Küresel kurumların başarısızlığa uğradığı bir dünyada sonuç elde edebilmek için ulus devletlerin güçlerini seferber etmesi gerek.
Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı çarpıcı bir stratejik gerçeği gözler önüne seriyor: Soğuk Savaş sonrası bütün dünyada hakim kılınmaya çalışılan küresel model geçerliliğini yitirdi ve dolayısıyla da ABD de dahil pek çok ülkenin dış politikasını yönlendiren temel hareket tarzı olmaktan çıktı. Tahran ile yaşanan gerginlik nükleer bir anlaşmazlığın çok ötesinde. Bu daha çok uluslararası düzenin nasıl işlemesi gerektiği konusundaki fikir ayrılıklarını ortaya koyan canlı bir örnek. Şu an uluslararası düzenin işleyişine ilişkin iki karşıt yaklaşım söz konusu. Bunlardan ilki küresel kuruluşların sevk ve idaresine dayanıyor ve bu yaklaşımı Soğuk Savaş döneminden beri deneyimliyoruz. Öteki yaklaşımsa egemen otoriteye ve devletlerin kendi egemenlik alanları içerisinde hedeflerine ulaşma, politikalarını uygulama ve kararlarını hayata geçirebilme yeteneğine dayanıyor.
Devletlerin -sahip oldukları kitle imha silahlarından aldıkları destekle- sınırsızca yayılmasını engellemeyi amaçlayan küresel mimarinin başarısız olduğu aşikâr. Uygulanan onca yaptırıma, denetime, akdedilen çok taraflı anlaşmalara rağmen çok sayıda ülke bir şekilde nükleer kapasitesini geliştirebildi. Ve caydırıcılık işe yaramadığında devreye girenler küresel kurumlar değil, ulus-devletler oldu.
Amerika’nın Avrupa’daki müttefiklerinin çoğu küresel çaptaki sorunların ancak uluslararası kurumların inisiyatifinde, ortak kurullar ve kolektif yönetişim anlayışıyla çözümlenebileceğini savunuyor. Washington ise kendi müttefikleriyle hemfikir değil. Trump hükümetine göre otoritenin ve etkili eylemlerin merkezinde hâlâ ulus-devletler var ve elde edilecek nihai sonuçlar da devletlerin kapasitesine ve aldıkları kararlara bağlı.
Bu, iki farklı yönetim modeli arasında süregiden bir çatışma.
Atlantik’in iki yakasındaki politikacılar okyanus ötesi ilişkileri yapıcı bir biçimde sürdürmek istiyorlarsa bu bölünmenin daha yakından ele alınması şart. Zira birbiriyle çelişki halindeki bu iki yaklaşım Washington ile Avrupa arasındaki ilişkileri de günden güne daha gergin bir noktaya taşıyor. Avrupa liderleri küresel kurumlardan vazgeçerek devlet merkezli bir argümanı benimserlerse neler olur ve gerçekten de şu an niçin bunu yapmaları gerekiyor?
Soğuk Savaş’tan bu yana uluslararası ilişkilerdeki temel yaklaşım küresel bir çerçeveyi benimsedi. Hükümetler, uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları, ekonomik krizlerden göç ve salgın hastalıklara kadar dünya genelini ilgilendiren sorunların ancak kolektif küresel çözümlerle nihayete erebileceğini varsaydı. Eski BM genel sekreteri Kofi Annan’ın da belirttiği gibi, “bunlar pasaportsuz problemlerdi.”
Bu model Avrupa’da ziyadesiyle benimsedi. Birlik, egemenliği tek noktada toplama ve karşılıklı bağımlılığı uluslarüstü yönetişimle idare etme yolunda cesur bir adımdı ve Avrupalı siyasetçiler de, hangi politik kanattan geldiklerine bakılmaksızın, küresel yapılanmanın en büyük destekçileriydi.
Şu an bile geçerliliğini koruyan küresel anlayışa göre ülke sınırlarını aşan meseleler, örneğin karbon salınımının herhangi bir sınır tanımaması, küresel çözümlerin gerekli olduğunun en bariz kanıtı. Oysa şöyle de bir gerçek var: Sorunları üreten de, bunların bedelini ödeyen ve çözüm için gerekli kaynakları temin eden de devletlerin ta kendisi. Bütün endüstriler ulusal bir yapı içerisinde faaliyet gösterir. Vatandaşlar maliyetleri üstlenirken hükümetler de alt yapıyla birlikte gerekli yasal düzenlemeler çerçevesinde yaptırım sağlar. “Küresel” olanı sanki bir şirket yönetiyormuş gibi operasyonel bir yaklaşım olarak görmekse yetkinin ve sorumluluğun gerçekte nerede ya da kimde olduğunu belirsizleştirir.
Küresel çerçeve tıpkı İngilizcedeki edilgen çatı gibi işler: Sorumluluğun kimde olduğu belirgin değildir, asıl nedenleri görünmez kılar ve ilerlemeyi engelleyen karmaşık süreçler üretir. Hükümetlerce gönderilen temsilciler uluslararası müzakerelerde acil eylem planlarının durmasına neden olan toplantılarla vakit kaybederken diplomasi trafiğinin gerektirdiği kurallar tarafların hareketsiz kılar.
Elde edilen sonuçların istikrarsız olması şaşırtıcı değil. Avrupa’daki devletler iddialı bir iklim politikası ortaya koydu ve bu politikayı küresel iklim diplomasisi aracılığıyla hakim kılmaya çalıştı. Buna rağmen küresel emisyon 2023 yılında rekor bir seviye ulaşırken büyük ekonomiler, üzerinde uzlaşmaya varıla hedeflerin oldukça uzağında kaldı. Öte yandan dünyanın farklı bölgelerinden Avrupa’ya yaşanan kitlesel göç, bu ülkelerin göç politikalarını çökme noktasına getirerek ülkeler genelindeki siyasi paradigmaları alt üst etti. Ve işin kötü yanı, bütün bunlar olup biterken Birleşmiş Milletler’in insani yönetimi genişletme çağrıları, insanları yerlerinden eden asıl sebepleri görmezden gelmeye devam etti.
Küresel kalkınma ve çok taraflı hedefler söz konusu olduğunda Avrupa devletleri önde gelen destekçiler arasında yer alır ama hedeflerle sonuçlar arasında hâlâ çok derin bir uçurum var. Kaydedilen ilerleme, BM 2015 Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin oldukça altında. Yüz milyonlarca insan hâlâ elektriğe bile erişemezken gıda güvenliği giderek daha kötü bir hal alıyor ve dünyanın birçok bölgesinde kuraklık riski artıyor. Dünya Bankası’nın verilerine göre yoksulluğun azaltılması konusunda herhangi bir gelişme yaşanmazken bütün dünyada günlük geliri en az altı doların üzerine çıkarmak için neredeyse bir asır gerekiyor.
Küresel yaklaşımların yetersiz kalışı savunucuların, modelin aksayan yönleri ve sınırlarıyla yüzleşmelerini gerektirirken her seferinde tam aksi oluyor ve bu yaklaşımı savunanlar ulaşılamayan onca hedefe rağmen daha fazlasını talep ediyor. Çünkü bu sınırları kabul etmek aynı zamanda küresel çerçevenin iflas ettiğini ve ulus devletlere dönülmesi gerektiğini kabul etmek demek. Yapısal açıdan bakıldığında küresel kurumların vatandaşlara karşı münferit bir sorumluluğu bulunmaz. Bu sorumluluğu üstlenen ve başarısız olduğunda siyasi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalanlar, özellikle de demokrasilerde, hükümetlerdir. Fakat yetkinin uluslararası kuruluşlara devredilmesiyle birlikte bu hesap verilebilirlik zinciri zayıflar. Üstelik devlet merkezli yaklaşım zamanının ne denli önemli olduğunu da ortaya koyar. Çözümden ziyade soruna odaklanan uluslararası müzakereler eylemi geciktirirken devlet merkezli hareket yaşanmakta olan probleme daha hızlı ve esnek bir biçimde tepki verir.
Böylesi bir yaklaşım ülkeler arası iş birliği ve dayanışmanın reddi anlamına gelmez. Aksine her ülkenin kendi kapasitesi çerçevesinde ortak menfaate dayalı olarak iş birliğine katılmasını sağlar. Aynı zamanda ilerlemenin aslında nasıl gerçekleştiğini de yansıtır. Örneğin iklim politikalarının özünde enerji, ekonomik büyüme ve teknolojiyle ilgili ulusal kararlar bulunur. Hükümetlerin bu aşamadaki rolü yeni enerji kaynaklarının gelişmesi için gerekli düzenleyici işlemleri yaparak mali destek sağlamaktır. Ve nihayetinde ekonomi tarihçisi Daniel Yergin’in de belirttiği gibi, enerji dönüşümü bölgeler arasında istikrarsız bir seyir izleyecek ve bu güzergâhı tayin eden de ulusal tercihler olacaktır.
Benzer şekilde kalkınma üzerine gerçekleştirilen araştırmalar da iç politikaların ve devletlerin bu politikaları gerçekleştirme kapasitesinin önemini vurgular. Mesela William Easterly ve David Dollar başta olmak üzere şu an çoğu iktisatçı dışarıdan yapılan yardımların asla ülkelerin kendi iç reformlarının yerini tutamayacağını ve ekonomik büyümenin büyük ölçüde ulusal tercihler tarafından belirlendiğini söyler.
Devlet temelli bir model öngören NATO ise bahse konu yapıların bir istisnası. Her ne kadar sözleşmenin beşinci maddesi üye devletlerin savunma maksadıyla birlikte hareket etmesini gerektirse de, ulus-devlet yapısı korunmaya devam eder çünkü her ülke kendi silahlı kuvvetlerinden ve onun hangi şartlar dahilinde nasıl kullanıldığından mesuldür. İttifak ulusal orduların yerini almaz ama varlığı bu ordulara bağlıdır. Caydırıcılığın temelinde üye devletlerin kendi kapasiteleri, hazır olma durumları ve siyasi iradeleri bulunurken ittifak yalnızca bu unsurların ortak bir menfaat etrafında toplanmasıyla işlev kazanır.
Devlet merkezli bir yaklaşım çok taraflı kurumları tamamen dışarıda bırakmaz. Daha ziyade bu kurumların sınırlı yapılar olduğunun kabul edilmesini ve karar alma süreçlerinde vakit kaybetmek yerine bilgi paylaşımı ve koordinasyonu kolaylaştırmak gibi güçlü yönlere odaklanılmasını teşvik eder. Kalıcı bir sonuç elde edilmesi iç kapasiteye dayanırken uygulama her halükarda egemen hükümetlerin inisiyatifindedir.
Avrupa’nın bu yaklaşımı şüpheyle karşılaması anlaşılabilir bir durum. 20. yüzyılda milliyetçiliğin körüklediği yıkıcı savaşlar, Avrupalı liderleri entegrasyon yoluyla devletin gücünü dizginlemeye yöneltti. Ancak Münih Güvenlik Konferansı’nda da defalarca vurgulandığı gibi, bugün küresel sistemdeki çatlaklar öyle bir noktaya geldi ki, işbirliğinin nasıl daha somut sonuçlar doğurabileceğini tekrar düşünmek gerek.
Washington ve Avrupalı müttefiklerinin önündeki asıl mesele işbirliği yapıp yapmayacakları değil, bunu nasıl yapacakları. Transatlantik ortaklığı yeniden canlandırmak için devlet temelli yeni bir model düşünülebilir ve ulusal kapasiteye dayanan, vatandaşlara karşı demokratik hesap verilebilirliği gözeten, pratik bir yöntem geliştirilebilir. Nihayetinde ulus devletlerin bir kez daha uluslararası siyasetin merkezine yerleşmesi, demokratik ülkelere çatışmalarla dolu bir dünyada söz hakkı tanıyabilir. Üstelik elde edilecek somut başarılar, dünyanın demokrasilere olan inancını pekiştirecek ve herkesi daha güçlü kılacaktır.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan


.jpg)



