Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Kasım 2022

Edebiyat

Orhan Pamuk’un Uzak Dağları ve Hatıraları

Erdinç Akkoyunlu

Paylaş

5

0


“Küçük şeylerle mutlu olup, kimseyi görmeden bütün gün çalışmak. En büyük mutluluk bu. Romanı yazarken aklımın bir yanı masama kadar gelen seslerle, kuş çığlıkları, köpeklerin sesi vs. ile meşgul. Yeşil, turuncu, sarı ışığı, uzaktan gözüken denizin rengini seviyor, daha çok hissediyordum…"

Zaman alışık olmadığımız kadar hızlı akarken, hayatımız kabul eşiğimizin ötesinde bir hoyratlıkla değişiyor. Neredeyse hiçbirimiz, bildiğimiz ve kendimizi hazırladığımız dünyada yaşamıyoruz: Korku, endişe, yoksulluk, güvensizlik, huzursuzluk had safhada. Dünya en çok da Türkiye, tüm zarafetini ve inceliğini yitirmişçesine bize saldırıyor: Ortaçağ’ın karanlık, tehlikeli, veba başta olmak üzere salgın hastalıklarıyla dolu, güvensiz, sert ve acımasız günlerinden farksız yaşamı sürüyoruz. Ya da sadece bana bu kadar kötü, aşılamaz ve tuhaf öyle geliyor. Önce Covid-19 denilen modern çağ vebası ile hayatlarımız, bildiklerimiz altüst oldu. Sonra da verilen ekonomik cezalarla (ülkenin kadim insanları olarak hiç hak etmemiştik) bu topraklarda görülen en büyük çaresizliğe yuvarlandık:  Yazarın yazarak geçinebilmesi, oldum olası yeryüzü coğrafyasında pek rastlanan durum değildir. Benim gibi geçinebilmek için gündüz haber gece roman yazan için,  yazıyı yazıyla finanse etmek mümkündü! Şimdi değil. Birçoğumuzun olduğu gibi… Öte yandan her insan gibi her yazar hatta onlardan biraz daha fazla olarak bir evi olsun, odasını düzenlesin, orada gömülsün ister. Yazmanın rutinliği, hayli çaba isteyen yapısı, tekinsizliği ve gıda, faturalar gibi zorunluluklar karşısındaki çaresizliği bunu daha önemli kılar. İstanbul’da Ortaköy, Hasanpaşa, Fikirtepe son olarak da Kozyatağı’nın eski, dökük apartmanlarının giriş katlarında dar köhne iki artı bir evlerdeki yaşam, 2021’de hanedeki iki kalp hastasının da varlığı nedeniyle aynı semtte üç artı bir mütevazı eve dönüşsün arzumuz hayli büyüktü. (Yakın hastanelere acil başvuru yapma mecburiyeti ve rutin kontroller için elzem.)

Uğruna otuz iş yılını aşan bir birikim yapmıştık. Fakat yaratılan ani, kıyıcı ve acımasız enflasyona insanların kalmayan ahlaki boyutu eklenince, işler değişince, Türkiye’deki kokuşmuşluğun nasıl rezil bir evreye ulaştığına şahitlik ettim tüm birikimimi yitirerek ve yazma odası hayalinden tamamen uzaklaşarak. Yazma odası artık bir ütopya gibi kaldı çünkü İstanbul’un merkezi bir yerinde yaşamayı bırakın Türkiye’nin en ücra köşesinde dahi yaşamak, kira vermek imkansızlaştı… İstanbul ile tüm büyükşehirlerde ilçeleri, semtleri, mahalleleri olan yarım asgari ücretle KOBİ’lerde çalışan, 10 milyon Suriyeli, Iraklı, Afgan ve Pakistanlı mülteci…  İstediği konutu alıp fiyatları patlatan zengin Rus, İranlı, Arap, Ukraynalılar… Korkunç bir enflasyon. İnanılmaz bir insan erezyonu. Çürümüş, varlığını, benliğini unutmuş bir toplum. Kavga, tecavüz, taciz, şiddet akan TV haberleri ve dizileri… Bölük bölük yurtdışına giden doktorlar, yazılımcılar, mühendisler. İmha edilmesi için getirilen asbestli gemiler, Avrupa’nın tıbbi çöpleri… Böyle bir gündemde her gün yuvarlanmak, kendi içinde bir Gregor Samsa olarak böcekleşmek ama dıştan insan görünmek…

Öte yandan aile fertlerinin de sorumluluğun üzerinizde olması ve hayatın sizi Sisifos’un kayayı zirveye dokundurup ellerinden yuvarlanması anı ile sınaması, Sisifos’un yeniden dağın eteklerine dönme cesaretini birden vermiyor. Sinir, yılgınlık ve umutsuzluk biriktiriyor; gördüğünüz her şeye saldırıyorsunuz. Aynısı oldu: ilerleyen aylarda Orhan Pamuk’un, 4 dairesine sahip olduğu Cihangir’deki deniz manzaralı, o çok tanıdık fotoğraflarını verdiği hatta çekip sergisini de yaptığı Taray Apartmanı’nın kendi isteğiyle kentsel dönüşümle yıkılacağı haberini okudum. Öne sürülene göre bu durum deprem nedeniyle değil Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nin ardından yazı evini de müzeye dönüştürme hamlesiyle gerçekleşiyordu: Bu aşırı konfor haline öfkelendiğimi ve kadere söylendiğimi söylememek olmaz. Yersizlik ve densizlik mi? Evet. Ama karşı koyabiliyor musunuz? Pek sayılmaz… Romanını yazacak mıyım? Kuşkusuz… s

Son bir yılımı Eylül 2021-Eylül 2022 hastaneye gitmek gibi zorunlu haller dışında evden çıkmadan ama bizi dolandırarak ve zarara uğramamızı arzulayarak kendilerine servet edinen civar sakinlerini, emlakçılarını görerek ve haklarında bir roman yazmayı kurarak gönülsüz hapisliğiyle geçirmeye ve öfke biriktirmeye, yılgınlık üretmeye devam ederken enikonu kitaplara da küstüğümü fark ettim. Okuyorum ama size yazma kısmını es geçtiğimi, sadece kendi romanımı yazmaya devam ettiğimi biliyor, buna önlem alamıyorum. Sonra bir şey oldu: Kozmik bir şaka gerçekleşti. OrhanPamuk’un Uzak Dağalar ve Hatıralar’ı metnini edindiğimde yazmaya niyetim yoktu. İsmini ilginç bulduğum dağ ifadesiyle Pamuk’u yan yana koyamama halinden ötürü meraklandığım metni okuyunca itiraf edeyim sarsıldım: İlk kez Orhan Pamuk metninden derin bir acı ve inilti duydum. Geçen yıl Oggito için yaptığımız online söyleşiye kadar (Orhan Pamuk: "Ben Orhan Pamuk’um, elbette değişik şeyler yapacağım." | video - Oggito ) basından tanıdığım haliyle mesafeli, uzak ve soğuk itiraf edeyim biraz da kibirli bulduğum sonra da tüm bunlar için utanıp İstanbullu bir abi yakınlığı duyduğum (kısa bir ön görüşmede hissedebildim) Pamuk’a bakışım değişmişti. (Demek ki insanları yanlış tanımayı doğru tanımaktan daha fazla arzulayabiliyoruz.)

Uzak Dağlar ve Hatıralar ise Nobelli, şanlı, şöhretli, aileden de zengin kendi kitaplarıyla da hatırı sayılır servet elde eden Pamuk’un hiç bilmediğim hüzünle ilgili tarafını göstermesi açısından en azından benim için, belki de bu son 1 yılda sarsılmaya hayli alıştığımdan fazla derinden yaraladı: Metinde derin bir acı, yazma arzusu, karmaşık rüyalarla örülü bir dünya buldum.  İtiraf edeyim Orhan Pamuk’un hiç uzak dağlara bakıp, orada bulunmak, keşfetmek arzusu çekeceğini, kendi içini hem bu kadar açık gösterebileceğini düşünmemiştim. Her ne kadar yazdığı metinleri yine kendi seçip, eleyip, oto sansürleyip (bundan kaçış yok) bize sunsa da Uzak Dağlar ve Hatıralar, yazmak için kıvranan ve acı çeken bir hayali, ulaşılmaz, büyük, ulu bir yazar portresi çizmek yerine Pamuk’un önümüzde kılıçsız bir asker gibi savunmasız durma cesaretini gösterdiği metni olmuş. Kaç yıllık Orhan Pamuk uzmanlığımız da böylece çöpe gitmiş oldu. Onu yazar olarak tanıyıp, insan olarak es geçmenin hüznünü yaşadım. Sonra da bu makaleyi yazmak, Pamuk’un cebinde taşıdığı ve yazmaya motive olmak ama en çok da yazmaktan kaçmak için yazmasını anlatmak üzere gibi onun hatıralarına dair kitabı yazarak yazıya dönmeyi istedim.

Hatıra Değil Bir Romandan yada Romandan Hatıralar

Orhan Pamuk’un metinleri Türkiye’deki okurları için ayrı bir önem taşır. Daha doğrusu taşırdı! Bu geçmiş zaman ekinin edebi bir çıkarımla ilgisi yok. Pamuk’un metinleri edebi olarak tabii ki hayli değerli. Bu yorumun daha çok ve doğrudan Pamuk edebiyatına, medyanın bakışı ile ilgisi var: 90’lı yıllarda, Pamuk, Türk entelektüel dünyası tarafından modern, yenilikçi ve gelecek vaat eden yazar olarak görüldüğünde zamanın politik iklimi ne olursa olsun, yayınladığı romanlar Sabah, Hürriyet, Milliyet gibi basının öncü kuruluşlarında manşet olur, İstanbul’u anlattığı kimi öyküler Kara Kitap’a atfen bir çaba ile yine bu gazetelerde tefrika edilirdi. Pamuk’un yeni çıkan kitabını anlatma serüveni medyada TV ana haber bültenleri ya da özel TV programlarıyla sürerdi. Bugün politik iklim ve medya sahipliğinde Orhan Pamuk’un Uzak Dağlar ve Hatıralar adlı metninin yayımlanması, T24’te Murat Sabuncu ile yaptığı özel röportaj dışında basının edebiyat ya da kültür haberleri bölümünde bile kendine zor yer bulan, çoğunlukla da bulmayan bir hale büründü. Bunda Pamuk’un 15 yılı aşkın süredir New York üniversitelerinde verdiği yaratıcı yazarlık dersleri nedeniyle metninin yayınladığı dönemde Türkiye’de bulunmamasının payı kadar, Pamuk’un artık Türk medyasının kendisine politik bir sebeple ilgi göstermek istememesinden kaynaklanıyor. Aynı zamanda Pamuk’un da bu yapıda yer almaktan imtina etmesi hiç kuşkusuz süreci besliyor. 90’lar ve 2000’lerin ilk yıllarında Orhan Pamuk kitabının yayınlanması, Türk basınında önemli bir gurur ifadesinin anlamını taşır, metni hakkında okur için kaynak teşkil edebilecek pek çok makaleyi okumak mümkün olurdu. Şimdi bu görevi üstlenme arzusunu tek başıma taşımak gibi bir amacım olmasa da Pamuk’un son metni hakkındaki bu kısır makalesiz ortamda Uzak Dağlar ve Hatıralar’a dair söylemlerimin okurda referans etkisi yaratıp, özel düşüncelerimin genelleştirilmesi tehlikesini de hissetmiyor değilim. Neden mi? Uzak Dağlar ve Hatıralar bir anı ya da resimli günce kitabı değil de, o yüzden. Ve kitap yayınlandı yayınlananı üzerinden geçen bunca zamanda konu hiç dile getirilmedi. Bence Uzak Dağlar ve Hatıralar bir modern roman! Türedi bir edebiyat eleştirmeninin her metne modern ve roman sıfatını vererek kendini edebiyat dâhisi gibi görmeye ilişkin bir ukala cesaretiyle söylemiyorum. Gelin birlikte bakalım:

Zaman Atlamalarıyla Geçen Bir Metin

Uzak Dağlar ve Hatıralar, Orhan Pamuk’un 15 yıldır cep boy not defterlerine çizdiği resimler ve aldığı notlardan oluşan bir kitap; daha doğrusu roman. Türüne yazarının dahi roman demediği metne bu edebi sıfatı vermek de nereden çıkıyor peki? Bunun için Uzak Dağlar ve Hatıralar’ı biraz açıp dökmek gerekiyor. Kitap; Orhan Pamuk adlı roman yazarının 2008-2021 yılları arasındaki bazı defter sayfalarından oluşuyor. Açılış bölümü 2016 yılında Orhan Pamuk’un gördüğü korkulu bir rüya ile başlıyor. “Dik yamaçlar, kocaman kuş yuvası, göğe yükselen Mana…” diye niteliyor. Detay vermiyor. Ve Aslı’nın (gerçek hayattaki yeni evlendiği eşi Aslı Akyavaş) ona sarılmasıyla sakinleşiyor. Aslı’ya olan aşkını anlatıyor. Sonra zaman atlamaları başlıyor, 2013, 2012… Domatesli yumurta yaparken tüpün bitmesi… Büyükada iskelesinde yenilen börek… Yeni bir zaman atlaması 2020’yılının bir notu yayınlanacak Veba Geceleri romanında balık tutan çocuklara ait bir resim ve romana ilişki yayıncısı YKY yetkilisi ile görüşme. Başka zaman atlamaları. 2008’e dönüş, 2011’e gidiş, 2020’den bir görünüm… Devamında Uzak Dağlar ve Hatıralar, 2008-2021 tarihleri arasında salınım yaparak ilerliyor. Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık, Veba Geceleri’ni yazma süreçlerinde yaşadığı ruhsal bunalımlar, eğlenceli anları okuyor, resimlerde izliyoruz. Uzun uzun Hindistan bölümleri. Bir  dönem aşk yaşadığı Hintli ünlü yazar Karin Desai‘nin baş rolünde olduğu ama Aslı bölümlerindeki sıcaklık, derinlik ve ilgi yerine yazarın Mısır’dan Yunanistan’a, New York’tan İtalya’ya yaptığı yolculukların, gözlemlerin olduğu bölümler ilerliyor. Uzak Dağlar ve Hatıralar, Aslı’ya diye başlayan ve Aslı ile ilk adımını atan metin yerine Karin bölümleriyle ilerliyor. Cihangir’deki evde memnun, mutsuz, uykusuz, huzurlu her anın birbirinden değişik olduğu yazma halleri ile sürüyor. Büyükada’dan İstanbul’a bakış, adanın yaşamı ile devam ediyor…

Birbirinin Yerine Geçme Kuramı

Metinlerin içeriğini, tadını kaçıracak kadar uzun yazmam ama kitap bunu gerektiriyorsa durum değişir… Uzak Dağlar ve Hatıralar için ikinci seçenek geçerli olsa da neden bir hatıra kitabı değil de roman olduğunu anlatmak için bölümleri tek tek ele almayacağım. Uzak Dağlar ve Hatıralar bir hatıra kitabı olarak başlayan ama hatıra kitabı olarak kalamamış, kalmasına Orhan Pamuk’un izin vermediği bir metin olduğunu ispatın başka yolları da var. Yine Oggito’da yayınlanan Beyaz Kale'yi Niçin Okumalısınız? - Oggito makalesi bunun yanıtlarından biri.

Orhan Pamuk edebiyatında karşıtlık kuramı bulunur. (Detaylı anlatımı için bkz: Jale Parla’nın Orhan Pamuk’a Yazı ile Kefaret kitabı.) Romanlarda kahramanlar giderek ve istemsizce birbirine benzemeye başlar. Beyaz Kale bunun en tipik örneği. Kara Kitap’ta da Galip, Celal Salik’in yerine geçer. Diğer romanlarında da bu yer değiştirme hali az rastlanan bir durum değil: Uzak Dağlar ve Hatırlarda ise karşımızda iki Orhan Pamuk var. İlki Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi. Durmadan metinler üreten, dünyada yayınlanan metinlerine yeni ön sözler yazma zorunluluğu olan…  Masumiyet Müzesi’ni yazmakla kalmayıp bunu Cihangir’de kuran ve bundan gurur duyan. Diğer Orhan Pamuk ise ilk Orhan Pamuk olmaya çalışan ve bunu her gün tekrar etmesi gereken, Orhan Pamuk’a tıpa tıp benzeyen, aynı kadınlara aşık olan, aynı yemeklerden hoşlanan kişi ama bildiğimiz Orhan Pamuk değil. Masumiyet Müzesi hakkında 2009’da geniş bir Tarihi Yarımada resmi çizdikten sonra şunları yazıyor: “Müze sıkıntılarından, üçkağıtçı sanatçı yada mimarlardan yakınmak da bir noktadan sonra artık vakit kaybı. Bu müzeyi ben yapmak istedim, ben kaşındım, şimdi sıkıntı çekmeliyim elbette ama bazan boğuluyor gibi hissediyorum, yataktan kalkıp işe başlamak bile istemiyorum… (s29).”

2014 yılında iki Orhan’ın birbiriyle çatışması, iç içe geçişi ve ye değiştirmesi daha karmaşık hale geliyor. “Roman yazmaktan, bu deftere yazı hayat hakkında düşünmek için vakit kalmıyor… (s138).”

Roman Gerçekliği -  Hayat Gerçekliği

Roman gerçekliğine ilişkin bir ifade bu: Birinci Orhan Pamuk, hayattaki gerçeği, düşünceyi, objeyi ve insanı alıp onu romanın kendi gerçekliğine dönüştürürken diğer Orhan Pamuk ise, hayatın gerçekliğini yine kendi yazar süzgecinden geçirerek ama kurgu ile besleme ihtiyacı duymadan yazamamanın sıkıntısını yaşıyor. Karmaşık mı oldu? Şöyle düşünün: Pamuk, kurgu romanına hayattan aldığı malzemeleri yani gerçekleri tabii ki kendi yazar süzgecinden geçirip, edebi amaçları doğrultusunda aktarmakla o kadar meşgul ki, diğer Pamuk, yani hayatın gerçeklerini yine olduğu gibi değil yine Pamuk’un bakış açısıyla ama edebi kaygıları belki de en azda tutarak ama yine de tutarak, hatıra defterine aktaramamaktan mustarip.

Bir başka değişle, Hatıralar ve Uzak Dağlar, karşımızda yazar kimliğinden sıyrılmış bir Orhan Pamuk portresi vermiyor. Vermesi de mümkün değil. Pamuk gibi hayli yetkin ve başarılı bir romancının, yazdığı metni roman sıfatından çıkararak ele alması ancak bu kadar mümkün olabiliyor… Eleştiriler gelecektir ‘Pamuk’a roman dışında metin yazamaz mı diyorsun’ şeklide. Bunu kast etmiyorum: Bu yazar hastalığıdır. Bir hikayeyi, öyküyü yaşadığınız anda onu yazıp yazmayacağınızı bilirsiniz. Konuya ilişkin Türk edebiyatının en iyi yazarlarından Cemil Kavukçu’nun Angelacoma’nın Duvarları kitabını okumanızı öneririm. Kavukçu, bu metninde özyaşamını anlatırken yazdığı bir hikayenin kendisine hayatın içinde nasıl ilham olduğunu ve kendisinin bunu nasıl sezdiğini açık bir bilinç sergileyerek anlatır. Yani hayatın gerçekliğini roman gerçekliğine dönüştürmenin tersini yapar. Pamuk’un da herhangi bir yazılı metnini belki yazdığı resmi dairelere dilekçeler hariç, kurgudan, betimlemeden, roman gerçekliğinden sıyırması çok olası değil. Fakat sayfa 138’deki bu alıntıdaki gibi roman yazmaktan hayatın gerçeklerini defterine kaydedeme şikayeti, bunun açık kanıtı: Öte yandan Uzak Dağlar ve Hatıralar’ın hikâye yani defter seçiliş ve sıralanış şeklide bir romandan farksız. Hatta bize dünya edebiyatındaki bir metni çok andırıyor. Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'ini Niçin Okumalısınız? - Oggito

Hep İstanbul’u Anlatmak

Görünmez Kentler, Calvino tarafından bir roman yazma amacıyla sıralı şekilde yazılmış metinlerden müteşekkil değil. Calvino’nun uzun yıllar boyunca tuttuğu küçük notlarını daha sonra bir araya getirmesiyle oluşmuş bir metin ama dünya edebiyatını derinden sarsan ve akış yönünü değiştiren bir başat roman. Calvino, bu metinde gezgin Marco Polo’yu tarihin en acımasız hükümdarlarından olarak bilen Kubilay Han’dan kurtulmak için yaşadığı Venedik’i sanki bambaşka şehirlermiş gibi defalarca ve defalarca anlatır. Biz de Pamuk’un Uzak Dağlar ve Hatıralar’ını okurken Bombay’da, New York’ta, Atina’da, Kahire’de, Roma’da, Toronto’da daima İstanbul’u arayan ve anlatan bir edebiyat görüyoruz. Yani Pamuk, dünyanın neresine giderse gitsin ve yaşarsa yaşasın, orada kendi coğrafyası İstanbul’u anlatıyor. Bu özelliğiyle Uzak Dağlar ve Hatıralar, bir Görünmez Kentler vurgusu yapıyor. Ama bu kadarla kalmıyor. Pamuk, İstanbul’dayken de özlem çekiyor. Cihangir’deyken Adalar’daki evini, Adalar’da Cihangir’i özlüyor. Yazdığı mekanların İstanbul’a hakim manzarasından hem memnun, hem bundan biraz sıklımış, hem uzaklaşmak istiyor, hem gidince özlüyor. Biraz düşünüce aslında hepimizin her an yaşadığı iyi, kötü, rahatsız olma, huzur duyma anlarının bir kaydı Uzak Dağlar ve Hatıralar. Yine de bu kadarla kalmıyor.

Roman ki artık bu metne roman demekten başka çare yok, Aslı ile başlayıp Karin ile uzarken yine Aslı ile bitiyor. Fakat metinde Karin Desai’ye ilişkin anlatılar bir kadınla yaşanan aşktan çok bir tanıklığın ifadesi tadında, aslı bölümleri ise kitaba atıfa uygun biçimde Uzak Dağlar ve Hatıralar’da o bilmediği uzak yere gitmek isteyen ve aynı zamanda orada kaybolmaktan korkan romanın kahramanı Orhan Pamuk’u bu düşünden çekip çıkaran ve bu düşü kurup yazması için yüreklendiren Aslı karakteri üzerine inşa edilmiş halde. Yani bir roman diyeceksek türüne aşk romanı demek ileri gitmek sayılmamalı. Uzak Dağlar ve Hatıralar hakkında birçok yorumda bulunmak mümkün. Eleştiri sıralamak da öyle. Pamuk, bu defterleri kuşkusuz ki bir gün yayınlamak üzere yazdı ve yazarken edebiyat yaptı, resim çizerken de estetik kaygılar güttü. Birçok yazarın hatıraları kendisi hayatta değilken yayınlandı. Çünkü hayattayken hatıralarının yayınlanmasını hak edecek bir şöhrete ulaşamamışlardı. Belki de onları çok yanlış tanıdık. Kim bilir… Pamuk, hayattayken kendi hatıralarını da yayınlayabilme imkanına erişti. Hayat ona roman yazabilmesi için zengin bir hayat sunduğu gibi kendini ifade açısından da cömert davrandı. Ya da hiç sandığımız gibi olmadı. Biz onu tamamen yanlış tanıdık. Belki Pamuk’un şu sözleri kitabın anlamını, türünü, içeriğini ve duygusunu anlatıyordur:

“Küçük şeylerle mutlu olup, kimseyi görmeden bütün gün çalışmak. En büyük mutluluk bu. Romanı yazarken aklımın bir yanı masama kadar gelen seslerle, kuş çığlıkları, köpeklerin sesi vs. ile meşgul. Yeşil, turuncu, sarı ışığı, uzaktan gözüken denizin rengini seviyor, daha çok hissediyordum…" s.188

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

DostlukMaurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alara Beykan

17 Mayıs 2026

Cıvıltıların Yokluğuna Kulak Veren Çoc..

Romanın çizdiği kent manzarası da fiziksel bir dönüşümü olduğu kadar algısal bir değişimi de görünür kılıyor.Kentte yaşamanın doğal bir parçası gibi kabul ettiğimiz uğultu içinde, eksilen şeyleri fark etmek giderek zorlaşıyor. Sürekli akan trafik, bitmeyen ..

Devamı..

Balzac’ın İnsanlık Komedyası ve Hinduizm

Harsh Trivedi

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024