Şu an demokratmış gibi görünse de otokratik rejimle yönetilen ülkelerde, çoğunluğun yanı sıra bir de yüksek eğitimli ve bilgi bir alt grup var.
Yirmi birinci yüzyılın diktatörleri önceki yüzyıllardaki seleflerinin aksine muhalif sesleri doğrudan şiddet kullanarak değil, dolaşım halindeki bilgiyi kontrol altına alarak ve bilgi otokrasileri oluşturarak bastırıyor.
Hitler ya da Mao gibi yirminci yüzyıl diktatörleri şiddet, korku, baskı ve ideoloji yoluyla hüküm sürdüler. Düşman kabul ettikleri grupları toplu katliamlara maruz bıraktılar, muhaliflere yönelik şiddet vakalarını caydırıcı olması maksadıyla kamuoyu nezdinde bilinir kıldılar, sansür ve seyahat kısıtlamalarıyla vatandaşlarının dış dünyayla olan temasını en düşük düzeye indirgediler. Ve bütün bunları yaparken kendi yönetim biçimlerini şaşalı politik vizyonlarıyla meşrulaştırdılar.
Ekonomist Sergei Guriev ve siyaset bilimci Daniel Treisman, günümüzde anti-demokratik rejimlerin “bilgi otokrasisi” adı verilen farklı bir yöntemi savunduğunu belirtiyor – tıpkı Rusya’da Vladimir Putin’in, Malezya’da Mahazir Muhammed’in Venezuela’da Hugo Chávez’in ve Macaristan’da Viktor Orbán’ın yaptığı gibi.
Guriev ve Treisman’a göre vatandaşların eğitim seviyesindeki artış, iletişim teknolojilerinin dünya çapında gelişimi ve insan hakları hareketinin küresel yükselişi, bilgi otokrasisini şiddetten çok daha makul bir yöntem haline getiriyor. Modern diktatörler vatandaşlarının dış dünyayla olan temasını engellemek yerine iletişim halinde kalmalarına izin veriyor, çoğu zaman hileli olsa da demokrat seçim sistemini sürdürüyor ve geniş çapta şiddete başvurmaktan kaçınıyorlar.
Yazarlar, Singapur’daki Lee Kuan Yew’in bilgi otokrasisinin ilk uygulayıcılarından biri olduğunu belirtiyor. 1989’da Tinanmen Meydanı’nda yaşanan katliamın bütün dünya televizyonlarında yayınlanmasından sonra Çinli liderle konuşan Lee, öğrencilerin oturma eylemiyle nasıl başa çıktığını şu sözlerle aktarıyor:
“Önce eylem yapılan bütün okulların etrafını kuşattım, su ve elektriği kesip öğrencilerin ebeveynlerine sağlık koşullarının kötüye gittiğini, dizanteri salgınının başladığını haber verdim. Geldiler ve hiç zorluk çıkarmadan çocuklarını okuldan aldılar.”
Günümüz diktatörleri de benzer yöntemler izliyor. Mesela en bilinen usullerden biri topluma yön veren isimleri şiddete başvurarak ortadan kaldırıp şehit haline getirmektense onları yolsuzluk, zimmete para geçirme ya da zina gibi suçlamalarla tutuklamak ve yargılamak.
Guriev ve Treisman, “Binlerce kişinin peşine düşüp onları hapse atmak yerine muhalifle aktivistleri hedef alıyor, onları uydurma suçlamalarla itham ediyor ve tutuklayamadıklarını da ülke dışına çıkmaya zorluyorlar,” diye belirtip ekliyor: “İçlerinden birini öldürdüklerindeyse asla sorumluluğu üstlenmiyorlar.”
Bir diğer farksa ideolojiler açısından karşımıza çıkıyor. Geçmişte diktatörlerin belli bir ideolojisi vardı ve bu ideolojiyi kitlelere dayatır, benimsetmeye çalışırlardı. Günümüzdeyse ideolojinin yerini yetkinlik algısı aldı. Şu an demokratmış gibi görünse de otokratik rejimle yönetilen ülkelerde, çoğunluğun yanı sıra bir de yüksek eğitimli ve bilgi bir alt grup var. Bu alt grup diktatörleri ve çevresindeki yöneticilerin beceriksizliğinin farkında ve hem sansürü hem de muhalefete yönelik baskıları rahatsız edici buluyor. Guriev ve Treisman, bahsi geçen bu eğitimli ve elit kesimin nispeten azınlıkta olduğu, devletin de bilgi akışını kontrol altına alabildiği ülkelerde otokrasinin demokrasiye baskın çıktığını belirtiyor. “Bu açıdan bakıldığında bilgiyi kontrol altında tutmak isteyen diktatörün yegane amacı, rejimdeki kusurların azınlıktaki elitler tarafından kamuoyuna ifşa edilmesinin engellenmesi.”
Geleneksel diktatörlük rejimlerin farklı olarak bu, kitap yakma gibi herkesin gözü önünde gerçekleşen yöntemlerle değil, medya şirketlerinin hissedarlarıyla menfaat ilişkisi kurmak, bu yolla onları haberleri çarpıtmaya ikna etmek ya da ahlaki açıdan toplumun hemen hemen her kesiminden tepki alan bir konuyla mücadele ediyormuş gibi görünerek toplumu devlet sansürüne alıştırmak gibi yöntemlerle yapılıyor. Yöntemlerin başarısıysa ne kadar ikna edici olduğuna bağlı. Böylece halk hem ifade özgürlüğünün hâlâ ülkede etkin olduğunu düşünüyor hem de hiç farkında olmadan iktidarın propagandasına inanıyor.
Nitekim Guriev ve Treisman’a göre, “Günümüzde iktidarda olan diktatörlerin çoğu kitlelerin isyan etmesini engelleyerek değil, onların isyan etme arzularını ortadan kaldırarak hayatta kalıyor.”
Çevirden: Fulya Kılınçarslan






