Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Ekim 2025

Söyleşi

Nazlı Eray: “Denize dalar gibi romanın içine dalacaksın.”

Alev Bulut

Paylaş

1

0


Ben bütün yazı formlarını reddediyorum. İnsan içinden geldiği gibi yazmalı, gerçek bir yazarsa mağara duvarına yazan insan kadar özgür olmalı.

Nazlı Eray... Yıllardır sadık okuru olmaktan gurur duyduğum, düş dünyasının rüzgârına gönüllü kapıldığım rengârenk yazarım benim. Bu kısa söyleşide onunla “büyülü gerçekçiliğini” ve kendi ifadesiyle gözündeki “kristal”i konuştuk. Bizi buluşturan dostlarım Meltem Eney ve Yeşim Toduk’a teşekkürlerimle…

Alev Bulut: Nazlı Hanım, siz “büyülü gerçekçilik” türünde yazıyorsunuz, belki bunun adını böyle koymak da haksızlık, çünkü bana göre belli bir kalıba sokulacak bir yazar değilsiniz ama, ben hayatın içinde bunun size geldiği anları çok merak ediyorum. Sizin için şuradaki şişe, buradaki fincan, bir sohbet ne zaman öyküye, romana dönüşüyor? Bizim gibi görünüyorsunuz ama...

Nazlı Eray: Ben gayet sıradan, normal hayat yaşayan bir insanım. Okurlarım hep bana sorarlar: Sizin bir gününüz nasıl geçiyor? Bazen çok monoton, bazen dopdolu. Bir rüya görürüm rengârenk, uzun, ama hiçbir zaman rüyalarımı yazmam mesela. Sen bana, “Ne zaman, nasıl bu dünyayı buldun” dedin. Ben bu dünyaya doğmuşum herhalde Alev, gözümde bir kristalle. Aslında bu bir deformasyon, belki büyülü gerçekçilik hasta bir beynin deformasyonu olabilir, çünkü çok kötü bir şeyi de iyi görebiliyorsun. Bundan bir süre önce okul arkadaşlarımla beraberdik, herkes çocukluğunu anlattı. Benim çocukluğum muhteşem geçmişti, harika geçmişti, onun için yazıyorum o çocuk kitaplarını. Herkes çocukluğunu anlattı, en kötü benim çocukluğum. İşte şimdi bu büyülü gerçekçilik, onu öyle görmek. O Şişhane yokuşu, o Saadet Apartmanı, o lahana kokusu apartmanın içinde, seksek taşının çizilişi, onun üstüne maşrapayla su atmak, bütün bunlar olağanüstü güzel gelirdi bana. Bir kaz yumurtasının üstüne yatmak, büyük bir umutla oradan bir kaz yavrusu çıkacağına inanmak, bir gece bir incir ağacının üstünde uyumak, sabah paldır küldür oradan düşmek, “Eşek olacaksın,” dedikleri için bütün gün aynanın karşısında kulaklarının çıkmasını beklemek... İşte bence bunlar büyülü gerçekçilik. Gözünde bir kristalle doğuyorsun, o çok güzel bir şey. Uçan bir kuşun üstünde bir kapıcının gittiğini, o kapıcının uçan Mösyö Hristo olduğunu hayal edebilmek: Bunları yapabiliyorsan sen büyülü gerçekçisin. Buradaki fincan da konuşabilir, fincan bana bir mektup yazabilir.  

Eva Peron’un hayatını yazmıştım, o “büyülü belgesel gerçekçilik”, ilk defa ben yaptım. “Sende ne fantezi var, bunları nerden buldun,” dediler.

AB: Kurukafa da, kelle de konuşur...

NE: Aa, kelle filan konuşur tabii, ağzı var, beyni var, kellenin konuşması çok normal, dişleri var, her şeyi var. Kelle benden daha iyi organize. Yani büyülü gerçekçiliği böyle tarif edeyim. Seni bir kapıdan alıyorum, elinden tutup kendi dünyama sokuyorum. Merdivenleri çıkıyoruz, orada azıcık uçuruyorum, hiç olmayacak şeylere seni inandırıyorum, sen onlara inanıyorsun. Sonra seni yavaşça o dünyadan çıkarıyorum ama sen o dünyaya alışıyorsun ve onu hep istiyorsun. Mesela Eva Peron’un hayatını yazmıştım, o “büyülü belgesel gerçekçilik”, ilk defa ben yaptım. “Sende ne fantezi var, bunları nerden buldun,” dediler. Hiçbir şey değiştirmedim. Kadın otuz iki yaşında ölmüş. Sonra Juan Peron, kocası, onu mumyalatmış. Doktor Pedro Aura, İspanyol, iki sene cesetle çalışmış ve cesede âşık olmuş, o solüsyondan bu solüsyona, bu solüsyondan o solüsyona. Sonra Doktor Aura’yı uzaklaştırmışlar. Evita’nın küçücük bir çocuk gibi mumyası, plastik çocuk gibi. Sonra onun kopyaları yapılmış. Doktor Pedro Aura’nın yaptığının içinde asıl organları duruyor. Mumya Eva Peron’dan daha çok yaşamış dünya yüzünde. Onu için bir general intihar etmiş. Juan Peron tekrar iktidara gelince bir kampanyada Buenos Aires’te inen bir uçağın kapısını açtırmış, arkadan ışık verdirmiş ve mumyayı göstermiş, halk galeyana gelmiş, “Santa Evita geldi” diye. Böyle şeyler, bunlar aslında büyülü gerçekçilik ama kadının korkunç hayatı, bunların hiçbirini ben uydurmadım, bunları sadece sizler için kaleme geçirdim. 

AB: Siz bilgi topluyorsunuz, okuyorsunuz, araştırıyorsunuz. Aslında bir araştırmacı gazeteci gibi, Marilyn Monroe için de yaptınız… 

NE: Tabii, Marilyn Monroe için, Kennedy için, Stalin için, kitabını da okudunuz değil mi?  

AB: Türkiye’de de birçok tarihi olayı, yeri çalışıyorsunuz. Sonra o büyük hazırlığı, emeği şekerle kaplayıp bize çok kolay bir şeymiş gibi gösteriyorsunuz. Hafızanız çok iyi ama çok büyük bir araştırma var gerisinde.

Çok seviyorum, onu yapmak çok zevkli. Ben de çok şeyler öğreniyorum. Mesela Kennedy’nin köpeğinin adı Freckles. Robert Kennedy California’da otelin lobisinde vurulduğunda eşi on birinci çocuklarına hamile, o kız doğuyor, onun adı... Bunlar lüzumlu şeyler mi? Hayatta hep lüzumlu şeyler mi var? Bunlara gerek var mı? Bence var. Bunların hepsi büyülü gerçekçilik. Kennedy kitabını da okudunuz değil mi? Tam son anda ben Kennedy kılığına giriyorum, ölüme doğru gidiş, Travma 1 odası, nasıl kurtulduğumu hatırlamıyorum. Neyse büyülü gerçekçilik bu.

AB: Bir de şunu merak ediyorum: Siz bir kadın olarak kimliğinizi çok doğal yansıtıyorsunuz, her sınıftan kadını anlıyorsunuz, Marilyn Monroe’yu, bir ev kadınını. Siz bir kadın yazarısınız bana göre. Evliliğe karşı değilsiniz ama o erkeklerin o kadınların dünyasında küçük kaldığını hissettiriyorsunuz. 

NE: Ben âşık olan kadını da anlıyorum, terk edilen kadını da anlıyorum, anneannemi de anlıyorum, babaannemi de anlıyorum. Feminist olduğumu da söylüyorlar. Mesela Aşk Artık Burada Oturmuyor romanım. Erkekler nefret etti. Ama tanıtımını Ankara’da yapmıştık ve oraya gelenlerin çoğu erkekti. Ben pek bilmiyorum, feminist miyim. Ben büyülü gerçekçiyim. Mesela Nebile, duvarı sen kaz, kaz karşı taraftaki adamın siyah odasına çık. “Kabul Günü” öyküsü mesela, aslında bunu yaşıyoruz. Halfeti’nin Siyah Gülü’nde de var o. Aslında yıllar önce Buñuel burjuvaziyi anlatırken bunları yapmış, hayran oldum. O kitabı da Buñuel’e ithaf ettim zaten. 

AB: Dijital dünyada edebiyatın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Çeviri alanında da bu bir tehdit olarak konuşuluyor. Bilgi edinmek için değil de yaratıcılığın yerini alıyor. Yapay zekâ roman yazıyor, çeviri yapıyor...

NE: Çeviride nasıl olduğunu bilmiyorum. Bazı cümleler söyledim: “Bir adam ormanda kendini aşk için asmış, bunu yaz.” Yapay zekâ berbat bir şey yazdı: “Zavallı adam tüyleri titreyerek ipe doğru gitti” filan. Bunun yapay olduğu zaten belli oluyor. O yüzden benim içim gayet rahat. Romanlarımı çoğunluk dikte ederek yazıyorum, mesela telefonda, altı ayda. Elinizdeki Hayatımın Müsveddesi dikte. Pasifik Günleri de öyle. 

AB: Aklınızda yazmışsınız da onu başkasına anlatır gibi oluyor o zaman, konuşarak.

NE: Konuşarak, koşarak, üzülünce üzülüyorsunuz, sevinince seviniyorsunuz. Ben bütün yazı formlarını reddediyorum. İnsan içinden geldiği gibi yazmalı, gerçek bir yazarsa mağara duvarına yazan insan kadar özgür olmalı. Mağara duvarına yazanı hiç kimsenin okuduğu yok, öyle yazacaksın. Ay o ne der, ay bu ne der, oto-sansür, barajlar, barikatlar... Bunları ben kabul etmiyorum. Denize dalar gibi romanın içine dalacaksın, o seni nereye götürüyorsa gideceksin. Ya olmuş bir dut gibi pat diye düşer başlar, ya nar gibi çat diye çatlar, doğayla ilgili, dört yapraklı yoncayı bulmuş gibi olursun, bir sevinirsin, başlarsın. 

Beynimden söze döküyorum ve onun tekrarı yok.

AB: O zaman başa dönüyorum, bu sizin öyle doğmuş olmanızla ilgili bir şey, sizin gözünüzdeki kristalle ilgili bir şey...

NE: Ortaokuldayım, Nişantaşı High School. Çalışmıyorum, en arkada oturuyorum. Yanımda Jülide, benim kurbanım, okuldan kaçtığım, onu da zorladığım arkadaşım. Cahide Hoca’ydı galiba, moda dergilerine düşkün bir Türkçeci, şık giyinen, yapılı bir hoca. Bir gün bize, “Sınıf, size bir kompozisyon veriyorum,” dedi. “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözü, bunu verdi bize. Herkes başladı yazmaya, ay, ne zor bir konu. Ben de duruyorum öyle, Jülide’yle bir şeyler konuşuyoruz. Charlton Heston’ın da yeni filmi Marabunta gelmiş. Eleanor Parker’ı sağdan öperken şöyle oluyor, soldan öperken şöyle oluyor, yel değirmenine bir an önce kaçalım derken, “Tamam çocuklar, bitti,” dedi hoca. “Sen oku,” dedi bana, arkama baktım, arkası duvar. “Sana söylüyorum, sen, oku bakayım,” dedi. “Okuyayım hocam,” dedim. Boş kâğıdı aldım ve harika bir şey okudum, hatırlamıyorum. Çok güzel oldu, Jülide ağlamaya başladı. Hoca şaşırdı, “Ah evladım, kalemin ne kadar kuvvetli. Yeniden oku,” dedi. Kâğıt boş, hiçbir şey hatırlamıyorum. Jülide panik, “Yazı gitmiş, ay limon sürelim,” filan diyor. “Vay seni gidi, sıfır,” dedi hoca. Çok komik bir olaydır, hatta bir iki cumartesi de okula geldiydik. Hocayı aldatmak, olmayan şeyi yalan yere okumak…

AB: Ben gülerdim önce, hayran olurdum. Sen nasıl bir çocuksun diye sarılırdım. Yaratıcılığınıza on.

NE: Beynimden söze döküyorum ve onun tekrarı yok. Dikte o, dikte. Hocanın bunu anlaması lazım. Nasıl ağlıyor Jülide, boşa gitti diye. İkimiz cezalandırıldık.

AB: Peki siz dikte ettiğiniz romanı sonradan okur musunuz? 

NE: Pek okumam, nereden bildin? O çıkmış artık. Onu yaşamak, o adrenalin direksiyonu bozuk ve frensiz bir araba kullanmak gibi bir şey. En iyi romanlar öyle yazılır, kendini tam bırakacaksın, son anda çarpacaksın, öleceksin, o mühim değil. Bunu düşündüm geçen gün. Çok ödülüm var, çok da memnunum bundan ve her birini ya hastane odasında almışım ya başımda bir hemşire ya doktor haber vermiş, bu ilginç bir şey.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kemal Tahir'i Yeniden Okumak, Yeniden ..Doğan Hızlan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. G. -. J. Smith

25 Kasım 2025

Roman ve Öyküde Karakter Gelişimi

Kurgusal metinlerdeki karakterlerin gerçek yaşamda karşılaştığımız insanlara benzemesi ancak inandırıcı bir karakter gelişim süreciyle mümkün. Hikâyeler insanları anlatır – ana karakter bir kedi, bir ağaç ya da başka bir varlık olsa bile. Büyük eserlere imza atan isi..

Devamı..

Batı Dünyasını Şekillendiren İznik Kon..

F. Butler-Gallie

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024