İzlediğimiz sayısız bilim kurgu filmini düşünün; dünyanın sonu geldiğinde birileri her zaman ortaya çıkar ve kalan dünyayı kurtarır, evren bir şekilde yoluna devam eder.
Denizin Canavarları, 1741'de Bering Boğazı'nda, buzlu sulara doğru ağır ağır yüzen bir dev ineğin hikâyesi, okurken insan hep bugünü düşünüyor – orman yangınları, nesli tükenen canlılar, eskiden bildiğimiz dünyanın yavaş yavaş erimesi. İnsan ister istemez kendi izini doğada arıyor.
Iida Turpeinen yazdığı roman, 2023'te Fince olarak Elolliset adıyla, Türkiye'de de, geçtiğimiz günlerde Timaş Yayınları'ndan, Özge Bauer'in özenli çevirisiyle yayımlandı. Finlandiya'da çok satan oldu; Helsingin Sanomat En İyi Debut Ödülü'nü aldı, Finlandia Ödülü adayıydı, Kiitos Kirjasta gibi prestijli ödüller aldı.
Yazar Iida Turpeinen, 1987'de Helsinki'de doğmuş bir edebiyat akademisyeni. Helsinki Üniversitesi'nde doktora yapıyor; tezi, bilimsel bilginin edebiyattaki izlerini, yollarını sorgulamak üzerine. Yıllardır doğa bilimleri ile edebiyatın kesişiminde geziniyor. Kısa öyküleri var; 2014'te J. H. Erkko Genç Yazarlar Yarışması'nı, insan-hayvan ilişkisi üzerine yazdığı bir öyküyle kazanmış. Bu, onun ilk romanı; pandemi sonrası ekolojik kaygıları, Harakka Adası'nın rüzgârlarında ve Doğa Tarihi Müzesi'nin koridorlarında, Steller'in gerçek günlüğünden esinlenerek yazmış.

Çevirmen Özge Bauer, Fin dünyasını Türkçeye taşıyan güvenilir bir el. Doğu Finlandiya Üniversitesi'nde Fin Dili ve Kültürü, Helsinki'de Fin Dili, Tallinn'de Fin Edebiyatı okumuş. Fin Edebiyat Derneği'nde çeviri eğitimi almış; şimdi Finlandiya'da Türkoloji üzerine doktora yapıyor. Finlandiya Büyükelçiliği'ne ve pek çok yayıneviyle çalışıyor.
Hikâye, zamanın iki farklı diliminde gidip geliyor. Başlangıç, bugünün Helsinki’sinde, Doğa Tarihi Müzesi’nin sessiz koridorlarında. Burada bir vitrinde, sararmış kemikler dikkat çekiyor: Rhytina Stelleri. Çocuklar heyecanla “Dinozor!” diye bağırıyor, ama ebeveynler etiketleri okuyunca anlıyorlar: Bu, Steller deniz ineği, yedi metre boyunda, yosunla beslenen, barışçıl bir deniz memelisi. Sibirya ile Alaska arasındaki Bering Boğazı’nda bir zamanlar süzülüyormuş. Ama hikâye burada bitmiyor; birden 1741 yılına, fırtınalı ve soğuk bir denize giriyoruz.
O dönemde, Rus İmparatorluğu’nun emriyle Kamçatka’dan yola çıkan bir keşif ekibi var. Amaç, Asya’dan Amerika’ya yeni bir deniz yolu bulmak. Ekibin başında Kaptan Vitus Bering var; deneyimli ama yorgun, omuzlarında büyük bir sorumluluk. Yanında ise Georg Wilhelm Steller, meraklı ve asi bir doğa bilimci. Teleskoplar, not defterleri ve bitki örnekleriyle dolu çantasıyla, doğanın sırlarını çözmeye kararlı. Ekip Bering Boğazı’na vardığında, Steller suda devasa bir gölge fark ediyor: Steller deniz ineği. İlk anda hepsi şaşkınlık ve sevinç içinde; çünkü bu, daha önce kimsenin görmediği bir canlı! Ama işler daha sonra karışıyor. Açlık, hastalık ve hayatta kalma mücadelesi başlayınca, bu zararsız devi avlamaya karar veriyorlar. Steller’in gözünden okuyoruz her şeyi: Başta yeni bir tür keşfetmenin heyecanı var, ama ineğin inlemeleri ve kanlı sular yükseldikçe vicdanı sızlıyor. “Bu uysal yaratık neden sadece bir et parçası olsun ki?” diye düşünüyor. Kaptan Bering ise ekibi sert bir disiplinle yönetiyor, ama doğa ona da boyun eğdirmiyor. Şiddetli fırtınalar gemiyi parçalıyor, hastalık yayılıyor, açlık dayanılmaz hale geliyor. Steller’in heyecanı yerini pişmanlığa bırakıyor; keşfin bedelini görüyor, ama elinden bir şey gelmiyor. 1743’te ölümüyle bu hikâye unutulup gidiyor; geriye sadece o kemikler kalıyor.
Elbette Steller’in gözlemleri yalnızca deniz inekleriyle sınırlı kalmıyor; Denizin Canavarları boyunca kuşların uçuş paternleri, fokların su altındaki zarif hareketleri ve deniz samurlarının çevik avlanma teknikleri gibi çeşitli canlı türlerine dair detaylı gözlemler sunuyor. Steller, bu gözlemlerle doğayı hem bilimsel bir disiplinle sınıflandırmaya çalışıyor hem de bu türlerin ekosistem içindeki rollerini anlamaya çabalıyor. Örneğin, Bering Boğazı’nda martıların göç alışkanlıklarını not ederken, bu kuşların rüzgarla dansını bir doğa harikası olarak betimliyor; fokların sürü davranışlarını incelerken ise avlanma baskısının ekosistem üzerindeki etkilerini sorguluyor. Deniz samurları ise zekaları ve oyunbazlıklarıyla dikkat çekerken, ekibin açlık anlarında bu canlıların avlanmasıyla ortaya çıkan etik ikilemleri vurguluyor.
Kitap, bu geniş doğa gözlemlerine ek olarak Linnaeus’un Systema Naturae adlı eserine dayanan doğa tasnif sistemine sıkça atıfta bulunuyor. Steller’in Linnaeus’un metodolojisine hayranlığı, aynı zamanda bu sistemin doğanın karmaşıklığını tam anlamıyla kapsayamadığına dair içsel bir tartışmayı da yansıtıyor. Bu noktada mitolojik unsurlar devreye giriyor; denizkızı efsaneleri, Steller’in ve ekibin fırtınalı sularda duyduğu gizemli seslerle birleşerek hikâyeye derinlik katıyor. Bu sesler, belki de doğanın bilinmez bir yansıması ya da yorgun zihinlerin bir ürünü mü? Turpeinen, bu bilimsel ve mitolojik göndermeleri ustalıkla harmanlayarak, okuyucuyu hem doğanın sınıflandırılabilir yönleriyle hem de çözülmemiş gizemleriyle yüzleşmeye davet ediyor.
Geriye sorular kalıyor: Biz hangi canlıların izini kaybettik, hangilerini yok oluşa uğurluyoruz? İzlediğimiz sayısız bilim kurgu filmini düşünün; dünyanın sonu geldiğinde birileri her zaman ortaya çıkar ve kalan dünyayı kurtarır, evren bir şekilde yoluna devam eder. Yıllardır öte gezegenlerde hayat arayışımız sürüyor, sanki buralarda her şey gülistanlıkmış da biz ideal bir medeniyetmişiz gibi. Oysa bir yerlerde bulunan fosiller tarihi yeniden yazıyor, en eski buluntular bildiğimiz dünyayı altüst ediyor ve evrenin kendi hikayesi sürekli yeniden şekilleniyor. İnsanın bir hayatı var ve bu hayat hayatta kalmak üzerine kurulu; ama kim demiş ki bu kadar önemliyiz diye? Hadi canım oradan.






