Lorenza Mazzetti’nin bence bu romanda mükemmel bir biçimde yaptığı şey, çocuk düşüncesini ve dilini tam da olması gerektiği gibi kullanması.
Yıllar öncesinden bir anı üşüşüyor aklıma. 1980’lerin ortaları, ilkokulun başlarındayım. İstanbul’da sitelerden birinde, yeni denilebilecek bir muhitte oturuyoruz. Site deyince bugünkü gibi ultra güvenlikli, her şeyinizin gözlendiği siteler gelmesin aklınıza. Daha önce bir anı yazısında anlatmıştım, oraya buraya serpilmiş altı apartman ve onların arasında merdivenler, daracık yollar, yokuşlar, genelde çocukların sebep olduğu arzu patikaları. Güvenlik ve hijyen kelimelerinin bilinmediği bu zamanlarda “şantiye” diye adlandırdığımız oyun alamızda su depolarının paslı demir kapaklarının üzerine evden getirdiğimiz kilimleri serip evcilik oynuyoruz. Buraya gitmek için bugün kimsenin çocuğunu yalnız göndermeyeceği daracık altı basamaklı korkuluksuz merdivenle yolun aşağısına, oradan da taşlı kısa bir yokuşla su depolarının dizildiği düz alana iniliyor.
İşte en yakın arkadaşımla tam o yokuştayız, iki kişi yan yana zor iniyoruz. Arkadaşım “Hayatta en çok kimi seviyorsun?” diyor. Çünkü bir çocuğun aklına her an herhangi bir şeyi sormak gelebilir. Duruyorum tabii. Çok önemli soru. İçimden en çok babamı demek geçiyor ama olmaz galiba, başlıyorum saymaya: “Allah’ı, Atatürk’ü, babamı, annemi…” Aklıma her akşam televizyonda gördüğüm Kenan Evren de geliyor ama hayır, onu saymayacağım. Arkadaşım benimkine göre daha dindar bir aileden. Hemen itiraz ediyor. “Hiii peygamberimizi saymadın.” Hay Allah, aklıma bile gelmedi çünkü peygamberimiz bizim evde pek öyle bilinen biri değil. Ama mecburen listeye yeniden başlıyorum: “Allah’ı, peygamberimizi, Atatürk’ü, babamı, annemi…”
Mutlu çocukluğun dünyanın neresinde olursanız olun aynı olduğunu düşünürüm hep. İşte okuduğum kitap, Lorenza Mazzetti’nin Gökyüzü Düşerken’i daha ilk sayfaları beni kokusuyla, duygusuyla, taşlı yollarıyla bu anıya ışınladı.
“Acaba kız kardeşim Baby’yi Duçe’den daha çok seviyor olabilir miyim? Ama ben Baby’yi İsa kadar seviyorum. Tam olarak İsa kadar ve İsa’yı Tanrı’dan biraz daha fazla seviyorum ve Tanrı’yı Mussolini kadar seviyorum, İtalya’yı ve Anavatan’ı Tanrı’dan daha az, ama sarı pelüş ayımdan daha çok seviyorum.”

Elbette 1980 sonrası askeri faşizm içinde geçen çocukluğumu İkinci Dünya Savaşı faşizmi içinde yaşayan Lorenza Mazzetti’ninkiyle kıyaslamıyorum. Sadece çocukluk anlarına ve anılarına odaklanıyorum çünkü çocukluk her şekilde çocukluktur ve bakın kırk yıl arayla, bambaşka coğrafyalarda, farklı dinlerde bile aynı mantıkla yaşanıyor. Michel Del Castillo Gitar adlı romanında “İnsan yalnızca çocukla açıklanabilir.” diyor. Çocukluğu böylesine güzel anlatan bir roman okuyunca, “tüm dünya aslında çocukla açıklanabilir” diye düşünüyorum.
Lorenza Mazetti’nin adını ilk kez Ali Smith’in Mevsimler dörtlemesinde Yaz’da duymuştum. Orada filmlerinden bahsediyor ve K. adındaki filminin bir sahnesini özellikle anıyordu. Ali Smith dörtlemenin her birinde erkek egemen dünyada adının yeterince duyulmadığını düşündüğü kadın sanatçılara yer verdi, Mazzetti de onlardan biri. Film yönetmeni olarak bildiğim sanatçının Gökyüzü Düşerken adındaki romanı bu yıl Odipa Yayınları tarafından yayımlandı. Okumaya başlamadan önce büyüme hikâyesi sanıyordum, bu denli hakiki bir çocukluk anlatısı olması beni önce sarstı, anılarla boğuşturdu, sonrasında romanın arka planını öğrendiğimde ise tabiri caizse tokatladı.
Mussolini ve İsa arasında çocukluk
Roman “okulda bugün ne yaptığınızı anlatın” yönergesiyle verilen bir ödevle başlıyor. Anlatıcımız ilkokuldaki Penny. Penny hayal dünyası geniş, doğrucu ve kuşkucu bir çocuk. Hayatta en çok sevdiği küçük kardeşi Baby’yle birlikte halası ve eniştesiyle yaşıyorlar. Anneleri kızlar bebekken ölüyor, babaları da bakıcıların elinde bıraktığı çocukları oraya buraya yerleştirmeye çalışıyor, son olarak çocuklar büyük bir bahçenin ortasında, kocaman bir villada yaşayan Katchen Hala ve Wilhelm Enişte’lerinin yanına yerleşiyorlar. Tabii Penny’nin pek anlaşamadığı kuzeni Annie ve ablası Marie de var.
“Katchen Hala Protestan’dır ve Marie ile Annie de Protestan, onlar Tanrı’ya ve İsa’ya inanıyor. Fakat eniştem istemediği için ayine gitmiyorlar, çünkü o Hıristiyan değil, Yahudi, yani İsa’ya inanmıyor.”
Bu roman öksüz kalıp horlanan üvey evlat anlatısı değil. Hatta tam tersine baba ilgisizliği sonrası aile sıcaklığını bulmuş iki çocuk var. Tabii burjuva bir aile olduğu için alışık olduğumuz sevgi gösterileri yaşanmıyor, ki bilirsiniz bu tip ailelerde sarılma, okşama gibi ailenin yapmadığı duygusal eylemleri çalışan kadınlar yapar genelde. Burada da aşçı Elsa ve arada bir yerde Penny’nin bize köylü Nello’nun öpe öpe hamile bıraktığını yumurtladığı hizmetçi Rosa var. Her ikisi de ailedeki dört kız çocuğuyla ilgili ve sevgi dolu. Kuzenleri Marie ve Annie’yle de tastamam kardeş kıskançlığı içinde Penny, özellikle de ondan birkaç yaş büyük uslu Annie’yi kıskanıyor, Marie biraz daha abla gibi. Hala ailesiyle gerektiği gibi ilgileniyor, üstelik sürekli kasabanın kaymak tabakası misafirliğe geldiğinden ev sahibeliği de kusursuz. Enişte konusu ise Penny’nin kanayan yarası.
Belki baba yoksunluğundan belki inanılmaz talepkâr bir çocuk olduğundan, Wilhelm eniştesinin daha cana yakın olmasını diliyor Penny. Enişte son derece disiplinli ve ayrıca adaletli biri, hiçbir biçimde kuralların esnemesine izin vermeyen tipik Alman diyebiliriz. Sofradaki düzen bozuculuğu, hiç durmadan dedikodu taşıması, kuzenine ve kardeşine kırk yılda bir (!) yaptığı fenalıklar nedeniyle Penny, evde en çok odasına gitme cezası alan çocuk.
Kardeşi Baby’yi ormanda ağaçta bağlı bırakıp eve geldiği bir gün, odasında cezasını çekerken uzun uzun düşünüyor: “Hata her zaman benimdi, asla Baby’nin değil, çünkü Baby daha küçük. Eniştem adalet timsalidir. Eniştem adaletin vücut bulmuş hâlidir. Adaletin tamamının eniştemin içine yerleştirilmiş olması mümkün mü? Adalet kadın değil miydi?”
İşte Lorenza Mazzetti’nin bence bu romanda mükemmel bir biçimde yaptığı şey, çocuk düşüncesini ve dilini tam da olması gerektiği gibi kullanması. Kısa kısa cümlelerle akıp giden düşünceler, bilinç akışı gibi ama değil, sadece çocuk dünyası, kafa karışıklıkları… Kitabın ortalarına geldiğimizde, yine oda cezası aldığı ve eniştesinin ona küstüğü bir gün büyükleri cezalandırmak için aklına gelenlere hiç şaşırmayacak denli tanıyoruz Penny’yi… Hepimiz çocukken “öleyim de görsünler günlerini” diye düşünmüşüzdür. (Düşünmüşüzdür, değil mi?) İşte Penny bunu yapmaya çalışacak denli gözü pek. Neyse ki çocuk aklında genellikle teoriyle pratik uyuşmuyor. Kendini asmayı beceremediği için boynunda kalan iple ortaya çıktığında yaşanan duygusal anlar, hem ağlatan hem güldüren cinsten.
“… Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım; onu ve eniştemi çok sevdiğimi ama kötü biri olduğum için onların beni hiç sevmediklerini düşündüğümü anlattım, sonra bir de eniştemin bana hiç sarılmadığını söyledim. Dizlerinin üzerine oturduğumda gözyaşlarım boynundan aşağı süzülüyordu. Eniştem bana sımsıkı sarıldı ama hemen sonra beni cezalandırdı ve akşam yemeğimi yemeden yatağa yolladı. Wilhelm Enişte’mi Duçe’den, İsa’dan ve hatta İtalya’dan bile daha çok seviyorum.”
Burada satır arasında “kötü biri olduğum için” kısmı çok önemli çünkü Katolik rahipler, rahibeler, köylüler ve hatta öğretmenler bile küçücük çocukları sürekli günahkâr olmakla suçluyor ve günah çıkartmaya zorluyorlar. Roman boyunca arkadaşlarıyla Penny’nin Yahudi olan ve İsa’ya inanmayan, bu nedenle cehenneme gidecek eniştesinin kefaretini ödemek uğruna yapmaya çalıştıklarına (dua ederken dizlerinin altına batması için taş koymak gibi), kendi günahlarını düşünüp kafalarının karışmasına hem güldüm hem çocukları böylesine korkunç işlerin içine sokan mezhebe sinir oldum.

Penny isyanında o kadar haklı ki daha romanın başında rüyasında Meryem Ana’yı kel gördüğünü söylediği için okulda ceza alıyor, okula gelen rahip günahlarını hatırlatıp cehennemi ve içindeki yaratıkları uzun uzun tasvir edip çocukları korkutuyor, hatta Penny’yle özel olarak ilgilenip eniştesinin durumuyla tehdit ediyor. Bir yandan din baskısı, bir yandan defterler, kitaplar, tablolar, heykeller dolusu Mussolini, bir yandan adım adım gelen savaş ve Almanların kendisine bir şey yapmayacağına inanan onurlu ve adaletli bir Yahudi, Wilhelm Enişte. Romandaki çocuk dünyası tüm bunları neşeli bir saflıkla oyun malzemesi yaparken, biz yetişkin okur olarak boğuluyor ve olacaklardan korkuyoruz.
“On Emir’i tekrarlıyorduk ve ben zina yapmak da ne demek diye kendi kendime soruyordum. Pasquetta, bunun, Tanrı hakkında kötü konuşmak anlamına geldiğini söyledi. Bunun dışında, başkasının karısına göz dikmeyeceksin emri benim için anlaşmazlığını koruyordu. Başkasının karısını arzulamak hiçbir zaman aklımın köşesinden geçmemişti. Buna karşılık hep başkasının bisikletini arzulamıştım.”
Kahkaha atarak okuduğum bu paragraftan sonra Lorenza Mazetti’nin hayatına dönüyorum.
Travmalar ve yüzleşmeler
Romanın sonunda yaşanan trajediden bahsetmeyeceğim, yine çocuk gözüyle, olabildiğince az ajitasyonla, son derece içten duygularla bitirilmiş Gökyüzü Düşerken. Gözümüzün önünde iki yıldır yaşanan katliamlardan sonra “bunlar nasıl insanlar” sorusunu sormayı bıraktım. O nedenle romanın sonu son derece yaşanabilir geldi. İnsan hep aynı, savaşlar hep korkunç. Son sayfada 1993’te yazılmış bir son söz var. Lorenza Mazzetti kitabı halası, eniştesi ve iki kuzeniyle Einstein (evet, Albert Einstein’la akraba) ailesine adamış. 1961’de yazılmış bu romana bu son sözün eklenmesinin de elbette bir hikâyesi var.
Yazarın gerçek hayattaki ikizi Paola’yı romanda küçük kız kardeşi Baby temsil ediyor. Ve bu iki çocuk yaşadıklarının ardından farklı farklı baş etme yöntemleri buluyorlar. Lorenza Mazzetti’ninki ülkeyi ilk fırsatta terk edip sanata bodoslama dalmak, geçmişi hiç düşünmeden sinemada pek çok eser üretmek oluyor. Epey sonra, doğum yapan ikizinin yanına İtalya’ya geri dönüyor ve bam. Bastırılmış travma tüm haşmetiyle sanatçının üzerine çörekleniyor. Terapiler sürerken Gökyüzü Düşerken’i yazıyor Mazzetti. Ben boşuna yazarak iyileşiyorum demiyorum, yazmanın gerçekten böyle sağaltıcı bir yönü var. Her şey geçmese de bu kitabı yazmış olmak Lorenza Mazzetti’nin olan bitenle yüzleşmesini ve yasını gerektiği gibi yaşamasını sağlıyor. En önemli şey de bu değil mi kayıplarda?
Kurmaca bir eser olarak yayımlanan Gökyüzü Düşerken büyük başarı sağlıyor, hatta modern İtalyan edebiyatının başyapıtı sayılıyor. Bunda yukarıda söylediğim gibi duru çocuk sesinin kulaklarımızda yankılanması son derece etkili. Tabii İtalyanlar için Mussolini ve Katoliklik yüzleşmesi de var. Epey bir zaman sonra Lorenza Mazzetti geçmişindeki son sayfayı da temize çekerek burada bahsedilen ailenin kendi halası, eniştesi ve kuzenleri olduğunu yeni yayınevinde yeni baskıdaki son sözde açıklıyor. Kitabın İtalyanca baskısında hala ve eniştenin fotoğrafları da varmış. Bir gün yolum Floransa’ya düşerse ailenin mezarına çiçek bırakmak benim de Lorenza Mazzetti’ye sözüm olsun.
Eğer isterseniz on parmağında on marifet Lorenzo Mazzetti’nin 2010 yılında çizdiği resimlerden oluşan Aile Albümü, Faşizm Altında Bir Çocuğun Günlüğü, Einstein Ailesinin Trajedisi sergisini https://pbase.com/ribes/album_di_famiglia_testi_e_quadri_di_lorenza_mazzetti adresinden gezebilirsiniz. Bunu romanı okuduktan sonra yapmanızı tavsiye ederim, gerçi her resimde kalbim ezildi ama bu korkunç dünyayla da ancak böyle savaşıyoruz. Unutmayıp hatırlayarak.
Lorenza Mazzetti’yi 2020 yılında kaybetmişiz. Bu kitap okundukça onu da unutmayacak, hatırlayacağız. Bizi Gökyüzü Düşerken’le buluşturan Odipa Yayınları’na, romanı kusursuz bir biçimde çeviren Yelda Gürlek’e teşekkürlerimle.






