Kökleri İstanbul’da atılmış, sırlarla dolu bir roman Kalp Kırıklığı Kitabı.
Onun adı, Sare. Hayatının daha yirmilerine varamadığı genç yaşında pek çok badire atlatmış, yaşamını annesi ile birlikte sürdürdüğü Cambridge şehrinin kalabalığı içinde yapayalnız kalmış bir genç kız. Sare’nin bu kasvetli ruhunu kaplayan şey esasında başka: doğumundan beri ona eşlik eden o lanet! İlk kez sekiz yaşında bakıcısı evden gittiğinde yaşadığı kalp kırıklığı ile ortaya çıkan, devamında on bir yaşında oyun parkında arkadaşlık kurmaya çalıştığında ve on üç yaşında babası gibi gördüğü, annesinin sevgilisi Ferit onları terk ettiğinde yeniden zuhur eden kalp kırıklıklarının ardından dördüncü kez, on yedi yaşındayken annesinin ölümü ile meydana gelen bu lanet! Ama artık Sare’nin başka şansı yok; on sekiz yaşına basmadan bir kez daha kalbi kırılacak olursa temelli ölecektir ve kurtulmasının imkânı yoktur. Bu lanetten kurtulmanın tek yolu on sekiz yaşına basana kadar bir kez daha kalbinin kırılmasına izin vermemesi! Annesinin ölümünün ardından aklında binlerce soru işareti ile tek başına kalan bu genç kızın kalbinin kırılmaması öyle kolay iş değildir elbette çünkü on yedi yaşında her kızın kalbi mutlaka kırılır. Sadece kendisinin görebildiği koruyucu meleği Munu’nun ona bu konuda iki önemli öğüdü vardır: “Acını öfkeye dönüştür ve ne olursa olsun sakın ağlama!” Sizce bu kalbi bir kristal gibi atan genç kız bunu başarabilecek midir?

Bahsettiğim romanın adı Kalp Kırıklığı Kitabı. Kendisini çoğu kişinin sosyal medyadan hatta direkt olarak TikTok ve Instagram’daki @excusemyreading adlı hesabından tanıdığı Ova Ceren’in ilk kitabı. Bilgisayar Bilimleri alanındaki lisans eğitiminin ardından yüksek lisansını tamamlayarak bilişim kariyerine Britanya’da devam etme kararı alan yazar, şu an hayatına Cambridge’de eşi ve oğluyla devam etmekte. Orijinali ile aynı yılda Türkçeye çevrilen Kalp Kırıklığı Kitabı’nın çevirisi pek çok eserden adına aşina olduğumuz Elif Nihan Akbaş’a ait. Kitap, yeni kurulan Yuzu Kitap’tan çıktı. Genç yetişkin kategorisinde, fantastik bir roman okumaya hazır olun; çünkü bu romanda melekler, lanetler ve Cambridge’den sürpriz bir şekilde İstanbul’a uzanan aile sırları yer alıyor!
Bu romanda hem yabancı hem Türkçe isimler geçiyor çünkü kökleri İstanbul’da atılmış, sırlarla dolu bir roman Kalp Kırıklığı Kitabı. Ana karakterin tam adı aslında Sare Sıla Silverbirch. Yakın zaman önce kaybettiği annesinin adı Daphne, annesinin yıllardır anlam veremediği, garip ve münzevi hâline sebep olan teyzesinin adı Iris ancak dedesinin adı Muzaffer! Annesinin ölümünün ardından esrarengiz şekilde İstanbul’a uzanan bu macerada karşısına çıkan kişilerin her biri annesinin ve teyzesinin arasında neler olduğuna dair bilgi sahibi; bir tek Sare habersizmiş gibi. Kendisinin semavi varlığı Munu’nun davranışları sebebiyle de kısa sürede kafası karışan Sare’nin bir de İstanbul’da karşısına çıkan Leon ile sınavı olacaktır. Leon Dumanoğlu’nun diğer kişilerin aksine Sare’nin “başının üzerinde dolanan cafcaflı küçük ruh”u görebilmesiyle, tüm işleri karıştıracak olaylar silsilesinin ilk adımı atılmış olur. Bundan sonrası Ayasofya’dan Kız Kulesi’ne, Üsküdar sokaklarından Prens Adaları’na uzanan uzun ve çetrefilli bir yolculuk. Neden o kadar kişinin içinde Sare kendisinin lanetlendiğini anlayabilecek midir? Bu noktada kendisine en yardımcı olacak kaynaklardan biri eserin de ismini aldığı Müneccimbaşı Sufi Çelebi’nin En Melun Lanetleri Yenme Rehberi ve özellikle de onun içindeki bölümlerden “Kalp Kırıklığı Kitabı” kısmı olacaktır. Bu sâyede Ova Ceren’in roman içinde roman yaratarak okurlarıyla minik bir oyun da oynamış olduğu görülüyor. Basıldığı andan itibaren çokça beğeni toplayan Kalp Kırıklığı Kitabı’nı yazarken Ova Ceren anneannesinden etkilendiğini ifade ediyor: “Anneannem cehenneme gideceğini düşündüğü için son günlerini ağlayarak geçirdi. Bana ne kadar ilham verdiğini bilemeyecek olması üzücü. Cehenneme gideceğini düşünmesi gereken en son kişiydi. Kalbi pamuk gibi yumuşacıktı. Yemekhane görevlisiydi, okuma yazması yoktu. On beş yaşında evlendirildi, kırk yaşında dul kaldı. Gençliğinde kürtaj yaptırmıştı; o zamanlar ne doğum kontrolü ne de daha fazla çocuğa bakacak parası vardı. Seksen beş yaşındayken böyle söylediği için büyük günahlar işlediğine ikna olmuştu. O zamanlar ilk romanımı yazıyordum, içinde zaten bazı melekler vardı. Ama bu olaydan sonra korkutucu olmayan hatta biraz komik bir öbür dünya yaratmaya karar verdim. İnsanların ölümden korkmasını önleyecek bir dünya… İnsanların kendi versiyonu varsa benim de vardı. Sonuçta kimse öbür dünyayı gezip her şeyi öğrenmiş değildi. Kitabı ikinci dilim olan İngilizce yazdım ve çoğu zaman kendime soruyordum: ‘Ne yapıyorsun? Bunu okumak isteyen olacak mı? Kimin umrunda?’ Ne olursa olsun devam ettim. Daha önce yapılmamış bir şey yapmak istiyordum.(…) Keşke anneannem burada olup bunları görebilseydi. Yemin ederim sesi hâlâ kulaklarımda… ‘Ceren, cehenneme mi gideceğim ben?’ Ah anneannem, sen oraya gidersen biz toptan yanmışız demektir.”
Yıllarını Cambridge’de geçiren Ova Ceren’in İstanbul’a dair böyle detaylı ve büyülü bir roman yazması, her sokağı bin bir tılsımla dolu bu şehre özlemini gözler önüne seriyor ve aynı zamanda da saygı duruşu niteliğinde elbette. Her yaştan okur eminim ki Sare’nin bu fiziksel ve duygusal yolculuğunda kendinden izler bulacaktır. İyi okumalar.


.jpg)



