Krasznahorkai’nin eserlerinin en önemli yanlarından biriyse edebi kaliteden ödün vermeden günümüzün ruhunu yakalayabilmesi.
İsveç Akademisi Macar romancı László Krasznahorkai’ye Nobel edebiyat ödülünü vererek yazarın, “kıyametvari dehşetlerin ortasında sanatın hâlâ güçlü olduğunu gösteren zorlayıcı ama bir o kadar da ufuk açıcı eserlerini” kutlamış oldu. Akademi’nin vermiş olduğu bu kararsa dijital kültür ve eğlence endüstrisinin dikkat dağıtıcı unsurlarıyla birlikte dolaysızlığın ve genel geçer olan her şeyin hakim kılındığı çağımızda, ciddi ve entelektüel edebiyatın hâlâ ne kadar değerli olduğunun bir göstergesi.
Krasznahorkai kendi ülkesi Macaristan’da ilk kez 1985 yılında, Şeytan Tangosu isimli romanıyla edebi üne kavuştu. Şeytan Tangosu’nda karşımıza önce sürekli yağmur yağan, sefalet içinde bir köy çıkıyor, ardından bu köye gizemli bir adam geliyor. İster istemez soruyorsunuz, bu adam bir peygamber mi, bir şeytan mı yoksa alelade bir dolandırıcı mı? Şeytan Tangosu hem Krasznahorkai’nin çağdaş dünya edebiyatı içindeki konumunu güçlendirdi hem de sonraki daha iddialı romanları için koordinatları belirlemiş oldu.
Direnişin Melankolisi’nde (2019) gizemli ve karizmatik bir figür olan Prens, küçük yerleşimlerden birine isyankâr bir karnaval getiriyor ve bu karnaval alelade işleyişi olan bu küçük yerleşimi darmadağın ediyor. Bir önceki romanı Baron Wenckheim’s Homecoming (2016) Arjantin’e sürgüne gönderilen ancak daha sonra Macaristan’a dönen tuhaf bir aristokratın hikâyesini konu alıyor. Kasaba halkı onu heyecanla karşılar çünkü herkes onun kasabayı zenginleştirecek kadar hayırsever olduğunu düşünmektedir. Oysa baronun aslında kendini inanılmaz güç durumlara düşüren bir kumar borcu vardır. 2014 yılında yayımlanan Herscht 07769 ise kimsenin varlığından dahi haberdar olmadığı, ihmal edilmiş bir Doğu Alman kasabasında yaşayan ve Neo-Nazi çetelerinden birinin kendine paravan olarak kullandığı temizlik şirketinin garip dünyasında çekilen fırıncıyı anlatıyor.
Krasznahorkai’nin romanlarının geniş kitlelere ulaşabilmesi için Direnişin Melankolisi ile Savaş ve Savaş’ın İngilizceye tercüme edildiği 2000’li yılları beklemesi gerekti. Ve ismi, 2015 yılında Uluslararası Booker Ödülü’nü, 2019 yılındaysa Ulusal Kitap Ödülü’nün Çeviri Edebiyat dalında verilen ödülü kazanmasıyla iyice tanınır hale geldi.

Eleştirmenler tarafından eserleri çoğunlukla “umutsuz”, “takıntılı”, “rahatsız edici” ve “yoğun” olarak nitelenen Krasznahorkai için ünlü yazar ve kültür eleştirmeni Susan Sontag -Direnişin Melankolisi’ne yazdığı tanıtım yazısında- onun “Macarların çağdaş kıyamet ustası” olduğunu belirtir.
Daha net ifade etmek gerekirse Krasznahorkai’nin yazınında ayırt edici üç özellik olduğunu söyleyebilirim. Bunlardan ilki, gizemli kişi ya da şirketlerin etkisiyle sosyal olarak parçalanan toplulukları tasvir etme yeteneği. İkincisi, muhtemelen otoriter bir rejim altında yaşama deneyiminin getirisi olan ve çoğu kurgusunda karşımıza çıkan dehşet havası – özellikle de 2013 yılında yayımlanan The World Goes On’da “How Lovely” başlığıyla yer alan bölümde ön plana çıkıyor. Söz konusu bölümde dünyanın dört tarafından gelen konuşmacılar bir konferansta konuşma yapıyorlar ve içlerinden biri üç kez konuşma yapmak zorunda kalıyor: İlki kendi isteğiyle, ikincisi dönmek üzere davet edildiğinde hiç istemeden, üçüncüsündeyse konferans salonuna hapsedildiği için.
Ayırt edici üçüncü özellikse yazınındaki yenilik ve karmaşa. Dört yüz sayfalık bir roman olan Herscht 07769’da nokta yalnızca bir kez kullanılırken Seibo Orada, Aşağıdaydı’daki on yedi öykünün numaralandırılması Fibonacci dizisine göre yapılıyor. Béla Tarr’ın yönetmenliğinde yedi saatlik bir film uyarlaması bulunan Şeytan Tangosu’ndaki bölümlerden biri, dokuz sayfa boyunca kimliği belli olmayan iki karaktere odaklanıyor. Krasznahorkai’yi okumak, karakterlerin karşılaştığı durumlar gibi hem kafa karıştırıcı hem de yabancılaştırıcı bir deneyim.
Krasznahorkai’nin eserlerinin en önemli yanlarından biriyse edebi kaliteden ödün vermeden günümüzün ruhunu yakalayabilmesi. Nobel Komitesi’nin hazırlamış olduğu bibliyografik biyografiye göre dünya çapında pek çok eleştirmen onu “Kafka’dan Thomas Bernhard’a uzanan Orta Avrupa geleneğinin” bir parçası olarak görüyor. Krasznahorkai’nin yazını temelde modernist bir üsluba sahip. Bizi bir yandan dünyanın anlamsızlıklarıyla yüzleştiriyor öte yandan güzelliğe ve sanata olan inancı teyit ediyor. Önemli meseleler hakkında derinlemesine düşünmenin ve bunu ifade etmenin mümkün olduğunu gösteren romanlarıysa bilfiil bu inancın kanıtları.
Krasznahorkai’nin sanatsal yanı ağır basan, uzun ve karmaşık cümleleriyle tanındığını düşünürsek Nobel Komitesi’nin “kıyametvari dehşetlerin ortasında” sanatın hâlâ güçlü olduğunu gösterme yeteneğine yaptığı atıf gerçekten ilgi çekici. Fakat elbette Krasznahorkai eserlerinde bugün kıyamet dendiğinde aklımıza ilk gelen nükleer savaş ya da iklim felaketi türden bir kıyameti tasvir etmiyor. Eserleri daha ziyade gelecekteki toplumsal çöküşü ele alıyor. Bu da “kıyamet korkusun” onun kurmaca dünyalarıyla sınırlı olmadığını, daha geniş bir bağlamda çağdaş edebiyatın kendisiyle ilgili olduğunu düşündürüyor. Krasznahorkai’nin sanatıysa insanoğlunun buna karşı koyabileceğinin bir göstergesi.
Çeviren: Fulya Klıınçarslan






