Anne yüreğine inen hikâyeler!
Can Evrenol’un Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler'ini bir gerilim, korku türü olarak okurken, satırlarındaki politik göndermeleri atlamamalı… Okuru hafıza tazelemesine davet eden kitap; 1978’de sol görüşlü yedi gencin öldürüldüğü Bahçelievler katliamını, Susurluk’u, Madımak’ı, Mumcu cinayetini hatırlatıyor. İçinden kan damlayan hikâyeleri okurken, kurmaca mı yoksa kitabın sırtını yasladığı 90’ların karanlık ortamı mı daha gerilimli sorusu okurun kafasında dolanıp duruyor…
Baskın filmi ve Çıplak dizininin ödüllü yönetmeni Can Evrenol, Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler kitabıyla sevenlerinin karışına çıktı. Yönetmenliğinin yanı sıra yönettiği filmlerin senaryolarını da kaleme alan Can Evrenol’un on yedi öyküden oluşan “Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler” kitabı tekinsiz, gerilim dozu yüksek, gerçekliğin sınırında dolaşan, kan dökülen hikâyelerle örülü. Ancak bir yanıyla da politik bir kitap. Sırtını Türkiye’nin 90’lı yıllardaki karanlık siyasi atmosferine dayayan Evrenol, okuru siyasi cinayetlere, çocuklara yönelik cinsel istismara, kadına yönelik erkek şiddetine, LGBT+ bireylerin uğradığı ayrımcılıklara odaklanıyor.
Kitabın sonunda her bir hikâyenin çıkış noktasını anlatan Evrenol, bu yanıyla kitabın yazım yolculuğuna da ortak ediyor okuru… “Annemi Öldürdüğüm Hikâyeler” isminin nasıl ortaya çıktığını ise Evrenol şu cümlelerle açıklıyor;
“Slayer’ın solisti efsane Tom Araya’ya, “Neden yeni albümünüzün ismi ‘God Hates Us All’? Gerçekten Tanrı’nın hepimizden nefret ettiğine mi inanıyorsunuz?” gibi bir soru sormuşlar. Tom Araya da cevap olarak, ‘Because it’s a fuckin great album title (Çünkü bence harika bir albüm ismi),’ demiş. Bu kitabın ismi de bunun gibi biraz. Ama her daim olumlu bakmak isteyenler, ‘Annemin Yüreğine İndirdiğim Hikâyeler’ gibi de yorumlayabilirler.”
Kitaptaki dehşet hikâyelerine gelirsek… Bir travestinin trajik hikayesine odaklanan “Çekiç”; yazarın Youtube kanalında bir hayat kadınının kendi ağzından gerçek hayat hikayesini dinledikten sonra kaleme aldığı bir öykü.
Çocuklara Özür Borcumuz Var
“Mithat Abi”, kitabın en hüzünlü hikayelerinden. “(…) Bizim mahallenin bütün çocuklarına düzenli olarak tecavüz edilirdi…” Bu ağır cümle ile başlıyor Mithat Abi öyküsü. Çocuk istismarının anlatıldığı öyküyü okurken, “Biz bu filmi görmüştük” diyor, vicdanları yaralayan yargı kararlarını hatırlayıp isyan ediyorsunuz.
Ne Kadar Çok Öldük Yaşamak İçin
Evrenol, “Milan’a Selam Avrupa’ya Devam” hikâyesinde 1999 Dünya Kupası’na, Ali Sami Yen’deki Milan-Galatasaray karşılaşmasına götürüyor okuru. Tarihi bir futbol karşılaşması ile sosyopat bir aile içi cinayet hikâyesini birleştiriyor. Çocukluk ve gençlik travmalarının mimarı annesini öldürmeyi planlayan bir gencin iç dünyasına mercek tutan Evrenol, Türkiye’de yaşanan gerçek karabasanları akla getirmek için bellekleri dürtüyor. Deniz Gezmiş’e selam gönderiyor, Susurluk’u, Madımak’ı, kanlı 1 Mayıs’ı anımsatıyor. Bahçelievler katliamının sorumlusu Haluk Kırcı’nın af kapsamına alınmasını, Uğur Mumcu suikastını yazıya yediriyor ustalıklı bir anlatımla. İnsanın kendi karanlıklarıyla, geçmişin günahlarıyla yüzleşmesi için bir çağrı yapıyor.
Bir Telaştır Yaşamak
“Diş Perisi Efe”, Evrenol’un anlatımıyla, “Neredeyse birebir gördüğü bir kâbusu yazıya aktardığı hikâye”, “Napolyon” yazarın hatırladığı ilk kâbusun öyküye evrilmiş hali… “Sepsis” ise bir doktor arkadaşının yaşadığı gerçek bir hikâyenin kurmaca hali… “Omega Sahil” öyküsünde de farklılıkların önemine de vurgu yapıyor yazar.
Öykülerin sıralanışında ise bir disiplini takip ediyor yazar. “Salıncak” ile başlayan hikâyeler, “Babam ve Deniz” ile son eriyor. Çocukluktan, ölüme doğru bir filtre yapmayı tercih eden yazar “absürt” hikayeleri sonlara bırakıyor. Kitabın son öyküsü bir mezar taşı yazısı ile felsefi bir final yapıyor: “Bir telaştı. Bitti.”






