Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Ocak 2018

Öykü

Mehmet Dinç • Devrik Badem Ağacı

Oggito

Paylaş

31

0


En rahat askerliği o yapacak derken, tavanı çürük otogardan uğurlayışının üzerinden beş gün geçmişti ki elindeki jelatinin içine konmuş kocaman kırmızı mühürlü bir belge ve omzuna astığı yarım simide benzeyen siyah çantasıyla mahallenin ucunda beliriverdi. Aynı donuk bakışlar, aynı kirli sakal, burnun sağ yanındaki aynı ben ve aynı kareli ceketiyle bir an anıları tazeler gibi geldiyse de, canlı kanlı İsmail karşımızdaydı işte. Üstelik acemi birliği eğitiminde havasını indirirler dediğimiz, mahalleye meydan okuyan o devrik bakışlarını da beraberinde getirmişti İsmail. Sonra, gün aşırı uzaklıkta bulunan bir şehirden değil de mahallenin yanı başındaki semt kahvesinden gelir gibiydi. Bakkalın önünde oturmuş çaylarımızı yudumlarken önümüzden geçti. İlk gördüğümüzde gözlerimiz fal taşı gibi açıldı tabii. Oturduğumuz çardağın altında yudumladığımız çay bardakları açık duran dudaklarımıza yapışık kaldı kısa bir süre. Hiçbir şey sormadık, o da bir şey söylemedi. Yoldaki tozlara aldırmadan –kıyafetindeki ilk değişiklik ayağındaki asker postalıydı– soluğu kendi ismiyle anılan ipleri keçi kılından yapılma salıncaklı badem ağacının gölgesinde aldı. Varır varmaz bir sigara yaktı İsmail. Başka bir değişiklikte çoraplarının içine sıkıştırdığı sigara paketiydi. Sigara içmesine içiyordu da önceden –askerden önce diyelim– sigara paketi gömleğinin cebinde herkese meydan okur gibi dururken, son gelişinde paketi çoraplarının içine saklamayı yeğlemişti. İsmail orayı mesken ediniyor diye hiçbir genç kızın, hiçbir çocuğun ve gücü İsmail’e yetmeyen hiçbir delikanlının gölgesinde oturmaya cesaret edemediği bu ağaç, yarım hilale benzeyen mahalle caddesinin ortasına denk gelecek bir yerdeydi. Böylece İsmail mahalleyi hem sağ taraftan hem de sol taraftan en uç noktaya kadar gözetleme avantajına sahipti. Dolayısıyla ağacın bulunduğu yerden mahalle çeşmesini de gözlüyordu; pencerenin ardından yağan karı gözler gibi, daha doğrusu boşluğa dalar gibi testilere su dolduran kadınları gözlerdi. Aslında İsmail her şeyi gözlerdi de sadece gözlemekle kalırdı. Örneğin gece karanlığında birbirini takip eden kızlarla erkeklerin peşlerinden de yürürdü. Mahallenin sonunda bulunan okulun bahçesinde buluştuklarında ise bir çift parlak göze dönüşerek varlığını belli ettirirdi sadece. Varlığını belli etmesi yeterliydi. O andan sonra âşıklar basıldıklarını anlar, birbirinden uzaklaşır, İsmail’in gönlünü hoş tutmak için aynı yöne değil de farklı yönlere doğru kaçışırlardı. Bu görevi kimse ona vermese de mahallenin namusu ondan sorulurdu. Sonra mahalle sorunlarıyla da ilgilenirdi, savunma amaçlı tabii; örneğin belediyenin iş makinesi mahallenin caddesinde, sokaklarında hafriyat çalışması yapmayagörsün, onlara ilk yaklaşan İsmail olurdu. İşçileri göz hapsine alır, çalıştıkları bölgenin dışına çıkarak mahallenin içine karışmalarını engel olmaya çalışırdı. Söz gelimi işçiler caminin tuvaletine gitmek ya da bakkaldan içecek bir şey almak için çalışma alanlarından uzaklaşmayagörsünler, İsmail’in adımlarını enselerinde hissederlerdi. Bu gözetleme işinden bazen nemalandığı da olmuyor değildi. Traktör kasalarında mahalleye getirdikleri karpuz kavun satan köylüler, katır heybelerinde domates, acur, salatalık satan bostan sahipleri de delici bakışlarını üzerlerinde hissettikleri İsmail’e, sus payı niyetine, ilk siftahtan sonra bir güzellik yaparlardı elbette. Tabii bu İsmail bütünüyle de yalnız değildi. Hatta ona hayranlıkla yaklaşan birileri vardı hep. Bunlar genelde okulu sevmeyen çocuklardı. Önlüklerini çıkarıp çantalarına sıkıştıran, böylece okuldan kaçtıklarını belli etmeyen ergen horozlar gibi sesleri çatallaşmış iki çocuk da hep yanında dururdu İsmail’in; durmakla kalmaz, İsmail’e sadakatlerini ispatlamak için vereceği emirleri kulaklarını dört açarak beklerlerdi. Söz gelimi seyyar satıcıların İsmail’e verdikleri hediyeleri ağacın altına taşırlardı. İsmail’in susuzluğunu gidermek için çeşmeye koşarlardı; sigarası bittiğinde bakkala giderlerdi; inatları tutup başka damlara konan İsmail’in güvercinlerini yakalamak için damdan dama, duvardan duvara tırmanırlardı. İsmail, askerlik dönüşü kaldığı yerden yaşama devam etse de, belirli bir süre sonra gün be gün yüzünde giderek büyüyen ekşi ifadeyi fark etmek zor değildi. Yaverleri olan çocuklar –adamları diyelim– birer hafiye gibi mahallede cereyan eden vukuatları ona taşısalar da yine de bir boş vermişlik, bir terk-i meslek izlenimi vermeye başlıyordu yavaş yavaş. Buna bizzat biz de şahit olmuştuk; bir defasında badem ağacının önünden geçerken koyu bir sohbete dalmış liseli bir kız ile bir erkeğin o vaziyette geçmelerine müdahale etmemiş, devrik bir bakış fırlatmaktan öteye gitmemişti. Zaman geçtikçe ortalıkta da pek görünmez oldu İsmail. Bir soruna müdahale etmek dışında –tuvalete gitmeyi saymazsak– akşam karanlığına kadar terk etmediği badem ağacına, son zamanlarda seyrek aralıklarla uğrar olmuştu. Bu tuhaf duruma, en çok İsmail’e bulaşmaktan çekinen gençler kafa yoruyordu; kimine göre kara sevdaya tutulmuş, karşılık bulamamıştı, kalbi yaralıydı İsmail’in. Kimine göre mahalle ona dar gelmeye başlamıştı. Kimine göre askerlik için gittiği şehirde beş gün içinde çok şey öğrenmiş, boğulacaksam büyük denizde boğulayım diyerek daha büyük yerlere hükmetmenin planlarını yapıyordu. Kimine göre de insanları alıştıra alıştıra ortadan kaybolacak, mahallenin güvenliğini adamlarına bırakacak, sonra da yamacına mahallenin kurulduğu dağın gizli mağaralarında bir efsaneye dönüşecekti. Tabii bu son söylenen kitaplardan okunan bir cümle gibi gelmişti bize… Bir de İsmail’in boşluğa bakan pörtlek gözlerini anımsadığımızda bu fikir aklımıza hiç yatmamıştı. İşte öyle… Biz bunlarla kafa yorarken İsmail’in ender aralıklarla ağacın altında göründüğü bir günün öğle vakti, ondan burun farkıyla ayırabildiğimiz üç ağabeyi birden beliriverdi. Ellerinde sopalarla önlerine gelen her şeyi ayaklarının altında çiğneyecek kadar göğüsleri dik, adımları sert yürüyorlardı. Onlar yürürken tehlikenin yaklaştığını yavaş yavaş iliklerimizde hissediyorduk. Ağacın gölgesine vardıklarında, İsmail’in adamları, tehlikeyi fark edip ilk başta muştaları parmaklarına geçirip savunma pozisyonuna geçseler de kendilerine yönelen sopalardan tırsıp tozu dumana kattılar. İsmail ise badem ağacının altına dikilmeyi hak eden bir heykel gibi hiç kıpırdamıyordu yerinden. Onun bu duruşu ağabeylerinin daha fazla öfkelenmesine neden oldu galiba. Yanına varmalarıyla sopalar İsmail’in sırtına, dizine, karnına bir bir iniverdi. Sopalar her kalktığında İsmail’in eprimiş elbiselerinden bir parçayı da beraberinde havaya savuruyordu. Bu durum çok sürmedi… Sonra ağabeyleri, başından beri bir “ah” bile demeyen İsmail’i yamalı bohça taşır gibi kollarından ve bacaklarından yüzükoyun taşıyarak eve götürdüler. Uzun zamandır, mahallede böyle büyük bir olay yaşanmamıştı. Oturduğumuz yerden çok net görmesek de daha yakından görme şansı bulanlar badem ağacının gölgesinin savaştan arta kalmış yerler gibi harabeye döndüğünü söylediler. Salıncağın ipleri koparılmıştı örneğin. İsmail’in iki semt öteden adamlarına taşıtarak getirdiği kilim parçalara ayrılmıştı. Sandalyesi kırılmıştı. Sigara paketinin, buruşturulmuş bir mendil gibi ortalığa atıldığını söylediler sonra da. İsmail’in yokluğunda badem ağacının gölgesinde büyük bir boşluk oluştuğu görülebiliyordu. O olaydan sonra her geçen gün merakımız iyice kabarırken İsmail ile ilgili yeni haberleri almıştık nihayet. En belirgin görüntü, askerde bile kazıtmadığı saçlarının sıfıra vurulduğuydu. Sonra her sabah, tan yeri ağarırken uyandığı anlatıldı. Demir ustası ağabeyleri ile inşaat alanlarına doğru yürürken, nedense, ağabeyleri tarafından sıkı bir gözlem altında olduğu söylendi –tabii bu kaçma olasılığına karşı olmalıydı–, başka seçenek olmadığından her sabah badem ağacının yanından işe gittikleri söylendi sonradan. İsmail’e ne yaptılarsa artık, avurtları yanaklarına göçmüş gibi hepten içine çekildiği söylendi. Korkuya kapıldığının bir diğer kanıtı da badem ağacının önünden her geçişlerinde gardiyanların arasında suçunu ele vermek istemeyen bir mahkûm gibi sadece göz uçlarıyla eski yaşantısına baktığıydı. Ağabeylerinin bu kadarına izin verdiği de bu söylenenlere eklendi tabii.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir Resmin Düşündürdükleri: “Uygarlığı..Sennur Karanlık
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Mutlaka Görülmeye Değer 5 Otantik İsta..

İstanbul denince akla hep aynı rotalar gelir: Sultanahmet, Galata, Kapalıçarşı, Ortaköy... Oysa bu şehir, kalabalıkların dışında kalmış, kendi hikâyesini hâlâ sakince anlatan mahalleleriyle bambaşka bir yüzünü sunuyor. Eğer İstanbul’da daha yerel, ..

Devamı..

İmdat

Ayzer Bilgiç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024