Yatağına oturmuş düşünüyor. Ev değiştirince, rüyalarının sahnesi de değişmişti. Daha önce gördüğü rüyalarda havada uçuyor, kuş gibi makas atıyordu. Bu kez beton mikserin içinde dönüyor, kör oluyordu. Uyandığındaysa kör olmadığına sevindi, gerçeğe döndü.
Bu semte taşınalı üç ay olmuştu. Büyük pencereli ev. Sabah güneş doğar doğmaz salon sanki bir el feneri ışığıyla aydınlanıyor. Cama perde niyetine tutturduğu kırmızı desenli çarşaf dışarıdan bakınca fiyakalı görünüyordu. Cama yapışmış kuş pisliğini, tavandan sarkan örümcek ağını, parkelerde uçuşan tozları umursamıyordu. Uzunlamasına yatırılmış kitaplık, üst üste yığılı kitaplar, açılmamış koliler.
Salonu havalandırmak dışında camları kapalı tutuyordu. İkinci katta oturmasına rağmen hâlâ pencereden dışarıyı izlemeye cesaret edemiyordu. Ekmeğinin kalmadığını hatırladı. Merdiven inip çıkmaya üşeniyordu. Telefonunu yanına almadan çıktı. Zaten kimseyle konuşmak istemiyordu. Yalnıca kuzeni Nebahat abla aradığında cevap veriyordu. Binanın kapısını açtı, adımını attığında, Duman köşede kartonun üzerinde başını postuna gömmüştü. Üstünde simsiyah kedi, sarı gözüyle tetikte, etrafı izliyor. Kedi onu görünce irkildi, kulakları dikleşti. Kapları boş. Belli ki aç. Yiyecek bekliyor.
Köpek korkusunu arkadaşının köpeği Ponçikle kırmıştı. Bahçede ona kaç tur attırmıştı. Kemik ve sosis verdikten sonra havlamayı bırakmış, artık onu görünce koklamaya başlamıştı.
Üçüncü kattan, “Abla abla,” diye bağıran biri vardı, ses yayılarak kulağına geldi. Başını kaldırdı, sepet havada sallanıyor. “Hüseyin abiyi çağırır mısın?” diyordu.
Çarşamba’da oturdukları evin sokağı aklına geldi. Sokakta çocukların gürültüsü. Mahalle Bakkalı Halit amca çocuklara bedava şeker dağıtıyor. Üst katlardan, “Halit amca bir süt, deftere yaz,” diyor biri. Salınan sepet pencereye çarpardı. Kapıcının kızı iş dönüşünde apartmanın giriş merdiveninde Marlboro sigarasından derin nefesler çekip hüzünle uzaklara gözlerini dikerdi. Kırmızı rujunun izleri vardı yere attığı izmaritlerde. Apartmanda patronunun metresi olduğu dedikodusu yapılıyordu. Oysa hiçbirine kulak asmıyordu. Ondan büyük olduğu halde nedense onu seviyordu. Kırgın bakışlarının nedenini merak ediyordu.
Aradan uzun yıllar geçmişti. O evi, sokağı hep özlediğini düşündü.
Neydi o öyle elektrik direği gibi dikilmiş beton bloklar. Dış kapı ortadaki hava boşluğunun etrafını saran koridora açılırdı. Hızlıca kapanan kapılar. Gülümsemekten kaçınan, asık suratlı insanlar yaşıyordu orada. Sitenin güvenliği havuzu da olmasaydı çekilmez olurdu.
Bakkalın kapısında durdu. “Komşu çağırıyor,” dedi. Yoluna devam etti. Sütü dönüşte alırım, diye düşündü. Yağmur çiseliyordu. Nisan ayı bitiyor ama soğuk havalar bitmek bilmiyordu. Bahçe çitleri üzerinde dallanarak serpilmiş hanımelinin kokusunu aldı.
Önce kasaba uğradı. Kasabın uzun sakalı, başında takkesi, kaşları çatık, her an cinayete hazır gibiydi. Et doğrarken kemiğe geldi mi bütün hırsını hayvan etinden alır gibi kemik kırıntıları etrafa sıçrıyordu, bir taraftansa bir kadın müşteriyle hararetli biçimde konuşuyordu. Onu da süzüyor. Keskin, alaycı bakışıyla poşeti uzattı.
Fırına girdi. Börek görünce kararsız kaldı. Üşendi kahvaltı hazırlamaya. Börek alıp bakkala döndü. Sütü istedi.
“Abla sütü başka müşteriye verdim, bizde mal beklemez. Dün alsaydınız,” dedi bakkal.
“Nasıl yani parasını ödedim,” diye çıkıştı kadın.
Geçen gün ekmeğini de başkasına vermişti. Bir daha bakkala da kasaba da gitmekten de vazgeçti. Arkasını döndü, Duman yiyecek için çöp karıştırıyordu. Eve girer girmez telefonuna baktı cevapsız çağrılar. Nebahat abla arıyordu. Açtı. Tam konuşma bitecekken karşıdan bir soru geldi. “Onu sonra konuşsak olur mu,” deyip kapadı. Açlığını unuttu. Sanki yemek yiyip doymuş gibi oldu. Yatağa bitkin halde uzandı yarım kalan rüyasına daldı.






