Açıkçası, ben korkularımı bastırmanın, onları yokmuş gibi saymanın doğru olduğunu düşünüyordum. Onları duymazsam veya seslerini kısarsam beni rahatsız etmezler gibi geliyordu. Hâlbuki onları susturmaya çalışmak aslında korkularımın dayatmalarına göre hareket etmekle aynı anlama çıkıyor.
Son haftalarda korku nedir diye soruyorum sürekli. Korkularım gerçek mi ve haklı bir şekilde beni tetikte tutup tehlikelere karşı gardımı almamı mı söylüyorlar? Yoksa “gerçeklikleri” benim yarattığım bir şey mi? Ve böyle bir gerçeklik mi hayatımı kısıtlıyor, beni yıllardır mücadele ettiğim bir yeme bozukluğunun kısır döngüsünde hapsetmeye devam ediyor? Kaçımız böyleyiz? Her insan kendi yarattığı korkuları gerçek varsayıp aslında çok daha anlamlı ve huzurlu geçebilecek yaşamlarından mı çalıyor?
Bu sorular haftalardır sürüp giderken Susan Jeffers’ın Fear and Do It Anyway kitabına denk geldim. Bizde Varlık yayınları tarafından Ayşegül Yelçe çevirisiyle Korksan da Vazgeçme olarak yayımlanmış. Okuyup okumama konusunda ciddi çekincelerim vardı çünkü “mucize kurtuluşlar” vaat eden kişisel gelişim kitaplarının bizleri belli bir düzeyde sömürdüğünü, anlam arayışı içinde oluşumuzu kullanarak imkânsızı mümkünmüş gibi göstermeye çalıştıklarını düşünüyorum. Hâlbuki bence kurtuluş, imkânsızın imkânsız olduğunu ve bunun da öyle büyük bir sorun olmadığını kabul edip, içinde bulunduğumuz koşullar ve kendi olanaklarımız çerçevesinde elimizden gelenin en iyisini yapmakta gizli.
Yine de birkaç alıntıya göz attıktan sonra içgüdülerime güvendim ve kitabı okumaya başladım. İyi ki okumuşum diyebilirim. Çünkü yazar daha baştan tavrını ortaya koyuyor: Korkularımız varlar, gerçekler (her ne kadar bizim yarattığımız bir gerçeklik olsa da) ve bazı korkularımızı geçmişte bırakırken yerine yenileri gelecek. Bunu böyle kabul etmemizi istiyor. Anlamlı bir hayat, korkuları yok saymak ya da onlara izin vermemekten değil, korkulara rağmen ve hatta onlarla birlikte yaşamaktan geçiyor.
Kitabı okumaya şu kabulle başladım: Korku, amaçlarıma ve olabilecek en iyi yaşamı sürmeme ket vuracak kadar kuvvetli. Beni durgun bir göle hapsediyor, fırsatları görmemi engelliyor ve yeme bozukluğu başta olmak üzere bununla ilgili birçok saplantı ve kuralla yaşamama neden oluyor. Ben de –belki pek çok insan gibi– kendi inşa ettiğim hapishanenin içinde korkularıma yenik düşünüyorum.
Sanırım bu yazdıklarıma sizler de hak verirsiniz. Sizler de zaman zaman böyle hissediyorsunuzdur. Peki ya korkulardan kurtulmaya çalışırken ne yapıyoruz, nasıl bir tavır takınıyoruz? Korkup vaz mı geçiyoruz yoksa Jeffers’ın kitap boyunca altını çizdiği gibi “korkun ama yapın” motivasyonuyla mı hareket ediyoruz? Açıkçası, ben korkularımı bastırmanın, onları yokmuş gibi saymanın doğru olduğunu düşünüyordum. Onları duymazsam veya seslerini kısarsam beni rahatsız etmezler gibi geliyordu. Hâlbuki onları susturmaya çalışmak aslında korkularımın dayatmalarına göre hareket etmekle aynı anlama çıkıyordu. Yani korkularım ancak onların istediği kalıplar içinde yaşadığımda beni rahatsız etmeyeceklerdi. İşte Jeffers da bu yüzden “kendinizi rahat hissettiğiniz alanı” genişletmek için her gün bir şeyler yapın diyor. Ufak ya da büyük hiç fark etmez.

“Gözünüzü korkutan birini arayın, daha önceleri size pahalı gelen bir çift ayakkabı satın alın, daha önceleri istemeye cesaret edemeyeceğiniz bir şey isteyin. Her gün bir riske girin – bir kez başardığınızda kendinizi harika hissettirecek küçücük ya da cesur bir atılım yapın. Sonucu istediğiniz gibi olmasa da, en azından arkanıza yaslanıp güçsüzce oturmayıp denemiş olursunuz.”
Rahat hissettiğimiz alanı genişletme çabalarımız ölçüsünde dar kalıplardan kurtulma şansı var. Konfor alanı her zaman daha güvenli, daha tanıdık geliyor ve yaratılışımız gereği bilinmeyen sularda yüzmek istemiyoruz. Alışageldiğimiz, benimsediğimiz yolları terk etmek istemiyoruz. Ama böyle bir bilinmezlik kim bilir ne fırsatlar, ne güzellikler saklıyor bizim için. Evrende daha mutlu olalım, hak ettiğimiz yeri bulalım diye. Genişleyelim, yer kaplayalım, bir ağırlığımız olsun ve kendi hayatımızı anlamlı kıldığımız kadar başkalarına da dokunabilelim diye.
Jeffers anlatısını 12 farklı başlık altında inceliyor. Korku kavramını ele aldığı ve neden, niçin korkuyorsunuz diye sorduğu bir bölümden sonra okuru adım adım korkuyu keşfetmeye, onunla haşır neşir olmaya ve giderek onu kabullenip korkularımızla birlikte sevgiyi ve güveni seçtiğimiz telaşsız, acelesiz bir hayat sürmeye davet ediyor. Nihai amaç, acı ve güç arasında uzanan bir çizgide olabildiğince acıdan uzaklaşıp güç tarafına ulaşmak. Yazarın bu savlarını okurken “iyi de böyle bir bakış açısı ne kadar gerçekçi? Pollyanna oyunu beni bir yere götürmez ki” diye düşünürken yakaladım kendimi. Jeffers da pek çok okurun zihninde böyle soruların oluşacağını düşünmüş besbelli, çünkü birkaç sayfa sonra şöyle bir cümle okuyoruz: “Kimsenin acıya karşı bağışıklığı yoktur ve acı var olduğunda inkâr edilmemelidir… En yapıcı biçimiyle olumlu düşünme, dünyadaki acı ve sıkıntıları inkâr etmez.”
Hepimiz istemediğimiz olaylarla baş etmek durumunda kalıyor, hayatımızda zor ve üzücü dönemlerden geçiyoruz. Sınavlar veriyoruz. Umutsuzluğa kapılıp olumlu düşünmekten, daha iyi ve mutlu bir hayatın halen mümkün olduğuna inanmaktan vazgeçiyoruz. Kendimize böyle bir gerçeklik yaratıyoruz. Bazılarımız olumlu düşünmeye devam edip, şanssızlık olarak görülen durumlara boyun eğmemeye karar verdiğinde ise onu “Pollyanna oyunu oynamayı bırak da gerçekçi ol” diye yargılıyoruz. Peki, pozitif düşünmenin gerçekçi olmadığını kim söylüyor? Hangi çalışma, hangi araştırma bunu göstermiş? Gerçekliğimizi biz yaratıyorsak ya da şekillendiriyorsak, Jeffers’ın da savunduğu gibi her şeyin iyi tarafını görmenin nesi yanlış? Eğer Pollyannacılık size ve etrafınızdakilere daha mutlu bir dünya yaratacaksa, daha fazla tereddütte ne gerek var? Okudukça hak vermeye başladığımı hissettim. Olumsuzluk ve tasaların çizdiği bir bakış açısını “ama gerçeğim bu” diye kabul ettikçe kurtuluştan uzaklaşıyorum. Hâlbuki tam tersi bir tavırla güçlü olduğuma, tercihin bana ait olduğuna ve zor koşullarda bile olabilecek en iyi hayatı sürebileceğime inansam, korkularımla saplantılı olan halimden daha kötü olamam ki?
Bu da beni Jeffers’ının korkuyla ilgili gerçekliklerinden beşincisine getiriyor: “Korkunun üzerine gitmek, çaresizlikten doğan korkuyla birlikte yaşamaktan daha korkutucu değildir.”
Fear is not an Option kitabının yazarı Monica Berg de benzer bir tutumu savunuyor: “Koktuğunuz her an, korkuyu yadsımak ya da ondan gizlenmek yerine onu kabul edin ve arkasında neyin yattığını keşfedin. Korkuyu ve neden orada olduğunu fark etmek ondan kurtulmanın ilk adımıdır.”
Duygularımız ve düşüncelerimizde de böyle aslında. Olumsuz düşünce ve duyguları bastırmaya çalıştıkça onlara hayatımızda yer açıyoruz. Ama onların işgal ettikleri yer genişledikçe, biz daha dar bir alana hapsoluyoruz. Hakkımız olan yaşamdan kırpıp yine kendi yarattığımız olumsuz hisleri ve korkuları zenginleştiriyoruz, kaynaklarımızı onlara veriyoruz.
Bir noktaya açıklık getirmek istiyorum. Korkular her zaman bize zarar vermezler. Korkunun da çeşitleri var aslında. Monica Berg kitabında farklı korkulardan, bunların anlamlarından ve hayatımıza olan etkilerinden bahsediyor. Özetle, temelsiz-mantıksız korkular, sağlıklı korkular ve gerçek korkular arasında ayırım yapıyor ve son iki korkunun bize hayatta yardımcı olabileceğini söylüyor. Sağlıklı korkular, içgüdülerimizin tehlikeli ya da tekinsiz durumlara karşı verdiği tepkiler şeklinde ortaya çıkarak bir nevi uyarıcı vazifesi görüyor. Korunma ve hayatta kalma güdümüzü besliyor.
Gerçek korkular da sağlıklı korkular gibi var olan ya da olabilecek durumlardan doğuyor fakat onlar gibi fiziksel tehlikelere karşı verilen tepkiler değiller. Yani, uçuruma bir adım kala geri çekilmemizi sağlıklı korkularımız söylerken, gerçek korkular hayattaki varlıkları yadsınamayacak ölüm, acı ve değişim gibi gerçek olaylar sonucu ortaya çıkıyor. Sevdiğimiz insanları kaybetme korkusu, içinden geçtiğimiz koşullara alışamama ve yeni normalimizi benimseyememe korkusu, ölmek korkusu… Bunların hepsi varoluşsal temellere dayanıyor ve henüz gerçekleşmeyen durumlara karşı oluşan tepkiler de olsa gerçeklikleri yadsınamaz.

Temelsiz ya da mantıksız korkular meselesine gelince: Zararlı olan, bizi kısırlaştıran ve hayatımızdan çalan işte tamamen varsayıma dayalı bu korkular. “Ya böyle olursa? Tut ki başıma şöyle bir şey geldi…” diye durmadan bıdı bıdı eden içimizdeki şüphe dolu sesin huzursuz edici tonlamaları. Berg’e göre, bu korkular duygusal gerginlik, depresyon, kaygı bozuklukları, yeme bozuklukları ve hatta şiddetli migren atakları gibi fiziksel sonuçlara neden oluyor. Sağlıklı ve gerçek korkuları kendi lehimize kullandığımız ölçüde, mantıksız korkularımızı yenmek istiyoruz.
Peki, bu mümkün mü? Hepimizin yanıtını merak ettiği bir soru. Jeffers’ının da kitabında mucizevi bir reçete sunmamakla birlikte adım adım yanıtlamaya çalıştığı bir soru.
Aslında bir yerde mümkün gibi gözüküyor. “Korkmuyor olsaydınız şimdi ne yapardınız?” Bu düşünce şekli, mantıksız korkularımıza kapılmamak için bize yardımcı olabilir. Onların dar çerçevesinden çıkıp tercih hakkının daima kendimizde olduğunu hatırlatabilir.
Sanırım bu noktada da bilinçaltımıza ilettiğimiz mesajların içeriği çok önemli. Bilinçaltının bilgi barındıran bir depo olarak görülebileceğini ifade eden Jeffers bilincin bilinçaltına emirler verdiğini söylüyor. Bilinçaltı, sorgulama ya da yargılama yapmadan, doğruyu yanlıştan, sağlıklıyı sağlıksızdan ayırt edemeden bilincin kendisine söylediği her şeye inanıyor. O halde amaç; bizi hırpalayan, olumsuzlukları yüksek sesle tekrarlayıp duran, kendimizi değersiz ve güçsüz hissetmemize neden olan yargılayıcı sesimizi Jeffers’ının deyişiyle içimizdeki gevezeyi susturmak olmalı. “Değerliyim”, “Doğru yoldayım”, “Seviliyorum ve kendime güveniyorum”, “Sevgi doluyum”, “Kabul ediyorum” gibi mesajları alan bilincimiz ancak bu şekilde bilinçaltına olumlu geri bildirimler yapabilir. O halde amaç, bilinçaltımızla sağlıklı ve olumlu mesajlar içeren bir iletişim kurabilmek. Kopmuşsa bu bağı yeniden oluşturmak ve hep kuvvetli tutmak.
Bilinçaltımızın bizi aradığımız şeyle, Yüksek Benlik’imizle buluşturması için kullandığı araçlardan biri de önsezi. Pek çoğumuz önsezinin ve içgüdülerimizin kaynağını bilemediğimizden onların doğru olamayacağı, bizi yanlış yönlendireceği gibi düşüncelere kapılabiliriz. Hâlbuki Jeffers da Berg de bedenin ve beynin önsezimizi kullanarak bizimle iletişim kurduğunu ifade ediyor. Yani, sağlıklı korkularımız ile önsezimizin hassasiyeti ve doğruluğu arasında bir ilişki olduğunu yadsıyamayız.
Susan Jeffers’ının âdeta bir manifesto niteliğindeki korkuyla ilgili beş gerçeğin her birinin üzerinde düşünmeye değer.
- Büyümeye ve kendimi geliştirmeye devam ettiğim sürece korku peşimi bırakmayacak.
- Korkudan kurtulmanın tek yolu, harekete geçip korktuğum şeyi yapmaktır.
- Kendimi daha iyi hissetmenin tek yolu harekete geçip korktuğum şeyi yapmaktır.
- Sadece ben değil, tanımadığı bir bölgeye giren herkes korkar.
- Korkunun üzerine gitmek, çaresizlikten doğan korkuyla birlikte yaşamaktan daha korkutucu değildir.
Temelsiz ya da gerekçesiz korkuları besleyen benim. Sensin. Biziz. Bu korkulara teslim olduğumuz her sefer daha da büyüyorlar. Ne yaparsak yapalım onların iştahını bastırmamız mümkün değil. Bir kez korkularımızı kabul edip onların aksine davranmaya başladığımızda, güçlerini kaybettiklerini hissedeceğiz. Ben artık buna inanmak istiyorum ve inanıyorum. İnanmak ve daha anlamlı bir hayatı imgelemek korkuların çaresizliğiyle yaşamaktan daha iyi değil mi? Ne dersiniz?






