Andrés Barba, romanında yeryüzünde aranan cennetin çocuklukta olduğuna dair miti yıkma arayışındadır. Yetişkinler tarafından çocuklara atfedilen asli günahsızlıkla ilintisi olmayan bir çocuk toplumu yaratır Işıklar Ülkesi’nde.
“Çocuklar için dünya, çoğu zaman sevgi dolu olsalar da kurallar koymaktan vazgeçmeyen yetişkin gözetmenlerle dolu bir müzedir: Her şey yekparedir, her şey onlardan önce, hatta ezelden beridir vardır. Karşılığında sevgi alabilmek için masum olduklarına dair miti yaşatmak zorundadırlar. Masum olmaları yetmez, bunu göstermeleri de gerekir.”
Bu cümleler, Andrés Barba’nın, Notos Kitap tarafından Ocak 2021’de Züleyha Yılmaz çevirisiyle yayımlanan Işıklar Ülkesi adlı romanının ortalarında bir yerde, bana göre metnin tam da kalbinde yer alıyor. Kitapta altını çizmeye değer gördüğüm pekçok cümlenin arasında kalan satırların yanınaysa, Barba’nın temel meselesinin bu düşüncelerin etrafında şekillenmekte olduğuna ve inşa edileceğine dair bir not almışım. Peki ya bu çocukluk miti, hikâyenin geçtiği San Cristóbal’a gelen bir çocuk çetesi tarafından yıkılırsa? Masum olmak ve görünmek sorumluluğunu bir yana bıraktıkları bir dünya kurduklarında, yetişkinlerce, daha doğrusu ayrıştıkları toplum tarafından nasıl görülürler?
Barba’nın Conradvari Anlatıcısı
Barba’nın anlatıcısı, karısıyla birlikte San Cristóbal’a müdürlük göreviyle taşınan bir sosyal hizmetler memurudur. Yirmi yıl önce şehre taşındığında yaşadığı trajik bir olayı anlatır bize. Yabancı olarak geldiği şehri, şehir halkını, sosyal düzen ve otoriteyi onun geçmişe bakışıyla, o dönemde yaptığı keşifleri anımsarken tanırız. Yazar, olayları tarafsız bir şekilde ifade eden en doğru anlatıcıyı bulmuş ve hikâyeyi günlük diliyle aktarmayı seçmiştir. Bir söyleşisinde bunun Conradvari yapıyı keşfetmesiyle mümkün olduğunu ifade ediyor. Elbette ki anlatıcı, tanrı anlatıcıda olduğu gibi bütüncül bir gerçekliği ortaya koyabilme konusunda kendine güvenmemektedir, hikâyenin çeşitli yerlerinde bunu ifade ettiği gibi, kimi sahneler de bu belirsizlikle kurulmuştur.1

Hikâyesinin San Cristóbal’de hayatını yitiren ve Otuz İkiler olarak adlandırılan otuz iki çocuk hakkında olduğunu daha ilk cümlede söylüyor. Çocukların ceset fotoğraflarına dair anımsayışlarını çeşitli bölümlerde tekrarlıyor. Hikâyenin nasıl sonuçlanacağını baştan söylemesi bizi o sona nasıl götüreceği, o yolda bize neler anlatacağıyla ilgili merakımızı bir nebze olsun azaltmıyor.
Romanın giriş cümlesi bizi nasıl bir anda içine alıyorsa, bölümlerin başlangıçları da aynı etkiliyici niteliği taşıyor. Kitabın ortalarındaki bölümlerden biri şöyle başlıyor örneğin:
“Güven kaybı aşkın bitişine benzer. İkisi de içimizde yara açar, ikisi de yaşlandığımızı hissettirir.”
Barba söyleşisinde bu anlatıcı sesi meşrulaştırmanın bir yolunun, onun soğuk ve analitik oluşu olduğunu ifade ediyor. Öte yandan çocuklar ve karısı karşısında duygusuz biri de değildir.2
Barba’nın meselesinin çözümlendiği önemli bölümlerden biri bu, bizi merakla beklediğimiz bir sonraki bölüme taşırken şu cümlelerle sona eriyor:
“Otuz İkiler’e duyduğu öfke birkaç çocuğun şiddet eylemlerine karışmasının doğal olmasından ya da olmamasından çok, bu çocukların kafalardaki tatlı çocuk klişesini bozarak insanları öfkelendirmesiyle alakalıydı.
Ne olursa olsun en kötüsü kapıdaydı. Belki de hepsinden daha ironiği, içimizde bu şüpheyi hep taşımamızdı.”
Eré Nehri’nin Çağladığı, Ormanın Yaslandığı Şehir
San Cristóbal şehrinin yoksulluğu örtünmeye gerek duymayacak kadar göz önündedir. Yoksulluğu bir biçimde eşitleyen orman, geçit vermez bir canavar gibi şehre yaslanmıştır ve Eré nehrinin taşkın, çamurlu suyu, bir kıyısından diğerine dört kilometrelik kahverengisiyle, girişten itibaren heybetli varlığıyla zihnimize kazınır:
“Çoğu kereler dört kilometre genişliğiyle bizzat Eré Nehri bana kocaman kandan bir nehir gibi görünmüştür ve bölgedeki bazı ağaçların özsuyu o kadar koyudur ki artık bir bitki olarak görülemez. Kan her şeyden geçer, her şeyi doldurur. Ormanın yeşil renginin gerisinde, toprağın kızıllığının gerisinde hep kan vardır, her şeye sızan ve tamamlayan kan.”
Barba’nın anlatacağı hikâye, kurduğu güçlü atmosferin ışığında şekilleniyor. Yaşları dokuz ila on üç arasında değişen otuz iki çocuğun şehirde nasıl belirdikleri tam olarak bilinmese de, şehir sakinleri ormanın derinliklerinden çıkıp geldikleri inancındadırlar. Roman boyunca ormanı Otuz İkiler’in kaçtıkları bir sığınak, küçük mahkumlarını bir türlü ele geçiremedikleri ağaçtan bir hapishane, şehir sakinleri içinse arayışlarını sürdürdükleri geçit vermez bir alan olarak görüyoruz. Ormandan çıkıp gelen çocukların hikâyesiyle başlayan roman, önüne geleni katıp götüren Eré Nehri’nde son buluyor.

Temel Yanlışlık Uygarlıkta mı?
Andrés Barba, Işıklar Ülkesi üzerine yaptığı söyleşide, çocukların San Cristóbal’a gelişinin, toplumsal hiyerarşi ve çocuklukla ilgili o âna kadar sahip oldukları fikirleri sarstığı için şehir sakinleri tarafından küçük çaplı bir salgın olarak görüldüğünü söylüyor. Bu anlamda kitabın temel referans noktalarından biri Albert Camus’nün Veba’sı.3
Otuz İkiler, şehrin sakinleri için yabancı, ayrıksı bir çete olarak ortaya çıkar. Kimsenin anlamadığı, kendilerine ait bir dili konuşurlar. Nereden geldikleri belli değildir, şehirde bir anda belirmişlerdir. Başta şehrin yerlisi olan ve trafik ışıklarında satıcılık yapan Enyee çocuklarıyla karıştırılırlar. Giderek şehir sakinlerinin merakını uyandıran, toplumsal yapıyı bozduğu düşünülen bir grup halini alırlar.
Romanda karşıtlık ve çatışmalar, anlatıcı şehir hayatının içine girdikçe, etrafını gözlemleme fırsatı buldukça yavaş yavaş açılıyor. Şehrin sefaleti, doğanın azametiyle karşıtlık oluşturur. Uygar şehirlinin karşısında, düzeni bozan, barbar olarak görülen Otuz İkiler yer alıyor. San Cristóbal’da tüm sosyal toplumlarda olduğu gibi, çarpıklıklarıyla, eksikleri, yanlışlarıyla hiyerarşik bir düzene tanık oluyoruz. Otuz İkilerse hiyerarşik yapıdan, bir liderden yoksundurlar. Çocuklar arasındaki alışverişler takasa dayalıdır. O çocuklarda “normal çocukların” ulaşamayacağı bir mutluluk ve özgürlük hali vardır, San Cristóbal çocuklarının oyunlarıysa kurallar ve yasaklarla örülüdür. Otuz İkiler hiçbir şey üzerinde hak iddia etmezler, kendilerini hiçbir şeyin meşrû varisi olarak görmediklerinden çalmaları gereklidir. Bütün bu karşıtlıkların olduğu ortamda elbette çatışmalar kaçınılmaz hale geliyor.
Şehir halkı Otuz İkileri kendinden farklı gördüğü ölçüde ötekileştiriyor, anlam veremedikçe ondan korkmaya başlıyor, günlük hayat düzeninde tehdit olarak gördüğü çeteyi yok etmek üzere peşine düşüyor. Romanın zirve noktası Otuz İkiler’in Dakota Süpermarketi’ne yaptıkları saldırı. Anlatıcı, baştan beri saldırıdan üstü kapalı olarak bahsediyor, olayın anlatıldığı bölüme kadar saldırının kimin tarafından gerçekleştirildiğini bilmiyoruz. Aklımıza çocukların ölümünün, adından sürekli bahsedilen bu olay sonucu gerçekleşmiş olabileceği ihtimali geliyor. Dakota Süpermarketi Baskını öncesi Otuz İkiler’in tutumu sıradan bir çocuk oyunu niteliği taşıyor. Marketi talan ettikleri sahneyi “çocukluk düşünü mükemmel bir şekilde hayata geçiriyorlardı; yetişkinlerin düzenine karşı ayaklanma ve isyan.” diye ifade ediyor anlatıcı. Derken bu taşkınlık hali iyice kontrolden çıkıyor ve çocukların birkaç kişiyi bıçakladıkları kanlı bir saldırıya dönüşüyor.
Olayın duyulmasıyla şehir insanında tedirginlik ve korku tırmanıyor, ortadan kaybolan Otuz İkiler’in peşine düşülüyor, bir yandan da kendi çocuklarında bazı değişimler görüyorlar:
“O çocukları ararken kapıldığımız ümitsizlikle kendi çocuklarımız için hissetmeye başladığımız tedirginlik ortak bir zemin oluşturmuştu. Sanki biri diğerinin olumsuz versiyonuymuş gibi, birinde başlayan duygular ister istemez diğerinde sona eriyordu.”
Şehir insanının karşısına aldığı çocuklar çetesi, gözden uzak varlıklarıyla şehirli çocukları da etkisi altına alıyor. Çocuklar çeteye gizli bir hayranlık beslemeye, hatta onların seslerini duymak için kulaklarını yere dayamaya başlıyorlar. “Otuz İkiler onların gizli yeri, girmemize izin vermedikleri odaları haline gelmişti.” diyor anlatıcı. Otuz İkiler’in konuştuğu dilin kodlarını çözen, bu tür dil cambazlıklarına kendi oyunlarından aşina bir kız çocuğu olmuştur. Çocuklardan bazıları çeteye katılmak üzere ortadan kaybolduğundaysa çok daha organize bir şekilde peşlerine düşmek kaçınılmaz hale gelir. Yetişkinlerin dışladıkları Otuz İkiler’in dünyası, sonunda kendi çocuklarını da içine almıştır. Arayış için harekete geçilmesini sağlayan, saldırı sonrası şehirli çocukların da kaybolmasına karşı gerekeni yapmaktan aciz kalmış otoriteye karşı başlayan isyandır.
Roman boyunca Barba’nın bize oynadığı bir oyun dikkat çekicidir. Karşımıza ebeveynleriyle birlikte çıkan çocukların tamamı anneleriyle veya babalarıyla aynı ismi taşımaktadır. Anlatıcının karısı ve onun küçük kızı Maia, kadının eski kocası ve Otuz İkiler’den biri olduğunu keşfettiği oğlu Antonio Lara, El Imparcial’in ekonomi yazarı ve kayıp oğlunu bulmak için ayaklanan Pablo Flores. Bu tercihte yazarın niyetini tam olarak anlamak kolay olmayabilir. Bana tuhaf bir şekilde “Yüzyıllık Yalnızlık” çağrışımı yaptı bu durum, isimlerinin yanı sıra benzer kaderleri paylaşan Buendia Ailesi’ni hatırlattı. Kim bilir, belki de çocukların dünyasından uzaklaşmış, onlara çocuk olmaya dair görevler yüklemiş ebeveynlerle, çocuklar arasında oluşturulan bir ironidir aynı isme sahip olmaları. Oysa her yetişkin çocukluktan geçmiştir, belki de en hızlı unutulan şeydir bu.
Işıklar Ülkesi’nin Keşfi
Arayış sürerken karşımıza on iki yaşındaki Jerónimo çıkıyor. Jerónimo çok az şey söyler, ama çaresiz çocuk, işbirlikçi haline gelmekten kaçamaz. Barba’nın da ifade ettiği gibi, anlatıcı çocukla duygusal bir ilişki kurar. Bir baba-oğul ilişkisine benziyor bu, öte yandan Jerónimo, anlatıcının vicdan azabı haline geliyor. Çocuğun tutsaklığı bir anlamda onu Otuz İkiler’in sonunu paylaşmaktan kurtarsa da, özgür ruhu tutsaklıktan kurtulamayacaktır.
“Çocukluk kurgudan çok daha güçlüdür.” Bu sözleri anlatıcı Otuz İkiler’in barındıkları yerin keşfinden çok önce söylüyor bize. Önsezisinin ne denli yerinde olduğunu kavramak içinse romanın sonunu beklememiz gerekiyor. Ebeveynler çocukların dünyasına ulaştıklarında hiç beklemedikleri bir yüzleşme yaşıyorlar. Çocukların yarattığı Işıklar Ülkesi’nin keşfi oluyor bu.
“Çocuk masumiyeti miti, diyordu, Kayıp Cennet mitinin piçleştirilmiş, iyimser ve kolaycı bir türüdür. Bu cep dininin azizleri, şefaatçileri ve ermişleri yetişkinlerin nezdinde çocuklara asli günahsızlığı temsil etme sorumluluğu yükler.” Andrés Barba, romanında yeryüzünde aranan cennetin çocuklukta olduğuna dair miti yıkma arayışındadır. Yetişkinler tarafından çocuklara atfedilen asli günahsızlıkla ilintisi olmayan bir çocuk toplumu yaratır Işıklar Ülkesi’nde.
1 Notos 85. Sayı, 2021/2, Mart-Nisan 2021, Andrés Barba ile Söyleşi, s. 65-66
2 Notos 85. Sayı, 2021/2, Mart-Nisan 2021, Andrés Barba ile Söyleşi, s. 70
3 Notos 85. Sayı, 2021/2, Mart-Nisan 2021, Andrés Barba ile Söyleşi, s. 68-69






