Tombul küçük yumrular, düşünemeyecek kadar aptal; durdular ve halen şişko yuvarlak göbeklerinde yay gibi kıvrılmış bekleyen yavrularını doğuracakları yataklara yatırılmayı beklediler.
Nergis mi, sümbül mü? Lale mi, kardelen mi? Bilemiyordum, o yüzden soğanları boylarına göre gruplara ayırdım. Bahçe küreğiyle toprağı yarıp bir çukur açtım. Çukuru, en büyük soğanın boyundan üç misli daha derin ve birkaç küçük annenin aralarında bir-iki soğanlık mesafe kalacak şekilde yan yana yerleştirilebileceği genişlikte kazdım. Onlara baktım, şişman ve hareketsiz, sonsuz üremeden ibaret yaşamlarını sürdürmekten memnunlardı; ve ıslak çimenlerde diz çöktüm.
Beni tiksindiriyorlardı.
Soğanları birer birer toprağın karanlık şiltesine yerleştirirken eteğime yapış yapış bir nem işliyor, dizlerimi üşütüyordu. Onları önce bir hastane koğuşundaki yataklar gibi iki sıra halinde dizdim. Küreğin ucuna takılan bir parça kireçli taş da sıralar arasında viziteye çıkmış doktor gibi durdu. Sonra çaresiz iki sırayı bozup soğanları gelişigüzel, toprağın rahatlık verici ağırlığının bir gölge gibi üzerlerine kapanmasını bekledikleri, oldukları yere yerleştirdim.
Orada ne kadar süreyle diz çöktüğümü bilmiyorum. Soğanlara bakıp hangisinin gergin, yarı saydam cildinin önce yarılacağım ve ilk olarak ne tür bir bitkinin çıkacağını düşünürken uyku bastırdı.
Solgun kasım ışığı çekilmeye başladı. Sarı ışıktan dikdörtgenin bahçeye düştüğünü gördüm ve yataklarında üstlerini örtmüş çocukları düşündüm. Benim de onlar gibi uykum geldi. Şişeyi sallayarak çıkardığım ve dikkatsizce kendi vücuduma ektiğim bir avuç şişman, soğana benzer hap, çiçek açmaya başlamıştı; uyuşturan parmakları sinirlere ve damarlara dolanıyor, başım düşüyordu.
Aceleyle toprağın kara battaniyesini tombul küçük nesnelerin üstüne çektim ve onları özlemle bekledikleri tüylü karanlığa gömdüm. Toprağı, tıpkı batan bir taşın üstünü örten su gibi, dümdüz edinceye dek bastırdım ve içimden gelen kusma hissiyle mücadele ederek yanağımı serin yüzeyine yaslayıp gözlerimi kapadım.
Kendime geldiğimde, yüzümü topraktan kaldırıp geriye kalan küçük soğan gruplarını daha sığ çukurlara, arada yine aynı mesafeyi bırakarak alelacele ekmeye başladım. Bir-iki kez, bir soğanın ne tarafının alt, ne tarafının üst olduğunu bilemediğimde, anneyle bebeği ters doğum acısından kurtarmayı umarak yavaşça yan yatırdım.
İşim bittiğinde hava kararmıştı. Bahçede bir yerlerden kesekâğıdının hışırtısını duyuyordum. Sersemlemiş durumda, dört ayak üstünde onu aradım; ama akşam rüzgârında sürüklenip güllerin arasında, erişilemeyecek bir yere uçmuştu. Ayağa kalkıp isteksizce eve doğru sürüklendim. Mutfakta tuzluk ile biberliğin arasına sıkıştırdığım notu görüp kiler kapısının önünde durdum. Sendeleyerek ayakkabılarımı çıkardım ve çıplak ayakla merdivenden aşağıdaki karanlığa indim. Terebentin ve ıslak toprak kokan eski bir halı yığınının üstüne uzanıp bir kez daha dış dünyayla aramda uyku duvarlarının yükseldiğini hissettim.
Yukarıda, mutfaktaki soluk lamba, zemin tahtalarının arasında uzun ışık çizgileri çiziyor, sanki tepemdeki karanlıktan bir tırmığın dişleri geçiyordu. Halıyı yüzüme çekince parlak çizgiler gözden kayboldu. Ve tıpkı bir kuyuya atılan para gibi, karanlığın derinliklerine gömüldüm, beni kış uykusuna yatıran görülmez eller tarafından toprağın içine bastırıldım.
Ve uyudum.
Kaynak: Mark Crick, Machiavelli’nin Bahçesi, Can Y.






