Hangi odada uyanmıştı, bilmiyordu. Sabah güneşinin vurduğu, geniş balkonlu evin arka odasında mı? Işığın ağır bordo kumaştan yerdeki sarı halıya geçerken türlü oyunlar yaptığı o oda... Yoksa balkonu denize açılan, içinden vapurlar geçen odada mı? Hangisinde biraz da olsa huzur bulmuştu?
Her iki odada da uzun günleri, saatleri geçmişti, gene de ayırt edemiyordu öyle hemencecik. Düşünceler birbirini izleyen görüntülerden ibaretti, ama artık o kadar bulanıklardı ki sanki hayatı ölüme karışıyordu. Yattığı yerden kalkması da eskisi kadar kolay olmuyordu artık.
Evde kimse var mıydı?
Aslında göğsünden sırtına, midesine yayılan derin bir ferahlık duygusuyla uyanmıştı sabah. Daha önce bilmediği bir histi bu. Bir avuç mentollü şeker yemiş gibi. Ama çok daha kuvvetlisinden. Ona kendini güçlü hissettiren bir ferahlık.
Bulanık düşüncelerin bu beklenmedik ferahlığı yıpratmasını hiç istemiyordu. Hatta onu uyandıran, beyninden, bedeninden taşıp gelen bu serin his olmuştu. Çok rahatlamıştı. Öldürmüştü sonunda, kurtulmuştu ondan.
“Herkes kurtuldu,” dedi, “evdeki herkes.”
Sanki tüm İnsanlığı kurtarmışçasına hafiflemişti.
Her zamanki gibi gırtlağını yırtarcasına böğürürken, kalkmış, camdan sarkmış, tüm mahalleye karşı yapmıştı bunu.
Küçük koridoru geçip, mutfağa geldi. Ama hangi evin mutfağı olduğunu kavraması uzun sürüyordu sabahları. “Yoksa kızımın evinde miyim? Üç mutfağım oldu benim. Hepsine bulup buluşturup, ayna astım. Aynalardan tanırım ben kendimi, aynalardan hatırlarım kimliğimi.”
Bu mutfakta ayna var mı?
“Var tabii, onlarsız yaşayamazsın ki sen,” dedi, aynada beliren kız.
İçi kıpır kıpır, cezveyi ateşe koydu. Bir yandan da göz ucuyla aynadaki kızı gözlüyordu. Aslında bugün pek göresi yoktu onu.
Her sabah az şekerli kahve yapıyordu kendine. Bunun bir nedeni henüz kahve yapmayı unutmamış olması ise diğer nedeni kahve kokusunun zihnindeki bulanıklığı silip atacağı umuduydu. Bazen biri çıkıp, matkapla beynini delsin, minik minik hava delikleri açsın istiyordu. Açılan delikten dolan hava, bir bahar rüzgârı gibi zihnini tazeleyecek, beyninin tıkanmış yollarını açacak, hayatının netlik ayarını yeniden sağlayacaktı.
“Kelimelerim,” dedi kadın, “kelimelerim geri gelse yeter. Gerisini hallederim.”
Oysa artık düşünceleri değil düşleri bile bulanıktı. Dün gece hariç tabii. Dün gece kusursuz derecede berraktı her şey.
“Al sana kelime,” dedi aynadaki huysuz kız, “cinayet…”
“Ne cinayeti be?”
“Öldürdüm, hepimiz kurtulduk demedin mi demin?”
Cevap vermedi kadın. Aslında öldürmek değildi niyeti. Susturmak istemişti sadece. Sinir bozucu o böğürtüye son vermeliydi artık, yoksa o uğursuz ses onu mezara sokacaktı.
Uzun koridoru kuş gibi uçarak geçmiş, adamı camdan sarkmış görünce arkasından itivermişti. İtmek sayılmazdı aslında, hafifçe dokunmuştu, hepsi o.
Düşüvermişti. Ne de kolay olmuştu!
Düşer düşmez sokaktan hızla geçen bir taksi çarpmaz mı herife? Adam havaya fırlamış, bir kez daha düşmüştü yere.
İnsanlar başına üşüşmüş, “kaza oldu,” demişlerdi.
“Olacağı varmış…”
“Öleceği varmış...”
Kadın, camdan sokakta olan biteni görüyor ama sokaktaki hiç kimse camdaki kadını görmüyordu. Biri bile başını kaldırıp bakmadı.
Sadece akasya ağacıyla köşedeki Ihlamur ağacı fark etmişti kadını. Aralarında fısıldaşıp susuvermişti onlar da. Onu ele vermezlerdi, biliyordu Kadın. Cinayet sayılmazdı ki hem. De ki sayıldı, ne kusursuz bir cinayetti ama.
Rüyalar, kusursuz cinayetler için biçilmiş kaftandı. Nereden çıktıysa, manzara resimleriyle süslü bir at arabası köşeden hızla dönmüş, alıp götürmüştü cesedi. Taksi, küçük şapkalı, küçük çantalı bir kadını alıp, devam etmişti yoluna. Ihlamur kokulu bir rüzgâr esmiş, yapraklar havalanmış, sokaktaki renkler filtrelenmiş gibi daha da bir canlanmıştı. İnsanlar unutmuştu böğüren adamı da, cesedini de.
Kadın da unutacaktı elbette o kötücül bakışları. Gün boyu üzerinde gezinen, sürekli kusur arayan, bulamazsa illaki uyduran iki kara delikti adamın gözleri. Bu kara delikler yutmasın diye evlerin içinde kaçıp durmuştu yıllarca.
Kaçarken kelimelerini ardında bıraktığını, unuttuğunu çok sonra anlayacaktı. İşittiği her hakarette, veremediği her cevapta bir kelime eksilmişti kadından. Böyle böyle kelimesiz kalmıştı kadın işte.
İstanbul'un orta yerinde hem kelimesiz hem parasız, nasıl yaşanır?
“Param,” dedi, “param var mı benim?”
“Nereden olsun? Hiç para vermezdi ki o sana. Çocuğa kalem, silgi almak için bile akla karayı seçerdin. İyi bir zamanını kollamak gerekirdi. Ama verdiği her kuruşun da acısını çıkarırdı senden. Komşular ertesi gün gözlerini kaçırırdı. Küçük kız sakız istemişti bir keresinde. O gün ne çok kelime eksildi kim bilir senden?” dedi aynadaki görüntü.
“Yaa, bir daha hiçbir şey istemedi yavrum. Büyük zaten çoktan öğrenmişti. Param olsaydı, kelimelerin yerine ben kaçardım,” dedi kadın.
“Parasız da kaçılır, hem de daha güzel kaçılır, neden kaçmadın ki?”
“Kızlarım kaçtı.”
Sinir bozucu bir kahkaha yükseldi aynadan.
Aman neyse ne be! Öldürmüştü işte. Kurtulmuştu. Hafiflemişti. Refaha ermişti. Artık paraları da olacaktı, her şeyleri olacaktı. Evleri neşe dolacaktı.
Kapı çaldı. Ne güzel kızdı bu böyle.
Şak diye, “Paran var mı kızım?" diye sordu.
Kız, “evet” anlamında başını salladı.
“Benim de param var artık, biliyor musun? Dolmuşa binip karşıya, Aynur'lara bile gidebilirim. Simit alırım, çay içeriz karşılıklı. Canım ne zaman isterse o zaman dönerim eve. Öldürdüm çünkü onu. Belki de dönmem, Aynur'larda kalırım bir süre. Öldürdüm çünkü onu. Benim bugün çok işim var yavrum. Sen al bu parayı, kızıma çok sakız al, olur mu?”






