu açıp ellerini yıkadı önce, ağzını musluğa dayayıp kana kana su içti ardından. Karnı çok açtı ve buram buram vanilya kokuyordu mutfağın açık penceresinden. Çantasını merdivenin dibine bırakıp ahşap basamaklarla yukarı tırmandı bir çırpıda. Merdivenin sonuna vardığında çatal kuyruklu bir kuş, başının üstünde daireler çizerek uçup alnındaki kıvırcık kaküllerini havalandırdıktan sonra balkon duvarıyla tavan arasına yaptığı yuvanın önünde havada asılı kanat çırpıp ciklemeye başladı. Kenarları, olgun kavuniçi renkli birkaç minik gaga yuvanın bacasında göründü. Anne kuş, sırasıyla yavruların gagasından öptükten, Şervan’ın başının üstünden fırlayıp balkonda birkaç tur attıktan sonra gözden kayboldu. Merdiven başından olayı açık ağızla izleyen Şervan’ın içini bir merak sardı. Kaç yavru vardı acaba o yuvanın içinde? Kafasında yürüttüğü tahminler merakını gidermeye yetmedi. Bir hışımla aşağı koşup bahçe duvarına dayalı uzun ahşap saplı çapayı eline aldı. Balkondaki yuvanın altında durup çapanın demir başıyla aşağıdan dürtmeye başladı. Boyu yetişmediğinden dürtmeleri de isabetsiz oluyordu haliyle. Demir balkon korkuluğuna serilmiş halının üstüne tersten konmuş plastik sandalyeyi kapıp ayağının altına koydu. Darbeleri bu defa daha isabetliydi. Ot ve toprak karışımı kırıntılar balkona dağıldı, arasında da henüz tüylenmemiş üç yavru. Şervan merakını giderdi gidermesine ama ömür boyu unutamayacağı bir pişmanlık ve suçluluk duygusu yapıştı yakasına o olaydan sonra. Her zaman, her yerde içi burkularak anımsadı yavru kırlangıçlara yaptığı kötülüğü. Daha fazla tutamadı kendini, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı aniden. Ateşin başındakilerden ayrılıp oğlunun yanına koşan annesi, “Kolun ağrıdı değil mi Şervan’ım, az kaldı yarın doktora götüreceğim seni,” diye çocuğun kulağına fısıldadı. Şervan, sarsıntılı hıçkırıkların arasından “Tanrının beni cezalandıracağından korkuyorum anne. Ya bu gece boğulursam...” diye cümlesinin sonunu getiremeyerek hüngür hüngür ağlamaya devam etti. “Neler söylüyorsun,” dedi annesi. “Tanrı çocukları sever, kollar ve hep onların yanındadır.” “Günah işleseler bile mi?” diye sordu Şervan. “Tanrı onlara kıyamaz ki, yaptıkları ufak tefek yaramazlıkları da günahtan saymaz, içini ferah tut sen,” dedi oğlunun kirpiklerinin arasından kopup çenesine doğru iz bırakarak yuvarlanan yaşları şalının ucuyla sile sile.
Soğuğuyla birlikte siyah örtüsünü kuşanıp yeryüzüne inen mart gecesi zifiri karanlığa ulaştığında, hareket zamanının geldiğini haber veren bir erkek sesiyle hayallerinden uyandı umut yolcuları. Ateşten kalan közün kızıllığında, ellerindeki cep telefonlarının mavi ışıklarında telaşlı gölgeler birbirlerine çarpa çarpa, kayaların üstünden sekerek sığda gerilip bekleyen siyah şişme bota doğru aktılar. Tek ayak basacak yer kalmayacak şekilde nefes nefese sokulup bota yerleştiler telaşla. Çocuklar, büyüklerin kucağında oturdu. Sekizi çocuk, otuz yedi kişinin hararetli kalp gümbürtülerini şişkin bünyesinde hisseden lastik bot, onları korkularıyla, umutlarıyla veya umutsuzluklarıyla, en önemlisi de denizlerden bile büyük hayalleriyle birlikte sırtlanıp yorgun bir motor homurtusunun ardından yalpalanarak hareketlendi. Yükü ağırdı... Birkaç defa kendi etrafında döndükten, esnek kavisli manevralarla suyun üstünde salındıktan sonra, gecenin siyaha boyadığı mavi yüzeye beyaz köpükler bırakarak ağır ağır kıyıdan uzaklaştı. Botun sahibi olduğu anlaşılan siyah muşamba yağmurluklu, gür kara bıyıklı, orta yaşlı adam, yolculardan telefonlarını kapatmasını istedi ilk önce. Karanlıkta botu fark ettirecek ufacık bir ışığın nelere mal olacağını daha önceden düşünmüş olmalı ki, “Ölürüz,” dedi, kelimeyi vurgulayarak. “Elin gâvuru, gözümüzün yaşına bakmaz vallahi,” gibi bir şeyler de geveledi ardından. Ayın ve yıldızların gökyüzünde parlamadığı o gece özellikle seçilmişti. Umut ışığına doğru gitmenin yolu, zulmet dehlizlerin içinden geçiyordu, ne yazık!
Bot, açıklara doğru kendinden emin olmayan sallanışlarla, sağ sol yalpalarla ağır ağır ilerledikçe, yolcularıyla birlikte su üstünde yuvarlanan girintili çıkıntılı, kara bir kaya kütlesini andırıyordu. Bir taş sessizliği eşlik ediyordu kara kafileye. Herkes yarını düşleyerek ânın korkularını unutmaya çalışıyordu belli ki. Kafadaki kurgular düş sahibine göre değişim gösterse de içerik aynıydı: bulutsuz bir gökyüzü altında aş, iş ve savaşlardan, katliamlardan uzak bir hayat. Çocukların sınır tanımayan hayalleri “o büyük medeniyetler kapısını” çoktan aşmış, kimisi mühendis, kimisi pilot, kimisi öğretmen, kimisi doktor olmuşken kimisi de dünyayı yöneten o beyaz saraylardaki baş adamlardan olup savaşsız, gözyaşsız, herkesi eşit şekilde bağrına basan, göklerinde çocukların özgürce uçurtmalarını uçurttukları güzel bir dünya bahşetmişti insanlığa. Hayalleri ölçüp tartma imkânı olsaydı içlerinde en küçüğüydü Şervan’ın istekleri. Bu gece bu yolculuğu kazasız belasız atlatmak ve günlerdir özgürce koşup oynamasını, uyumasını, yemek yemesini engelleyen kolundaki alçıdan kurtulmak. Meslek seçimini sonraya bırakmıştı yaşıtlarının aksine. Diğerleri gibi, o da botun gergin duvarlarına çarpan dalgaların yüzüne gözüne, üst başına sıçrattığı soğuk serpintilerle düşlerinden irkiliyor, ardından tekrar gömülüyordu hayallerinin kuytu köşesine. Gözleri kapalıydı, kafasını annesinin göğsüne yaslamıştı. Yüzünü yalayan nemli rüzgâr yoğun bir yosun kokusunu burnuna bırakarak geçiyordu ki bu da midesindeki çalkantıyı dürtükleyip duruyordu. Dişlerini birbirine kilitleyip kusmamak için zor tutuyordu kendini. Derken engelleyemediği derin ve peş peşe öğürmelerle sarsıldı bedeni. O anda sarsılan sadece o değildi, bottakilerin hepsi biri ötekine çarparak, biri ötekinin üstüne devrilerek telaşla bağırıştılar. Denizin dibindeki dev solucan kıvrılıp açıldı ya da dünyayı boynuzlarının üstünde taşıyan altın boğa “yeter artık” deyip yükünü başından savurdu. Poseidon delilendi, üç dişli mızrağını aktif bir fayın ateşli bir yarına soktu belki de. Deniz kudurdu, aç midesinden köpük kustu dalgalar. Fırtına kulakların dibinden birbirine eklenmiş jet hızıyla vınladı. Kıvrak, seri, esnek ama korkunç figürlerle başladı botla dalgaların ölüm dansı. Bir dalganın kucağından diğerinin koynuna sürüklenirken yükünün giderek hafiflediğini bünyesinde hisseden bot, direnmeye çalışıyordu korkusuz bir şövalye gibi. Dakikalarca eğildi büküldü, yamuldu açıldı ama bir yerlerine tutunup kalmayı başaranları savunmasız bırakmadı. Şervan annesinin kollarının arasındaydı. Babası bir eliyle botun dümenine yapışmış, tek koluyla da her ikisini kanadının altına almıştı. Botun sahibi ve birkaç kişi daha sürekli dolup boşalan botun içerisinde aşağı yukarı hızla kayıp birbirine çarpsalar da tutunmayı başarmışlardı. Can yeleği var mıydı, yok muydu ne fark ederdi, denize dökülenleri dalgalar yutmuştu çoktan. Bottakiler de pes etmek üzereydiler artık. Üstlerinden aşacak ağzı köpüklü o büyük dalganın yaklaştığını korku ve teslimiyet içinde izliyorlardı. O an korkudan sıkı sıkı kapattığı gözlerinin kendiliğinden açılmasına engel olamadı Şervan. Yanaklarını döven kara kirpikler aralandı gözbebekleri büyüdü. Bakışları önce kendi, sonra da o deli dalganın boyunu aştı. Dalganın ağzı köpüklü dev cüssesi eriyiverdi bir çift kara gözün sihirli bakışlarından. Az önceki öfkesini dizginleyip botun yan tarafından usulca kaldırarak altından altından akıp geçti. Denizin dibindeki dev solucan kıvranmayı bıraktı, altın boğa dünyayı yeniden aldı boynuzlarının üstüne, Poseidon susturuverdi kuduruk dalgaları. Otuz yedi kişiden yirmi altısını hayalleriyle, umutlarıyla birlikte yutan sular sakinleşip süt ılıman oldu bir çocuğun bakışları karşısında.
Görünmeye başlayan ada gibi, yeniden yeşillendi yüreklerdeki umutlar. Çalkantılı bir yolculuğun ardından su emdikçe şişen alçının ağırlığından kurtulacaktı Şervan’ın ince boynu. Büyük medeniyetin kapıları açılacaktı geceki savaşı kazananların yüzlerine. Botun sahibi, bu işi bir daha yapacak mıydı, yapacaktı büyük olasılık. Gece, onu korkutmuştu ama doyuramamıştı aç gözünü. Her işin zorluğu var, kazansındı yeter ki.
Mart gecesi karanlık gölgesiyle birlikte çekiliyordu yavaş yavaş. Gün, beyaz dantel geceliğinin etekleri uçuşa uçuşa sökmeye başlamıştı şafağı. Midilli uyanmış, gece boyunca çığ gibi üstüne düşen sis bulutunun altından sıyrılmış, sırtını yasladığı zümrüt yeşili dağların ve tepelerin arasındaki kırmızı kiremit çatılı evleri, sokakları, ışıkları ve kadim kalesiyle birlikte Ege’nin mavi sularına atmıştı kendini. Adanın, ressam fırçasından çıkma canlı yansıması üzerinde alacakaranlığı dağıtan beyaz martılar uçuşuyordu. Kırçıllı sularda titreşen ada yıkandıkça parlıyordu ışıl ışıl.
Sabaha uyanan tabiatla birlikte insanlar da açıyordu uyku mahmuru gözlerini. Dünyayı yönetenler uyuyordu sadece. Savaş planlarıyla dolu başlarını kuş tüyü yastıklarına gömüp, yattıkları kış uykusundan uyanmak işlerine gelmiyordur ola ki. Hiç uyanmasalardı keşke... O güzel bahar sabahına gözlerini açmaması gereken biri de sahil güvenlik kulübesinde oturduğu koltuğun arkalığına yaslanarak horul horul uyuyan Yorgo’ydu, uyandı maalesef. Ağzını kocaman açıp kollarını, bacaklarını ileri uzatarak gerindi oturduğu yerden. Ardından küçük masanın üstündeki dürbünü kapıp, iki metrelik boyuyla kulübenin dar merdivenlerinin tırabzanına çarpa çarpa gözetleme kulesine tırmandı. Denizin, görüş alanına giren bolümü üzerinde hızla kaydı çıplak bakışları. İlmek ilmek sökülen geceden arta kalan siyah çile yumağı gibi görünen karaltıya takıldı gözleri. Dürbünü, kemerli burnunun üstüne yerleştirip karaltıyı yaklaştırdı. Yorgun göçmen botu ağır ağır ilerliyordu. Uyarısını yapmak için botun yaklaşmasını bekledi bir süre. Bot yaklaştığındaysa ne bir sesli anonsa, ne de başka bir uyarı yöntemine gerek duymadan, botun kendisine dönük gergin yanını nişan aldı. Görmesi ve duyması gerekenler kış uykusunda olduklarından veya görmezlikten geldiklerinden işlediği insanlık suçundan kimsenin haberi olmayacaktı nasılsa. İsabetli atışından dolayı kendini kutladı için için. Yanına çarpan boğuk bir patlamayla birlikte hızla suya batan botun yolcuları çevresine saçıldı. Son zamanların o acı ve klişe değimiyle bir can pazarı yaşanıyordu sularda. Şervan, annesinin kolları arasından kayıp tek koluyla su üstünde çırpınırken, umut yolculuğunun sonuna geldiğini sezdi çocuk aklıyla. Kalbi çarpmayı, zayıf çelimsiz kolu çırpınmayı, küçücük ruhuysa bedenini bıraktı ne yazık!
Ama dünya devam etti dönmeye...
Yeniden çalkalandı deniz. Dev boylarıyla bir birinin sırtından aşan hırçın dalgalar hiddetle kıyılara taştı. Kayalıkları dövdü, yaladı yuttu kumsalları. Şervan’ın cansız bedenini yüzeye çıkarıncaya dek dinmedi denizin öfkeli devinimleri. Çocuğun umutlarını, hayallerini, ruhunu bırakmış bedeni mavi yüzeyde belirince deniz duruldu, yatağına çekildi üzüntüyle. Anne şefkatli dalgalar, yumuşak dokunuşlarla birinden ötekinin kucağına ittirerek kıyıya çıkarıp kumsala bıraktı Şervan’ı.
Yorgo yanına gediğinde sırt üstü ıslak kumların üstünde yatıyordu çocuk. Yine boyunu aşmıştı bakışları, ama donuktu ama kıpırtısızdı. Gözbebeklerine düşmüştü gökyüzü, mahcup güneşiyle, neşesiz kuşlarıyla. Buruk bir tebessümle mutlanmıştı yüzünün sol yanı. Hayali gerçekleşmişti ya. Günlerden beri özgürlüğünü kısıtlayan alçısını söküp atmıştı dalgalar. Öyle hafiflemişti ki şimdi, burnunun ucuna konup kalmış bir kanadı siyah, ötekisi beyaz minik kelebekten daha hafifti belki de.
İşlediği insanlık suçundan en ufak mahcubiyet duymayan sahil güvenlik polisi Yorgo, soğukkanlılıkla eğilip çocuğun burnunun ucuna konmuş kelebeği kanatlarından yakaladı. Kelebek, iğde çekirdeğini andıran küçük gövdesinden beklenmedik bir güçle çırpınmaya başladı. Beyaz kanadını, katilinin kanlı ellerine bırakma pahasına olsa bile kurtulup, onu Tanrıya şikâyet etmek üzere gökyüzüne havalandı. Kırık kanatlı kelebeğin arkasından bakan Yorgo, baş ve işaret parmağının arasında ondan geriye kalan ak tülsü kanadı ezerek ufaladı. Her iki parmağının iç kısmına bembeyaz alçı çamuru sıvanmıştı...






