Bizim kendi hapishanemizi sevmeye başladığımız günler. F tipinden bir hafta önce gelenler orayı anlattıkça biz bulunduğumuz yeri, hatta birbirimizi bile bir süreliğine sever olmuştuk. Dışarı çıktım. Avlunun merdiven girişinin karşısında birkaç kişi battaniye serip oturmuş. Ana binanın merdivenlerinde durup onları izliyorum. Emekli polis burnunu kırıştırarak anlatıyor yarı çember halde oturanlara.
“Altımda BMW 5.20i. Yanımda Telsim'de çalışan bir hatun var. Pazar günü.” Bunu derken Karslı mahkûmun bileğinden kavrayıp tebessüm ediyor, alt dudağını ısırarak. “Arabanın camları filmli. Arada elim bacağına gitmek istiyor, otomatik vites. Olmuyor. Işıkta durduk, çiftliğe gideceğiz. Silivri’de bir arkadaşın…” Konuşurken birine konuşanlardan değil, karşısında kim varsa hepsini tarıyor gözleri. Karslı mahkûmun da belli, hoşuna gidiyor dinledikleri. Uzun zamandır böyle yaşanmışlıklar dinlememiş. İnsan yaşayamadığını dinlemeyi de ayrı seviyor. Beride zeytin çekirdeklerinden yeni bir tespih yapmamın heyecanıyla ha bire çekirdekleri yere sürterek yontan adam, onun hemen yanında banka soygunundan gelen çocuk… Ben dahil birçok kişinin yüzünde aynı tebessüm, onlar da dinliyor. Eminim.
Ansızın kantin sırasından bağrışma sesi geliyor, hepimiz o tarafa dönüyoruz. "Nedir bu kardeşim? Kaç defa dilekçe yazdım, belirttim. Her hafta önümüzdeki hafta gelecek.” Uzunca boylu mahkûm bunları derken ayağındaki terliği yere sürte sürte çıkıyor kantin sırasından. Sesi de yükseliyor adım adım. Anlaşılan sesiyle kendi arasına avludakileri de almak istiyor. Ona bakıyor herkes. “Bir aydır diyorum neredeyse. Dilekçe yaz dedi kantinci. Yazdım. Başefendiye de on gün önce yazıp verdiydim. Arkadaş, yine yok! Dün sordum daha. F tipinde var mıydı sarı leblebi? Var, dedi yeni gelenler. Orada var da burada niye yok…” Ayağındaki terliği sürte sürte çıkıyor avludan. “Haklı ama adam” sesleri de peşinden.