Meryem’in vücudu beton zemine çakıldı. Yedi kat yukarıda telefonu aralıksız çalarken, aranan numaraya asla ulaşılamayacak bir yerdeydi artık.
Ahşap, mini fiskos masasının üzerinde çay bardağının dibinde kalmış bir parmak viski telefonun titreşimiyle dalgalanıyordu hafif hafif. “Bittin sen”di arayan. Hiçbir takma isim bu kadar ihtiras, intikam ve hırs kokamazdı.
Bir saat önce pis bir alarm çalmışcasına gözkapakları aniden açıldı. “Bittin sen”, anlam veremedi buna. Yıllar önce babasını kaybettiği zaman yüreğine saplanan bıçağın aynısı. Uyan fena bir şeyler oluyor uyarısı. Bu kız yapar mıydı bir delilik gerçekten? Çoktandır söyleyip duruyordu ama yok yapmazdı canım. Hiçbir şey olmasa anası, kardeşi üzülür diye yapmaz. Yatağın sol yanına baktı, Eylül’ün hazan saçları yastığa yayılmış, ağzı hafif aralık derin uykusunu seyretti.
Cenin pozisyonunda yatardı hep, bacaklarının arasında bir yastık. Kız da çok çekti şu son günlerde garibim diye düşündü. Sürekli taciz, tehdit, hakaret.
Bir süre sırt üstü yattı, tekrar uykuya dalabilmeyi umdu. Gözleri tavanda film projeksiyonu gibi anılardan yansıyanları izlerken nasıl uyunursa.
Meryem’le üniversitede tanışmışlardı, hergele meydanında. Farklı fakültelerin ‘kesişme’ noktası. Uzaktan uzağa kalplerin oltaları başka kalplere atılır, bazıları aşkla tutulur, bazıları karşılık bulamayıp kısa bir yas döneminin ardından yeni sularda kısmetini arardı. O mu ilk görmüştü Meryem’i, yoksa Meryem ona kaçamak bakışlar atarken hissedip o da mı bakmaya başlamıştı, bu tam açığa çıkmadı. Ondan sonrası deli dolu bir yıl. İstiklal’de sabahı bulan geceler, Kemancılar, Nevizadeler, adalarda mimoza kokulu tepeler, eski dostlarla tanışan yeni dostlar, ortak yeşertilen arkadaşlıklar… Ardından başlayan küçük, sevimli, nazlı kıskançlıklar, gönül almak için yalvarmalar. Büyük bir kavganın ardından Meryem’in akan rimellerine karşı uzatılan bir yüzük kutusu. Nasıl olduğunu anlamadan kendini bulduğu evlilik kuyusu.
Okul biter bitmez nişan, nikah, paketlendi hayatları. O güne kadar kimi kez tökezledilerse de doğrulmayı bildiler. Yüzüklü günlerin başlamasıyla Meryem’in giderek dozu artan nevrozlarını hatırladı.
Yüzüğünü banyoda unuttuğu bir gün, öğlen yemeğinde sevimli sevimli sürpriz yapmaya gelişini mesela. Mesai arkadaşlarıyla hep beraber yedikleri yemeğin sonunda “Aaa yüzüğünü unutmuşsun bu arada tatlım.” deyip yüzüğü uzatışını düşündü. Tatlı tatlı gülümseyen yüzünde hiçbir art niyet göremeyişine sövdü. Yatağın yanında duran paketinden bir sigara çekti, yaktı. Meryem olsa, canına okurdu yatak odasında içtiği için. Derin bir nefes çekti, küllüğü aradı eliyle.
Sonra öğle yemeğinin akşamında, uyumadan önce mırıl mırıl yaklaşıp saçlarını okşadı. “Ne tatlı arkadaşların var. Çok da sıcakkanlılar. O kızın adı neydi?”
“Hangisi?”
“Hani böyle kumral, uzun saçlı… Adı neydi onun?”
“Eylül’ü diyorsun?”
“Hah Eylül, komik kız.”
“Bilmem fark etmedim.”
“Neyse boş ver… Seni çok özledim.” deyip sarılışını… Pislemek için toprağı eşeleyip, işini tamamladıktan sonra üzerini örten bir kedi gibi yanaşışını hatırladı. O günden sonra kendi yazdığı bir senaryonun içinde oynamaya başladı Meryem. Gece yarısı kalktığında telefonunu karıştırırken yakalıyor, biriyle konuşurken duyabilmek için iki eli kanda olsa geliyordu. Bir gün dışarıdaki toplantıdan döndüğünde, ofiste buldu Meryem’I Eylül’le sohbet ederken. Hayretle baktı yüzüne:
“Çok aradım seni, yakınlardaydım uğrayacaktım, ofiste olmadığını söylediler, benim de aklıma bi tek Eylül’ün adı geldi. Onu istedim seni sormak için, dışarıda olduğunu söyledi. Sonra yakınlardaysan kahve ikram edeyim deyince geldim ben de.” Eylül de onunla birlikte dışarıda mı diye kontrol etmişti, o kadar belliydi ki. Akşam artık bu konuyu konuşmaya kararlıydı. Niye böyle davrandığını söyleyince önce hık mık etti, sonra dayanamadı: “Bilmiyorum, bilmiyorum aşkım, saçmalıyorum özür dilerim. Korkuyorum, seni kaybetmekten.”
Başını okşadı. “Bittin sen.”. O zamanlar BİTANEM’di adı. “Seni seviyorum, sadece seni. Böyle şeyler yapma. Ben senin baban değilim. Babanın yaptığı gibi bırakıp gitmeyeceğim, ama sen de lütfen makul ol artık.”
Olmadı. Bir akşam adam tuvalete gittiğinde, telefonuna Eylül’den gelen mesaj onu iyice dellendirdi. “Uyudun mu?” O gece Meryem’in hiç görmediği yüzüyle karşılaştı. İçeri geldiğinde “Bu ne?” dedi kadın. Daha anlayamadan, telefonu fırlattı duvara. Adam sakin ol dedikçe o adamın göğsünü yumrukladı. Oysa bir sonraki mesajı bekleseydi yarınki sunum için hazırladıkları zipli dosyayı görecekti. Ertesi gün hep tövbeler, yeminler, özürler…
“Doğum gününe Eylül’ü de çağırdım. Artık her şeyi temize çekmek istiyorum.”
Şüpheyle baktı adam. Reddetse o da ayrı konu olacaktı.
Ne desindi. Mayın tarlasında her adım riskli.
“Eylül, senin sevgilin yok mu?”
“Yok şu an.”
“Neden yok?”
Cevabı olmayan sorular tam Meryem’e göreydi. Psikoloji eğitimi de olunca çok iyi beceriyordu bu işi.
Doğum günü yemeğinde yeni bir eşik aşıldı. Meryem adamla Eylül’ün arasını yapmaya çalışan bir çöpçatan misali davranmaya başladı.
“Aaaa sen de mi Tom Waits seversin, bizimki bayılır!”
Bizimki?
“Ne diyorsun Japon sinemasını bi bizimki sever sanırdım! En büyük hayali bir gün filmlerde gördüğü yerlerin izini sürmek. Oralara gitmek.”
“Siz yok musunuz, sizi Aurelius’cular* sizi. “
Adam onu henüz sütliman bir denizin ortasında ama fırtına çıkarsa alabora olacak küçük bir sandalda izliyordu. Rakısını yudumladı.
“Ben de hiç rakı içemiyorum. Anca şarap, bazen viski. Siz rakıseverler, şarabı içkiden saymazsınız bile.” dedi Meryem.
Yudumladığı rakı dokuz boğumda indi boğazından. Ortak noktaları bulmak için ortaya sürekli bir şey atıyor, bulduğunda da gözlerini kısarak adamla kadını süzüyordu.
Gece biterken :”Ne çok ortak yanınız varmış di mi?”dedi. Geceliğini dolaptan alıp, elbisesini sarhoş sarhoş sıyırıp fırlatırken. Buna cevap verilir miydi?
İplerin koptuğu günün gecesinde akşam tavla oynarken nette, biri çıktı karşısına.
EylülYirmidört… Birkaç el oynadılar sessiz sessiz. Sonra çet bölümünden küçük, suçlu bir tomurcuk gibi çıktı “Merhaba, nasılsın? Yarın seni kaç kez yendiğimi dünya aleme söyleyeceğim. Hahahaa”
“Eylül? Sen misin? Vaaaay! Sessiz sessiz beni yenersin ha!”
Bir süre oynadılar. Sonra Eylül değişik davranmaya başladı. Kaybedince “Neyse zaten amaç oyun değil.” dedi mesela. “Seni özledim.”
Adam arkasını kontrol etti telaşla, karanlık koridoru gözledi.
“İyi akşamlar Eylül.” dedi dizüstü bilgisayarı kapattı.
Sabah Meryem çok uzun zamandır olmadığı kadar huzurlu bir yüzle yaklaştı kahvaltı masasına, kahve fincanını aldı, adamın elinden. Dizine oturdu.
“Aşkım, artık her şey çok güzel olacak. Seni o kadar çok seviyorum ki.”
“Hayırdır Meryem?”
“Aşkım itiraf ediyorum, dün seninle tavla oynayan bendim. Ama şimdi içim o kadar rahat ki.”
Kucağına ateşten indirilmiş bir tencere konmuşcasına kalktı adam. Kadını alıp çok uzaklara fırlatmak ister gibiydi.
“Delisin sen." Elleriyle kafasını iki elinin arasına aldı. Şoku atlatmaya çalıştı.
Aldı ceketini çıktı. O son çıkışıydı.
Ayrılmak istediğini söyledikten sonra işkence boyutu daha da arttı. Adama gece gündüz mesajlar atmaya, annesinin yolunu kesip ikna etmek için yardım istemeye, işyerinin çıkışına gelmeye devam etti. Mahkemeden sonra yeni tuttuğu evin sokağında rastlamıştı, “tesadüfmüş”! İş çıkışı gördüğünde “evde bulduğu bir kitabı getirmiş”!
Plazanın kapısından çıkıp Eylül’ün arabasına kadar
beraber yürüdüğü bir günün ertesinde, kızın arabasını boydan boya çizilmiş olarak bulması… Eylül’ün evinin camından içeri üzerinde “Memento mori” yazılı bir taş atılması. Hep arka arkaya oldu. Eylül’le açık açık konuşmanın zamanı gelmişti. Durumu anlattı adam, tüm yaşananları, eksiltip artırmadan. Uzaklaştırma kararı aldırmaya karar verdiler. Bir süre duruldu sular.
Sonra kehanet gerçek oldu. Eylül’le adam ortak konularının en sıcak, en alevlisi etrafında ısındılar. Hatta ateşin sahibi, odun atmaya devam ediyordu üstüne üstlük. Durulan sular yakılan ateşi öğrenince tekrar hareketlendi. “Pişman olacaksın.” “Sonsuza kadar bende kalacaksın.” “Hiç ayrılamayacaksın benden.”
“Hep aranızda yatacağım. Nereye dönsen gözlerimi göreceksin.” Mesajlar, mesajlar…
Gecenin beşi olmuştu. İçerden inleyen mesaja baksa mı, sabaha mı bıraksa bilemedi. Bu tekinsiz uyanış, onu bakmaya itti. Eylül’ün cenin yatışına baktı, pikesini örttü. Koltuğun üzerinde duran ekranda iki mavi tik oldu hayat, o dokununca.
“Bittin sen! Memento Mori!”
Sabah, sarı şeritli olay yeri bantı Meryem’in hayatını diğerleri için unutulmaz kılan fosforlu bir kalemdi artık.
• Memento mori, "fani olduğunu hatırla", "öleceğini hatırla", bir gün öleceksin, bunu hatırla ve şimdi yaşa veya "ölümünü hatırla" gibi şekillerde çevrilebilecek bir Latince deyiş. Roma imparatoru ve aynı zamanda bir stoacı filozof olan Marcus Aurelius, bu sözü ara ara kulağına fısıldaması için birini görevlendirmiştir.






